Menu

Sponsor2

Sonntag, 18. Februar 2018

Tekamül Nedir? Nasıl Tekamül Edilir?


Tekamül Nedir? Nasıl Tekamül Edilir?

Tekamül ne demek?

Dünyadaki bütün ezoterik, hermetik, mistik vb. ekollerinde insanın hedefi tekamül etmek olarak adlandırılır. Peki bu tekamül etmek ne demek?

Bunu tarif etmeden önce; ezoterik, hermetik, mistik vb. ne demek onu tarif etmek gerekir. Madem ki tekamülü bunlar hedef olarak gösteriyor, bunlar nedir onu da bilmemiz lazım.

Derine inip ezoterik, hermetik, mistik açıklamaları tek tek yapılabilir. Ancak bunların tekamül hedefi büyük ölçüde aynı olduğundan ben burada lazım olduğu kadar açıklama yapacağım.

İnsan için var olan en gerçek şey şuurdur (yani bilinçtir). Herkes biraz felsefe okuyarak “aslında var olmayabilirim”, “gördüğüm her şey belki de hayaldir”, “acaba bir oyunun içinde miyiz” gibi sorularla karşılaşıp bunları cevaplamaya çalışabilir. Ancak soru işareti olamayacak bir şey vardır ki o da bir bilince sahip olduğumuz gerçeğidir.

Bu gerçek çok basittir, şu anda bu yazıyı okuyan herkesin iyi ya da kötü çalışan bir bilince sahip olduğu kesindir. Bilincin varlığı tartışmaya açık bir konu değildir. Komadaysan şuurun kapalıysa ne kitap okuyabilirsin ne konuşabilirsin ne oy verebilirsin ne namaz kılabilirsin ne yemek yiyebilirsin hiç bir şey yapamazsın, bu kadar net.

Ezoterik, hermetik, mistik vb. ekollerin bu yazı içinde bizi ilgilendiren tarafı da bilinçle ilgili tarafı. Tekamül ise bir insanın mümkün olan en yüksek şuur seviyesine ulaşmasıdır diyebiliriz.

Bu “en yüksek şuur seviyesi” nasıl bir şey olabilir, oraya nasıl ulaşılır gibi soruların “şöyle ulaşılır” türünden kesin, net bir cevabı yoktur. Ben bunu kesinlikle biliyorum diyen insanın ise şuur seviyesinden şüphe etmek gerekir.

Şuur kelimesinin ingilizcesi “consciousness”, yani vicdan kelimesinin ingilizce karşılığı ile aynı. Bu benzerliği başka dillerde de görmek mümkün. Buradan yola çıkarak da tekamülün, şuur ve vicdan gelişiminin elele yürümesi gerektiği bir yol olduğunu düşünebiliriz.

Bu kadar geniş bir şuur seviyesinden bahsediyorsak tekamül “iyi insan” olmak ile açıklanabilecek bir şey değildir. Bu sadece tekamülü dar bir kapsama indirgemek olur. Tekamül bundan fazlası olmalıdır.

Tekamülün ne olduğuna dair bize ipucu verebilecek ve aynı zamanda içeriği de biraz tanıdık olan tasavvuf ve kabala var. Eğer merak eden olursa, tekamül konusuna bunlar üzerinden devam etmek daha doğru olur.

Kelime anlamı olgunlaşmak, gelişmek olan tekâmül bir Yaratıcı yasasıdır.


Bütün yaratılanlar tekâmül eder. Bütün insanlar, bütün cisimler, bütün olaylar, kısaca bütün yaratılanlar değişir, başkalaşır, çeşitli hallere girerek gelişir. İnsanlıkta temelde daima bir ilerleyiş ve gelişme vardır; bu, tekâmülün gereğidir. Yaşama karışıklık değil, bir düzen ve ahenk hâkimdir


Tekâmülün sonu yoktur. Çünkü hayat sonsuzdur. O halde varlık ne kadar gelişirse gelişsin, tekâmülünün sonuna varamayacaktır.


Dünya, sonsuz evrende bulunan tekâmül okullarından biridir. Yaratıcı nasıl sonsuzsa, “O” nun Bilgisi ve tekâmül ortamları da sonsuzdur. Evrende her yer varlıkla ve hayatla doludur. Her ortam bir tekâmül yeridir ve varlıklar burada yaşayarak bilgi ve tecrübe edinirler. Dünya okulundan diploma alana kadar tekrar tekrar doğulur. Tekrar doğuşlar tekâmül için konulmuş bir Yaratıcı kuralıdır.


Tekâmül tek bir ömre sığmaz. Tekâmülün sonsuzluğu yanında sadece dünya bilgi ve tecrübesini göz önüne alsak bile, bir insan ömrünün bu kadar bilgi ve tecrübeyi elde etmesine zamanı ve enerjisi yetmez. Böylesine kısa bir süre içinde yapılan faaliyetler ise beden, toplum ve tabiat tarafından sınırlandırılır. Bu yüzden tekrar doğuşlarla yeni imkânlar sağlanır, tekâmül hızlandırılır.


Dünya hayatı canlıların tekâmülü içindir.


Evren düzeni, mükemmelen işleyen kanunlarla sağlanır. Bu kanunların dışında hiç bir varlık, hiç bir harekette bulunamaz. O halde tesadüf olmadığı gibi saçma ve abes bir iş de yoktur. Bilelim ya da bilmeyelim, her hareketin bir sebebi ve sonucu vardır. Bu sonucun ise evren ahengine uygun olmamasına imkân yoktur. Demek ki, insan ne yaparsa yapsın, tekâmül eder; ancak yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmaktan kaçınamaz. Seçim insana kalmıştır, çünkü o, hareketlerinden sorumlu bir varlıktır.


Tekâmül adım adım gerçekleşir. Ruh varlığı tekrar tekrar doğuşlarla maddi evrenlerdeki bilgi ve deneyimini artırarak yavaş yavaş sonsuz tekâmül yolculuğunu sürdürür. Ve varlık öyle bir tekâmül seviyesine ulaşır ki, artık bedende doğmak mecburiyetinden kurtulur. Tekâmülün bir amacı da, ruhların, Tanrısal düzeni, doğada kendi imkânları oranında yürütebilecek bir düzeye ve etkinliğe ulaşmalarını sağlamaktır.


Bu sebeple ruhlar, madde kanunlarını öğrenmek ve onları uygulamak zorundadırlar.

Kuran’a göre tekâmül ve bilimsel anlamı

Öncelikle belirtmeliyim ki ben hiçbir dinin ya da düşüncenin mensubu değilim. Yazdıklarım tamamen kendi düşüncelerimdir. Bu minvalde niyetim, ne İslam’ı yermek, nede yüceltmektir… Benim amacım yıllardır yaptığım araştırma ve incelemelerin sonucunda ulaştığım bilgileri paylaşmaktır. Bu düşüncelerim hiçbir kesimin düşünceleriyle moda mod uymaz. Her kesimin -bana göre- doğrularını alıp yanlışlarını eleştirmekteyim. Din konusu kutsal değer olduğu için pek eleştirmek istemem ama bazen zorunlu oluyor.

Ben tüm dinlerin kutsal olduğunu ve insanların tekâmül etmeleri için oluşturulduğunu düşünüyorum. Dinlerdeki asıl amaç kişilerin Tekâmül edebilmeleri için yaşam alanı oluşturmaktır. Onun için çeşitli dinler ve faklı akımlar vardır. Tüm bu dinler insanların yapısı ya da bozması değildir. Her şey ana planın eseridir. Ana programa Kuran Levhi Mahfuz demektedir. Onun için benin dinim doğru, seninki yanlış demek sadece inançla söylenebilir. Hiç kimsenin elinde delil yoktur. Var olduğu söylenen delillerle kişi ancak kendini kandırır. Başkası o deliller, saçmalıktan başka bir şey değildir. Fakat herkes doğmadan, hangi inançta doğacağı bellidir. Çünkü en iyi tekâmülü o yaşam alanında yapacaktır.

Yaşam alanı olarak düşünmeyi bir kandırmaca gibi görmek doğru değildir. Yazılarımda bizlerin, henüz çocukluk dönemini bitirememiş olduğumuzu söylemiştim. İşte dinler bizim bu çocukluk döneminde doğru yönde gidebilmek için uymak zorunda olduğumuz şeylerdir. Doğru kelimesi yanlış anlaşılmasın. Benim söylediğim “doğru” sadece tekâmül için yapılması gerekenleri yapmayı içerir. Eğer çocuğunuz okula gitmek istemezse “onun özgür seçimidir” diye düşünmezsiniz. Gelecekteki refahı için onu ikna eder, olmazsa zorlarsınız. Kendi kararlarını vermesine ancak belli bir yaştan sonra izin verirsiniz. İşte dinler tam olarak bu işi yapmaktadır. Onun için kıyamete kadar hükümleri vardır. Çünkü kıyametten sonra kendi kararlarımızı verebilecek olgunluğa geleceğiz.

Kıyamette tüm dinler kalkacaktır ve gerçek bilgi hâkim olacaktır. Fakat her din mensubu “gerçek bilginin” kendi dininde olduğunu sanmaktadır. Oysa gerçek bilgi bir din içermeyecektir. Bu bilgilerin ne olacağını zamanı geldiğinde öğreneceğiz.

Edindiğim bilgileri hem Kuran’dan hem de bilimden elde ettim. Fakat asıl baz aldığım bilimdir. Önce bilimsel konularla geliştim. Sonra aynı şeylerin birçoğunun Kuran’da da olduğunu gördüm. O zaman bizi yönlendirenlerin her iki yöntemi de kullandığını anladım. Tüm yazılarımı okuyanlar beni çok daha iyi anlayacaktır. Çünkü her makalem ana konunun bir köşesinden ilintilidir.

Araştırmalarımı yaparken ilk ulaştığım sonuç şuydu! Eğer Tanrı diye bir şey varsa ve insanı yarattıysa kesinlikle insana ihtiyacı var olmalıdır. Kuran’da bu ihtiyacın iki farklı anlatımla anlatıldığını gördüm. İlki çok çocukça ve bencilce olarak


Zariyat 56 Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

düşüncesiydi. Bu mantık hiçte bir tanrıya yaraşır mantık değildir. Çevrenizde bir tanıdığınız, bir sürü robot yapsa ve onları belli kurallara uymaları için, içlerinden bir robotu uyarıcı olarak görevlendirse. Özgür iradeleriyle bir kısmı görevlendirilen robota inanmasa ve bu inanmayanları ateşe atıp yaksa; onu sadistlikle suçlarsınız. “İlle de inanmalarını istersen, hepsine sen ulaş” dersiniz. Böyle adaletsiz ve güvensiz bir yöntemi insaf dışı görürsünüz. (En azından ben görürüm.) Fakat Allahın böyle yapacağına inanırız. Onun böyle bir hakkının olduğunu düşünürüz. Ben bu mantığın doğru olamayacağını düşündüğüm için incelemeye devam ettim.

İnceledikçe ikinci ama biraz gizli bir mantık daha gördüm.


Enbiya 16-17 Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.

mantığıydı. Bu iki mantık birbirleriyle çelişiyordu. Öyle ya hem eğlence istemiyordu hem de kendine tapınan kullar yaratmıştı. Bu iki durum bana iki farklı amaç gibi göründü. Bana göre ilk mantığa göre mevcut inanışlar oluşmuştu. Yani bugünkü İslam inancı bu mantığa göre şekillendi. (Elbette tek başına bu ayetler değildir. Durumu kısaca anlatabilmek için bu ayetleri seçtim.)

İkinci mantıktaysa gizli bir amaç var gibi duruyor. Tanrının canı sıkıldı da bu işleri yaptı gibi durmuyor. Bir amaç olmalı. Bu amacı incelemeye çalıştığımda yine biraz gizlenen ruh konusuna ulaştım. İnsan ruhu tanrıdandır ama tanrı bir parçasını dünyaya neden göndersin? Üstelik burada tanrıyı tanımayan, ona söven, onu istemeyen bir sürü insan olacağını bile bile… Kuran’a göre Allah insanın kötü olacağını bilmektedir. Fakat ona rağmen yine de gizli bir sebepten yaratması gerekmiştir. Bunca hakareti duymayı göze alacak kadar önemlidir.


Bakara 30 Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Meleklerin dahi bilmediği bu önemli sebep bizim ve evrenin yaratılmasının asıl sebebidir.

İşte bu sebebi incelediğimde insanın ruhunu ve bu ruhun tekâmülünü görmekteyim. Tanrıdan çıkan ve insan sayesinde yine O’na döndürülecek olan ruhun geri dönüşü tekâmülle olabilecektir. Bu mantık meleklerin bir zamanlar insan olduğunu söyleyen ayetle de desteklenmektedir.


ENBİYA 26 – Böyle iken dediler ki: “Rahmân çocuk edindi.” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah’ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.

Ayetteki ikram olunmuş kul sözünün karşılığı tekâmüldür. Bu mantığa göre bir zamanlar dünyada yaşamış olan Atlantisliler şimdi melekleri oluşturmaktadır. Fakat bir insanın kan döken canavardan, bir meleğe dönüşmesi için epey zaman geçmesi gerekir. Melek olmanın yolu bozgunculuk ve kan dökmekten geçiyor. İşte Bakara 30’da meleklerin bilmediği şey budur. Fakat meleklerin bilmediği şeyi benim biliyor olmam garip gelebilir. Fakat gerçekte melekler her şeyi biliyorlar. Ayetler bizi bilgilendirmek amaçlıdır. Onun için bende bu bilgiyi bilebiliyorum. Yani biz görelim diye o ayetler o şekilde oluşturulmuştur. Hep, Kuran’ın sembolik dille yazıldığını söylüyorum. Gerçi bu ayette pek sembol yok. Direk olarak meleklerin insanların ikram olunmuşlarından oluştuğunu söylemektedir. Bu ayette tek gizlenen şey tekâmüldür. Aslında anlatılan şey “bir zamanlar dünyada yaşamış birileri tekâmül ederek melek oldular.”

Yukarıdaki ayette tekâmül gizlenmiş ama başka ayetlerde açıkça yazmaktadır. Bana göre Tekâmülü anlatan en önemli ayet


Me’âric 4 Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.

diyen ayettir. Bu ayete göre kıyametten sonra dünya yılıyla ellibin yıl daha tekâmül edeceğiz. Oysa mevcut tefsirlerin çoğu bu işi yolculuk olarak alır. Fakat ifritin veya Hızır’ın sahip olduğu (Neml 39-40) yeteneğin, meleklerde olmadığını düşünmek doğru değildir. Eğer mevcut Kuran yorumunda tekâmülün olduğu kabul edilseydi, bu ayeti yolculuk olarak düşünmeyeceklerdi. Mevcut yoruma rağmen, bazı akımlar tekâmülü, bazıları yeniden doğuşu kabul eder. Kuran’da tekâmülü anlatan en ciddi ayetlerden biri de;

Secde / 5 O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.
ayetidir. Ayette sistemi kuranın O olduğunu fakat geri dönüşün kendiliğinden olduğunu görüyoruz. Bu sürenin de 1000 yıl süren bir gün olduğunu anlıyoruz. Burada sistemi kimin kurduğu sorunu var. Çünkü tüm sistemi kuran Kaynaktır. Fakat dünya tekamül sistemini kuran YMT’dur. Benim anladığım buradaki “O” kaynağa değil “Rab”be karşılık gelmektedir. O zaman bu ayetten bir insanın 1000 yıl tekamül ettikten sonra kıyameti yaşayarak öte dünyaya gideceğini anlıyorum. Ondan sonra da Mearic 4’deki elli bin yıllık tekâmül süreci başlamış olacak. Demek ki bizler kaç kere ölüp dirilsek de toplamda 1000 yıllık bir dünya hayatı yaşamış oluyoruz. Acaba eski peygamberlere verilen uzun ömürler bu durumu anlatmak için miydi?

Tekâmül ile yeniden doğuş eşdeğerdir. Tek hayatta tekâmülü bitirmek mümkün olamayacağından her ikisini beraber düşünmek zorunludur. Fakat mevcut yorumlara göre İslam da yeniden doğuş yoktur. Oysa benim yaptığım incelemeye göre Kuran’da yeniden doğuş olduğu düşüncesi, olmadığı düşüncesinden daha baskındır. Bu konuyu bu yazımda inceledim. Son zamanlarda yeniden doğuş düşüncesi bazı İlahiyat Profesörleri tarafından da Kuran’da müteşabih (anlamı kapalı) kabul edilmiştir. Dediğim gibi Kuran’a geçmişte yapılan yorum, günümüzde de son sürat savunulmaktadır. Eğer incelerseniz ortaya attıkları ayetler yeniden doğuşu değil, yaşanmış olan önceki hayatlarına geri gidebilmelerini yasaklar. Bu durumu yeniden doğuşa atfetmektedirler. Oysa yeniden doğuş da aynı şekilde yaşanmış bir hayatın tekrarını kabul etmez. O hayattan alınacak olan, alınmıştır. Hayatı tekrar ederse, yeni bir şey alamayacağı için gereksiz bir bedenlenme olmuş olur.


MÜ’MİNUN 99,100- Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, “Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder,” “Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.

Bu ayet anlattığım mantıkla incelendiğinde harika bilgiler içerir. Aynı hayatın tekrarı kabul edilmez ve ölümden tekrar dirilene kadar bir berzah hayatı vardır. İşte bu berzah hayatı da dünya hayatı kadar önemlidir. Yeniden dünyaya gelebilmek için bir hazırlık dönemi gerekir. Önceki hayatında elde edilen kazanımlar berzah hayatında ruha yüklenir. Ondan sonra bir sonraki hayat için hazır olabilir. Ayetteki yeniden diriliş mevcut inanış için kıyametteki son diriliş olarak alınır. Gizlenen tekâmül konusu yüzünden öyle anlaşılması istenmiştir. Açık olmayan bu bilgileri peş peşe dizdiğimizde çok farklı şeyler görüyoruz. Ancak o zaman buradaki “yeniden dirilişin” çok kereler olduğu anlaşılabilir.

Şimdi de tekâmül etmenin bilimsel karşılığını anlamaya çalışalım. Diğer yazılarımda da yazdığım gibi ruh dünyada bedenlendikçe gelişir. Tekâmül olarak aldığım bu süreç tamamen bilincin gelişmesidir. Başlangıçta sıfır olan bilinç gittikçe artar. Bilinç ise IQ ve EQ denilen zekâlardan oluşur. Aslında tekâmül bir dönüşüm işlemidir. Ruh tekâmül ettikçe kütle kaybeder ve dalga titreşimi artar. Başlangıçta sadece kütle varken, sonra kütle azalarak bilinç artar. Bu artış E=mc2 ile formüle edilir. Örneğin astral düzeyde oluşturulan atom tekâmül sürecine sokulur. Bu bildiğimiz hidrojen veya Karbon atomu ya da diğerlerinden başkası değildir. Ruh atom halindeyken sıfır bilince sahiptir. Atom bir canlı bedenine bağlanarak otomatik süreç boyunca zekâ kazanması sağlanır. Bu süre yaklaşık 50 bin yıl sürer ama çok az kazanım olur. Hayvan bedenlerinde tekâmüle sokulan ruh, hayvanın yaşadığı zorlukları yaşayarak etkilenir. Önceleri olaylara etki etmez ama uzun süren bu sürecin bir yerlerinde etki etmeye başlar. Sorunlara çözüm bulmaya başlar. Örneğin karganın cevizi kırmak için trafik lambalarındaki trafiği kullanması gibi. Bu süreçte hemen bütün hayvanlar kullanılır. Böcekler, balıklar ve sürüngenlerin bir kısmı ruh taşımaz. Rüya ruhun işlevidir, onun için rüya görmeyen hayvanların ruh taşımayacaklarını düşünüyorum. Bu süreçteki hayvanları, bilim daha iyi tespit edecektir.

Şekil 1’de tekâmül sürecini izleyebilirsiniz. Ruh, astraldeki bir atom olarak başlar, tekâmül ettikçe dalga titreşimi artar. İlk olarak en küçük dalga titreşimi artışında, atom dağılır ve alt elemanları olarak devam eder. Bu noktada ruhun enerjisi “zayıf kuvvet” dediğimiz kuvveti aşar. Böylece ruh alt elemanlarına bölünür. Artık ruh tek atomdan değil proton, nötron ve elektronlardan oluşan bir enerjidir. Titreşimi arttığı için 4 boyutlu uzayın elemanı olur. Bu uzay, Kuran’da geçen 7 gök katının ilkidir ve içindekileri karanlık madde olarak biliyoruz. Fakat yanlış anlamaya sebep olmamak için bu proton, nötron ve elektronların süpersimetrik parçacıklar olduğunu anlamak gerekir. Onları göremiyoruz.

Kısacası ayetteki ikram olunmuş kul sözünün karşılığı tekâmüldür. Ruh tekâmül ederek dalga titreşimini artırmaya devam eder. Bu sırada sadece titreşimi artmaz aynı zamanda enerjisi de artar. Enerjisi arttıkça yeni bir kritik değere ulaşır. Enerji “güçlü kuvvet”i geçtiğinde yeni bir uzaya geçer. Bu uzay 5 boyutlu uzaydır ama artık süpersimetrik proton veya süpersimetrik nötronlar parçalanarak kuarklarına ayrılmıştır. Ruhun toplam enerjisi, oluşan yeni parçacıkların enerjileri toplamıdır. Bu süreçte dalga titreşimi de artmaya devam eder. Süpersimetrik Kuarklar da “renk kuvveti” denilen kuvvete ulaştığında, alt parçacıklarına ayrılır ve bu süreç sicimlere kadar devam eder.

Evrendeki bir ruhu ve anti evrendeki ikizini temsil etmektedir. Her iki ruh aynı süreçleri yaşayarak ayrı ayrı tekâmül eder. Her ikisi de sicimlerine ayrıldığında birleşirler. Ruh tekâmül ettikçe kütlesi azalır dedim ama sicim olduğunda da kütlesi vardır. Hem de ilk atom halindeki kütlesine sahip olmaya devam eder. Aslında süreç içinde ruhun kütlesi hiç azalmaz. Sadece aynı kütle çok fazla parçacık tarafından taşınır. Bir sicim olarak çok küçük bir kütleye sahip olur ama o ruhu oluşturan tüm sicimlerin toplam kütlesi, ilk oluştukları atoma eşittir. Fakat tüm sicimler antisiyle birleşerek, tamamen enerjiye döner. Kütle yok olur ve ruh saf bilinç olarak Kaynakla bir olur. İşte o zaman Kuran’da yazan “Bize döndürüleceksiniz” eylemi gerçekleşmiş olur.

Tüm bu süreç içinde bir yere kadar tekâmül insanla olmaktadır. Hayvan bedenleriyle başlayan süreç, 1. Gök katını geçer. 2. Gök katında ruh insan bedenlerine enkarne olur. Ruh geçici sürelerle, farklı bedenleri kullanarak gelişir. Kıyametten sonra ise artık açık tekâmül eder. Yani artık bedenlenmeden saf bilinç olarak öte dünyada tekamül eder.

Otomatik dönem dediğim süreç 50 bin yıl kadar sürer. Ondan sonra yarı bilinçli dönem başlar ve oda 10 bin yıl kadar sürer. Yarı bilinçli dönem otomatik dönemin çok çok üstünde bir tekâmül sağlar. Bedensiz olarak ise dünya yılıyla 50 bin yıl süren -bir gün- daha tekâmül ederiz. Toplam 110 bin yıl süren tekâmül içinde, insan bedenlerini 10 bin yıl kadar bir süre kullanırız. İnsan ve hayvan bedenlerindeki süreç, asıl tekâmül edeceğimiz bilinçli dönemin alt yapısıdır. Kıyametten sonra bilinçli tekâmül edeceğiz. Bilinçli olacağımız için çok daha verimli olacak. Çünkü tüm enerjimizi tekâmül etmeye ayıracağız. Oysa şimdi tekâmül etmek gibi bir kaygımız yok. Fakat yaşadığımız hayattaki zorluklar ve gelişmeler bizi tekâmül ettiriyor. Yani zoraki tekâmül ediyoruz.

Evrenimiz astral dünyanın yansımasıdır ya da hologramıdır. Astral düzeyde olan atomlar dünyamıza da yansır. Fakat tekâmülle alt elemanlarına ayrılan atom artık evrenimize yansımaz. Fakat kütle çekim etkisini hissederiz. İşte bilim insanlarının karanlık madde dedikleri şey odur. Bu durumu başka yazılarımda da yazdım. Evren insanın tekâmül etmesinden kaynaklanan bir kütle kaybına uğramaktadır. Yani bizler Kaynakla bir olduğumuzda evrenden bir atomu eksiltiriz. Bu süreç bizden öncede devam ettiği için uzun süredir evren kütle kaybetmektedir. Arka plan fon ışımasına göre kozmik tarihin ilk yarısı sonunda kütle kaybı başlamış. Demek ki o zamana kadar evrende canlı oluşamamış. Canlının oluşumundan sonra, evrenin gittikçe yavaşlayan genişleme hızı, tersine dönerek gittikçe hızlanmış.

TEKAMÜL ve REENKARNASYON

Tekamül, sözcük anlamıyla gelişme, olgunlaşma, evrim anlamına gelmekte olup, ezoterik öğretilerde ruhun gelişimi, olgunlaşması anlamında kullanılır. Tekamülün hedefinde kemale ermek, kamil insan olmak vardır. Kamil insan, ideal insan demektir. İnsanlığın en yüksek mertebesidir. Tasavvuftaki tanımıyla ruhsal anlamda tanrılaşmaktır. Yani, aklın zincirlerinden kurtulup özgürleşmesi, tam bir iradeye sahip olunması, karakteristik yapının mükemmelleşmesidir. Evrensel insan modeline ulaşılmasıdır.

Kamil insan

Kamil insan her yönüyle ideal ve örnek insandır.
Bilgisi, idraki ve aklı son derece gelişmiştir.
Tüm zincirlerinden kurtulmuş, tabularını yıkmıştır.
Hiç kimseyi aşağılamaz, insanlar arasında ayrım yapmaz.
Almadan verir, sevilmeden sever.
Boş konuşmaz, sözü öz ve gerçektir.
Eline, beline ve diline hakimdir.
Sonsuz hoşgörü ve tevazu sahibidir.
İbadeti şekilde değil bilinçte ve yaşam tarzındadır.
Zenginlikten mağrur olmaz. Fakirlikten hicap duymaz.
Doğal sirküleyi hisseder, tabiatla bir ahenktir ve an’da yaşar.
Her nefes alışından mutluluk duyar.
Olmakta olan her şeyin bütünün yararına olduğunu bilir.
Kainatın ahengini her yerde, her şeyde ve her an gören, hisseden, yaşayan kişi’dir.
Ben’den ve bencillikten uzaktır. O nefsine değil, nefsi ona tutsaktır.
Cimrilik, hırs, haset, alay, kibir, yalan, riya, şehvet, şöhret, gaflet, gazap gibi çirkin karakterlerden kendini arındırmıştır.
İnsanlar arasında saygıyı, dostluğu ve dayanışmayı sağlamaya çabalar.
Her türlü şiddete, zulme ve işkenceye karşıdır.
Kul hakkının yenmesine, hırsızlığa, sömürüye karşı durur.
Barışı, adaleti, sevgiyi, mutluluk ve huzuru inşa için çalışır.
Önemsediklerinin en başında yaşama hakkı gelir.
Yaşayan her varlığa sevgi duyar.
Ölüm korkusunu yenmiştir, ölüme yeni bir yaşama geçiş gözüyle bakar.

Bir varlığın bu mertebeye ulaşabilmesi için dünyada olduğu gibi bütün kainatta geçireceği sayısız tekamül merhaleleri vardır. İşte bu merhalelerin dünyada geçen kısmına reenkarnasyon denir.

Reenkarnasyon:

Enkarne: Ete (bedene) girmek,

Reenkarnasyon: Tekrar ete (bedene) girmek,

Basit olarak anlatıldığında reankarnasyon (tekrar doğuş, tekrar bedenlenme, ruh gezisi) ruhun, doğum ve ölüm sirkülasyonu sayesinde tekrar tekrar insancıl varoluşa geçmesi anlamına gelir.

Amaç sonsuz tekamüle ulaşmaktır.

Bütün büyük dinler ve dünya görüşlerinin öğretilerinde bu sirkülasyonun, yani ruhsal boyuttan materyal boyuta ve tekrar ruhsal boyuta geçmenin, gerekli olduğunda yatar.

Ruhun öğrenmek zorunda olduğu tüm dersler ve görevler bittiğinde, yani tekamülü tamamlandığında ancak bu sirkülasyon sona erer ve ruh sonsuzlukta yerini bulur.

Her ruhun amacı o büyük tekliğe, bütünlüğe dönüştür. Burada artık iyiyi veya kötüyü, siyahı ve beyazı, karanlığı ve aydınlığı birbirinden ayıran tezatlık kuralı geçerli değildir.

Mevlana şöyle der: Kaynağından kopan herşey, kaynağıyla birleşmeyi arzular.

Reenkarnasyon anlayışına göre yaşam bir okuldur ve bu okulda her insan ayrı bir sınıfta dersini öğrenmeye çalışır. Tekâmül etmek için dünyaya doğan ruh, dünya üzerinde bilgi ve tecrübesini arttırmak için bir beden kullanır. Fakat bu bilgi ve tecrübe tek bir hayatta öğrenilemez çünkü buna zamanı ve enerjisi yetmez. Bu yüzden reenkarnasyonlarla insana yeni imkanlar sağlanır, tekâmül hızlandırılır. Hayatımızda yaşadığımız krizler, zorluklar birer sınavdır. Ve eğer kendimiz üzerinde çalışır ve bu sınavları aşarsak, hedefimize ulaşmış oluruz.

Dünyada adalet reenkarnasyonla sağlanır


Dünyada insana verilen zenginlik, sağlık güzellik, kısa ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik gibi değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini arttırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir. Kişisel hayattan, aile hayatından itibaren insan hayatı bütünüyle birbirinden farklıdır: İnsanların bilgi düzeyleri, yaşadıkları zaman ve mekan, sahip oldukları yetenek ve olanaklar farklıdır. Bunun yanında kimi insan çocukluğunda yaşamını kaybeder. Kimisi sakat doğar, kimisi kronik bir hastalıkla yaşar. Kimisi ezer, kimisi ezilir. Kimisi hayatını hapislerde geçirir. Kimisi öldürülür, kimisi işkencelere, zulümlere uğrar. Reenkarnasyon sayesinde her canlı eşit yaşam şartlarına sahip olur.

Platon’a göre reenkarnasyon iki türde varolur:

1- Seçim sistemi: Buna göre ruh eski yaşamındaki eylemlerine uyacak bir hayvan veya insan bedeni seçer. Yani ruh yaşam koşullarını önceden seçmiş ve böylece kaderini belirlemiş olur.

2- Denge sistemi: Burada yeni yaşam tamamen eski yaşama bağlıdır. Eski yaşamda yapılan hataların acısı yeni yaşamda çekilir. Örneğin zenginken fakiri horlayan birisi yeni yaşamında fakirin durumuna düşebilir ve onun çekmiş olduğu acıların aynısını yaşar.

Bu iki sistemde de anlatılmak istenen şu anki yaşamın bir sonraki yaşamı etkilediği veya etkileyebileceğidir. Her koşul bütün kullara eşit bir sistemde sunulur. Bu yaşam şartlarını nasıl değerlendiğimize göre bir sınav yaşanacaktır.

Ve tabii ki bu bir takım sonuçları yaratacaktır.
Bizim hayatı nasıl yorumladığımız gelişimimizi sağlayacaktır. Ruhsal varlığımız en üst olgunluk seviyesine çıktığında var oluş süreci bitecektir.

Tenasüh

Reenkarnasyon ve tenasüh kavramları, aynı ilkeleri içerdikleri sanılarak birbirleriyle sık sık karıştırılmaktadır. Oysa bu iki kavram arasında çok temel farklılıklar bulunmaktadır.

Bu temel farklar şöyle açıklanır:

Tenasüh inanışında ruhların sürekli olarak tekrar bedenlenmesi ilkesi bulunmakla birlikte, deneysel spiritüalizmin reenkarnasyon kavramındaki ruhsal tekamül ilkesi bulunmaz. Oysa reenkarnasyon kavramında ruhsal tekamül ilkesi vardır; yani ruhların dünyada bedenlenmeleri tekamülleri içindir.

Tenasüh inanışı, ruhların dünyaya gelip gitmelerini ceza ve ödül düalitesine dayandırır. Deneysel ruhçuların reenkarnasyon kavramında ise varlığın cezalandırılması veya ödüllendirilmesi gibi şeyler sözkonusu değildir. Reenkarnasyonizme göre, dünya yaşamı, yapılmış hataların intikamının alınması için oluşturulmuş olamaz. Kısaca, insan dünyaya bir önceki yaşamında neden başarılı olamadığının hesabını vermek için değil, gelişmek için gelir. Bir insan ruhunun bir sonraki yaşamında dünyaya geleceği beden onun tekamül gereksinimlerine ve nedensellik kuralına göre belirlenir.

Tenasüh inanışına göre, bir insan ruhu ceza aldığı takdirde bir sonraki bedenlenmesinde dünyaya bir hayvan bedeninde gelebilir. Reenkarnasyon kavramına göreyse tekamülde geri dönüş, yani gerileme yoktur; zaten bir hayvan bedeni bir insan ruhunun gelişim gereksinimleri için yeterli olamaz.

Bilimsel Araştırmalar

Reenkarnasyon inancının binlerce yıllık bir geçmişi olduğuna inanılıyor. Bugün daha çok Doğu kültüründe yaygın olduğu bilinse de Batı tarihinde ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı antik Yunan düşünürleri tarafından dile getirilmiş olan “ruh göçü” reenkarnasyon, aslında eski Mısır, Kelt, Maya ve İnka uygarlıkları gibi birçok uygarlıkta bilinen ve kabul görmüş olan bir kavram.

Reenkarnasyon günümüzde en çok Hindular ve Budistler arasında yaygın bir inanış biçimi. Din uzmanları ise dünya çapında 1.25 milyarın üzerinde insanın reenkarnasyon inancına sahip olduğunu tahmin ediyor. Öte yandan bu inanış bilim dünyasının da ikiye bölünmesine neden olmuş durumda. Birçok bilim adamı reenkarnasyonu mantık dışı ve hatta “saçma” bulurken, kimileri de reenkarnasyonun varlığını bilimsel olarak kanıtlayabilmek için araştırmalarını azimle sürdürüyor.

Bu araştırmacıların başında Virginia Üniversitesi’nden Prof. Ian Stevenson geliyor.

Prof. Stevenson yaşamının40 yılını, geçmiş yaşamlarını hatırlıyor gibi görünen çocukları incelemeye ayırmış. Yaklaşık 1000 çocuk üzerinde incelemelerde bulunmuş. İncelediği vakaların sayısı 2002 yılında 2000’i aşmış. Prof. Stevenson her vakada çocukların raporlarını metotlu olarak belgelemiş. Böylece, çocukların anlattıkları ile ölen kişilere ait olguların paralellik göstermekte olduğunu doğrulamayı başarmış. Aynı zamanda sözkonusu ölen kişilerde ölüm ve yaralanmaya yol açmış yara izlerinin sözkonusu çocuklarda doğum işareti ve doğum kusuru olarak belirmiş olduğunu, otopsi fotoğrafları gibi tıbbi kayıtlarla doğrulamış.

Prof. Stevenson’un yardımcılarıyla bilimsel anlamda son derece titiz bir şekilde incelediği bu vakalarda, geçmiş yaşamlarını (reenkarnasyonlarını) hatırladıklarını söyleyen bütün çocukların iddialarının araştırıldığı ve hepsinin doğrulandığı öne sürülüyor.

Ölümden sonra yaşamın devam ettiğine dair inanışlar içinde reenkarnasyon en eski inanç. Daha tek tanrılı dinler ve cennet-cehennem inancı ortada yokken ruh göçüne inanıyor insanlar. Günümüzde modernleştirilmiş reenkarnasyon inancı ile de cennet inancına meydan okuyor. Bu açıdan iki büyük avantaja sahip. Cennete gidip gelen ve anlatan yok ama, bir önceki yaşamını anlatan insan çok. Bu açıdan inandırıcılığı çok daha fazla. Bunun yanında reenkarnasyonla gerçek adaletin sağlanıyor olması, insanları daha fazla kendine çekiyor. Cennet-cehennem inancında ise adalet kavramı yoğun olarak tartışılıyor. Yaşı küçükken ölen bir çocuğun cennete gitmesine bir itimas gözüyle bakılıyor. Ayrıca dünya nimetlerinden ve fırsatlarından eşit olarak faydalanamamak kabul edilemiyor. Yani, dinlerin adaletsiz tanrısı yerine, sadece insanlara değil, tüm varlıklara karşı adil bir tanrı anlayışı ortaya konuluyor.

Reenkarnasyon inancı cennet-cehennem inancındaki dinler içinden de inanır bulabiliyor. Müslüman, Hristiyan ve Museviler içinde de çok sayıda bu inanca sahip olanlar var. Müslüman olduğunu söyleyen bir insan aynı zamanda reenkarnasyonu da savunuyor. Cennetin en son aşama olduğuna inanıyor. Hatta Kur’an’da reenkarnasyonu işaret eden ayetler olduğu öne sürülüyor. Yaşar Nuri Öztürk ve Süleyman Ateş gibi İslamcılar tarafından da bu iddialar kesin olarak reddedilmiyor. Buna karşın İslamcıların çoğu tarafından aşağıdaki ayetin açık olarak dünyaya dönüşü reddettiği öne sürülür:

Müminun / 99-100. Nihayet onlardan birine ölüm gelince: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! bu sadece onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.

Fakat bu ayet aynı kimlikte, aynı bedende dünyaya dönüşten bahseder ve bunu reddeder. Reenkarnasyonda da aynı kimlik ve bedende dönüş yoktur. Buna karşın Bakara-28 ayetinin reenkarnasyonu işaret ettiği ileri sürülür.

Bakara-28. Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.

Bu ayetten medet uman müslüman reenkarnasyoncular da yanılıyor. Çünkü ayette sözedilen insana cansızken can verilmesi, ve ölümden sonra diriltilmesidir. Tekrar tekrar yaşamdan bahsedilmez.

Evrim ile tekamül arasındaki fark nedir?

Bazıları tekâmülü, evrim karşılığı olarak kullanırlar. Oysa, bu iki kelime kavram olarak birbirinden çok farklıdırlar. Evrimcilerin “tekâmül” derken kastettikleri mânâ, bir türün zaman içerisinde bir başka tür hâline gelmesidir.

Halbuki, tekâmül, ilâhî terbiye ile kemâle ermek demektir. Daha açık bir ifade ile tekâmül, meselâ, bir kavun çekirdeğinin çeşitli safhalardan geçerek kavun hâline gelmesidir. Evrimci tekâmülü böyle anlamaz. Ona göre, söz konusu çekirdek çok uzun bir zaman sonra karpuz, kabak yahut bir başka meyve veya sebze hâline gelebilir.

İlim, hikmet, rahmet gibi nice hakikatleri bize ders veren “terbiye” ve “tekâmülü”, “evrim” gibi, donuk ve ruhsuz, bir kelimeye sığıştırmak mümkün değil.

İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır? İbrahim Hakkı Hazretlerinin yaratılışla ilgili sözlerinin evrimle ilgisi var mıdır?

İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman yanlış değerlendirilmektedir. Bunda bazı tabir ve terimlerin değişik anlaşılmasının rol oynadığı muhakkak. Farklı değerlendirmeye sebep sadece bu değil, tabii. Bilhassa evrimciler, onların bu konudaki görüşlerini istismar ediyorlar. Bu tip yanlış anlaşılmalara ve istismara mani olmak için, İslam alimlerinin konuyla alakalı eserlerinden bazı pasajlar vererek hakikati açıklamaya çalışacağız.

Bilindiği gibi evrim; "kademeli olarak gelişme ve değişme" demektir. Lügat manası böyle olmakla beraber, terim manası, bir türden bir başka türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş ve tesadüfen meydana gelmesidir. Bütün canlıların tek bir menşe (orijin)'den türeyip silsile halinde birbirinden tesadüfen geliştiğini savunan teori de "evrim teorisi"dir. Bu evrim felsefesinin dayandığı prensipleri dört kategoride toplamak mümkündür.

Bunlar:

1. Tedricilik (kademeli gelişme), yani, evrim hadiseleri uzun zaman içinde ve adım adım cereyan etmiştir.

2. Bir türden başka bir tür veya bir varlıktan başka bir varlık hasıl olmuştur.

3. Günümüzdeki bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir. Yani tek hücreden omurgasız çok hücreliler, onlardan balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeli ve neticede maymundan insan hasıl olmuştur.

4. Bütün hadiseler, tesadüfen ve kendi kendine cereyan eder.

Burada hemen şunu ilave edelim ki, İslam alemindeki her alimin şahsi görüş ve düşüncelerini, yorum ve içtihatlarını İslam adına kabul etmek doğru değildir. Bu sahada çalışanlar iki grupta mütalaa edilebilir. Birinci gruptakiler, İslami kaynaklardaki hükümlerin tefsir ve yorumunu yaparlar. Diğer grubu da felsefeciler teşkil ederler. "İslam alimleri" deyince, daha ziyade birinci gruptakiler anlaşılmalıdır. Çünkü, felsefeciler başka kaynakların etkisinde de kalmış olabilirler.

Şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. O da yaratılışçı görüştür. Varlıkların meydana gelişini tamamen ilmi esaslarla açıklamaya çalışan ve evrimci düşünceye zıt olarak ortaya çıkmış bir görüştür.

Esasen şu anda, geçmişteki Müslümanların evrim konusundaki değerlendirme ve düşüncelerini aktüel hale getiren evrimcilerdir. Yaratılışçılar bu konunun fenni sahada tartışılmasını istemektedirler. Fakat evrimciler, zaman zaman dinden de medet istiyorlar. Kendi evrim teorilerine İslam alimlerinden destek arıyorlar. Bu çabaları her şeyden önce iddialarını destekleyen ilmi delillerinin bulunmadığını gösterir.

Türlerin orijinini ve getirdikleri değişiklikleri mantıkla çözmek mümkün değildir. Bu hususta isabetli bir şey söyleyebilmek için ya deney ve tecrübeye dayanacaksınız ya da vahye. Bu konunun fiilen ele alındığı yüz elli yıldır, yapılan deney ve elde edilen tecrübeler, tatmin edici bir netice hasıl etmemiştir. İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. Dolayısıyla, yirminci asrın sağladığı her türlü bilgi birikimine rağmen, türlerin menşei hakkında kesin bir şey söylenemezken, günümüzden asırlarca önceki alimlerin bu sahada fazla bilgi sahibi olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, çoğu zaman herhangi bir vahye veya deneye dayanmayan bir felsefecinin görüş veya düşüncesi bize ne dereceye kadar delil olacaktır? Bir başka ifadeyle, bize, evrimin felsefesi değil, delilleri lazımdır. Evrim, bir felsefecinin ne "var" demesiyle var olur, ne de "yok" demesiyle yok olur.

Evrimcilerin iddialarına geçmişten delil aramalarına elbette kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, geçmişteki bu mana ve mefhumların nasıl ifade edildiğine dikkat edilmesi kaydıyla. Şimdiye kadar yapıla geldiği gibi uydurma terimlerle mesele izaha kalkışılır, değişim ve başkalaşımı ifade eden her kelime yerine "evrim" kullanılırsa, belirli bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla evrim görüş ve düşüncelerinin kritiği yapılırken, bilhassa bu konuda geçmişte kullanılmış Arapça ve Osmanlıca kelimelerin manası iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu hassasiyetin yeterince gösterilemeyişinden dolayı, her sahada olduğu gibi, burada da kavram kargaşasına yol açılmıştır. Bu ifade ve terimleri tam yerinde kullanmayanlar, belki de farkında olmayarak bütün İslam alimlerinde evrimci düşüncenin hakim olduğu imajını uyandırmışlardır.

Bu hususta mefhum anarşisine, kavram kargaşasına mani olunması veya en azından asgariye indirilmesi, evrim terminolojisine gereken hassasiyetin gösterilmesiyle mümkündür.

EVRİM TERMİNOLOJİSİ

Evrim konusunda aynı mana ve mefhumların aynı kelimenin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılması halinde, karşılıklı ithamların ötesinde bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır.

Evrimin karşılığı olarak kullanılan ve fakat değişik mefhumları ifade eden kelimelerden bazıları şunlardır:

Tekamül: Tekamül kelimesi, evrimin manasını karşılamamaktadır. Çünkü tekamül bir canlının kendi iç bünyesindeki değişikliklerle belirli bir seviyeye ulaşması, kemale ermesidir. Mesela, elma çekirdeği tekamül eder, elma ağacı haline gelir. Tek hücreden ibaret olan zigot tekamül ederek Allah'ın izniyle yetişkin bir insan olur.

Biyolojide bir canlının embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadar geçirdiği safhalara "ontogeny" denir. Tekamül bunun yerine kullanılmalıdır. Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmi tahkikle açıklanmaya çalışılan ve henüz nazariye olmaktan ileriye gidemeyen safhalara da "filojeni" denir. Evrim de bunun karşılığı olarak alınmalıdır.

Bu manada kainattaki bütün varlıklar tekamül kanununa tabidir.

İstihale: Evrim meselesinin münakaşa sahasına geçmesinden sonra bu polemiğe temas eden İslam alimleri, istihale kelimesini kullanmayı tercih etmişlerdir. Daha önceki alimler de bu kelimeyi kullanmışlarsa da onların bu kelimeye yükledikleri mefhum ile evrim kelimesinin ifade ettiği mana arasında hiçbir irtibat yoktur. Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da tam oturmuş bir karşılığı yoktur. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin tam karşılığı olarak "tatavvur" kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Nitekim Arapça lügat "el-Müncid"in Darwin maddesinde bu teori, "Tatavvur teorisi" olarak adlandırılmıştır.

Netice olarak şu kesinlikle söylenebilir ki, tekamül ve istihale kelimeleri, evrim mefhumunu karşılamaktan çok uzaktırlar. Bu ıstılahların tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, teoriye yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manada aramak gerekir.

Tahavvül: Bu konuda yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden biri de tahavvüldür. Bunun ifade ettiği mana da "evrim" kelimesiyle karşılanmaya çalışılmaktadır. Tahavvül kelimesinin yerine de "evrim"in kullanılması mümkün değildir. Çünkü, tahavvülle izah edilmeye çalışılan, atom veya moleküllerin bir mertebeden başka bir mertebeye geçişidir.

Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığında, bu husustaki görüşleri en çok istismar edilen İslam alimlerinin evrimi değerlendirişlerini görelim. Düşünceleri farklı kimseler tarafından değişik şekillerde yorumlananların başında şüphesiz İbrahim Hakkı Hazretleri gelir.

İbrahim Hakkı Marifetnamesi'nde meseleyi şöyle nakleder:

"Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur." (Hakkı, İ., Marifetname, s.29).

İbrahim Hakkı Hazretleri burada tahavvülat-ı zerrat'tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim, bu ifadelerinden bir kaç paragraf sonra meseleyi iyice açıklığa kavuşturmakta ve şöyle demektedir:

"O akıcı vücut, bitki alemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur." (a.g.e., s. 30).

Bu ifade hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. Burada nazara verilmek istenen husus; elementlerin tahavvülat (hal değiştirme)'la bir mertebeden diğerine geçtiğidir. Topraktan bitki vasıtasıyla alınan faraza bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hale geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Şimdi fennen tesbit edilen de bunun haricinde bir şey midir? Vücudumuzda görev yapan atom ve moleküller, bitki ve hayvani gıdalardan aldığımız elementler değiller mi? Aslında toprakta bulunan elementlerden doğrudan istifade edemediğimiz için bitki ve hayvanlar devreye girmektedir. İslam alimleri bu geçişi tasvir etmektedirler.

İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çekmekte ve madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi, bu bir sınıflamadır. Canlıların hikmetle ve kademe kademe yaratıldığına, bunlar arasında yapı benzerliklerinin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Darwin'in, "tabii seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların tesadüfen teşekkül ettiği" görüşüyle yukarıdaki ifadeler, birbirleriyle iltibas edilmeyecek kadar açıktır.

Bütün bunlara rağmen, belirtmeye çalıştığı görüşlerde yanlış anlaşılma söz konusu ise, mesuliyet yine O'na ait değildir. Çünkü İbrahim Hakkı eserinin çoğu yerinde başkalarının görüşlerini nakleder. Nitekim bu konuya da; "Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki..." sözüyle başlamış ve böylece bu hususla alakalı mesuliyeti onlara yüklemiştir. İşin aslı da odur. Çünkü bunlar ayet ve hadislerden değil, hikmet ehlinden nakillerdir.

İbrahim Hakkı Hazretleri ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak da şu ifadeyi kullanmıştır:

"Cinlerin yaratılışından 20.000 yıl sonra Cenab-ı Hak, Hz. Âdem (as)'i yaratmak isteyince Azrail (as)'i yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail (as)'i gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur haline getirtmiş ve kırk gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır." (a.g.e., s. 18).

Şimdi bu fikirleri, dile getiren bir alimi, insanın maymundan evrimleştiğini savunan bir kimse olarak takdim etmek, İbrahim Hakkı'yı kendi adına konuşturmak olur ki, bu da en azından tarafsız ilim ahlakıyla bağdaşmaz.

O'nun, bütün canlıların en uygun tarzda yaratıldığını belirten şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir:

"Cenab-ı Hak, her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan ve yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün alemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir." (a.g.e., s. 164).

Bu ifadeleri kullanan birisinin evrimci olması mümkün mü? Esasen insanoğlunun ilk yaratılışına izah araması tabii bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla İslam alimleri de müşahedeye uygun yorum getirmişlerdir. Geçmişteki ilim, günümüzdekinden farklı bir yoruma imkan vermiş de olabilir. Bu bakımdan yaratılış meselesine izah getirmeye yönelik yeni ilmi buluşlara, eski düşüncenin hükümleriyle karşı çıkmanın makul bir izahı yoktur.

Son devrin Diyanet işleri başkanlarından A. Hamdi Akseki de evrim meselesini şöyle değerlendirir:

"...Ahadis (hadisler) ve asar (selef alimlerinin sözleri) ile Ayat-ı Kerime'nin hey'et-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Âdem'in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikad ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve Ehl-i sünnetin mezhebi budur." (İslam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, No. 87, s. 2, 1947)

Bu konudaki görüşü istismar edilenlerden birisi de Merhum Hamdi Yazır'dır. Aslında O'nun bu konuyu değerlendirişi, hiçbir yoruma yer bırakmıyacak kadar açıktır. Şu ifadeleri meseleyi gayet güzel açıklar:

"Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani, basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor, aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekamülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve mesela bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmi yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşein aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifade ile topraktır. Bu maddeden hayatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi harici bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü, noksandan, kendi kendine bir kamil hasıl olamaz. Mesela bir okkalık siklet (ağırlık) iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur."

"...Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir... 'Kurbağalar balıktan doğmuş.' demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı halde böyle bir hüküm, elbette fenni ve felsefi bir hüküm değildir."

"Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Halbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve bu iddia tecrübe mahsulü olan Pastör nazariyesine de tamamen muhaliftir... Vahiy ise bize, '...Siz insansınız. İnsan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız...' diyor... Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır." (Yazır, Hak Dini, 1/329-330).

İslam'ın bu konuya bakışını şu cümleler ne güzel dile getirmektedir:

"Alemde görünen şu nakışlar, şu cilveler bütün isimleri kudsiyye ve cemile olan Celal sahibi Cemil bir Zatın tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır. Hikmetle değişen mühürleridir..."

"Meyveler, güzel tad, koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Ta ki, nebati hayat mertebesinden hayvani hayat mertebesine terakki etsinler."

Görüldüğü gibi, İslam alimlerinin bu konudaki görüşleri tahavvülat-ı zerreye (elementlerin hal değiştirmesine) dayanmakta, topraktan canlılar tarafından alınan elementlerin, onların bünyelerinde kazandığı mertebelere dikkat çekilmektedir.

El-Cahız, İhsan-üs-Safa, İbn-i Miskeveyh, Nizam-i Aruzi Semerkandi, Nasır-ı Tusi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Kazvini, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Abdü'l-Kadir-i Bidil gibi İslam alimleri ve felsefeciler, bu konuyla alakalı olarak, ufak tefek ifade farklılıklarının ötesinde, esasta aynı manaları tekrar ettikleri için, onların görüşlerine yer vermeye gerek görmedik.

Esasen İslam alimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onlar, alfabenin 29 harfini bilen ve bununla istediği kelimeyi yazabilen birisinin, "balık" yazdıktan sonra, "kurbağa" yazmak için muhakkak "balık" kelimesindeki harfleri kullanmasının gerekli olmadığını çok iyi bilirler. Dolayısıyla balığı yaratan bir kudretin, kurbağayı da maymunu da insanı da ayrı ayrı yaratabileceğini düşünürler. Ve onlar;

"Neviler için birer evvel baba lazımdır... Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir."

görüşünü kabul ederler.

Maddeciler maddenin ezeli olduğunu öne sürüyorlar. Bu iddiaya nasıl cevap verebiliriz?

Maddeciler, maddeye, o cansız, şuursuz ve iradesiz varlığa uluhiyet isnat etmelerinin saçmalığını, kendi iç âlemlerinde, çok iyi bildiklerinden, oyunlarını bir başka sahada sergilemeyi tercih ettiler. Maddenin ezelî oluğunu iddia etmeye başladılar. Bu, maddeye “İlâh” demenin bir başka şekliydi. Ama bunu bir felsefe olarak ileri sürdüler ve kendini adatmak isteyen gafillerden, oldukça taraftar da buldular.

Evrimciler, insanı anne ve babasının yaptığını iddia etmenin ne kadar saçma olacağını çok iyi bildiklerinden, onun yaratılışını milyonlarca yıl öncesine götürüp, meseleyi bir başka hayvandan evrimleşme şeklinde açıklamaya kalkıştıkları gibi, bunlar da insanı aynı oyunla maziye götürüyor, maddenin ezeliyetiyle meşgûl ederek ona kendi yaratılışını unutturuyorlardı. Maddenin bir yardımcı mahlûk olduğu meydanda iken, onu bir ilâh olarak takdim etmeğe çalışıyorlardı.

Nur Külliyatı'ndan bütün materyalistleri susturan bir hakikat dersini burada aktarmak isteriz:

“Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır.” (Muhakemat)

Hudus, bir şeyin sonradan meydana gelmesi; bir başka ifadeyle, bir şeyin evvelinin olması demektir. Hadis, ise evveli olan şeye deniliyor.

Maddenin hudusu, yani sonradan var edilmesi muhakkaktır, çünkü suret değiştiriyor ve hareket ediyor. Bir hareketi bir başkası takip ediyor. Bu ikinci hareketle, birinci hareket ortadan kaybolmuş oluyor.

Yukarıdaki hakikat dersinde, maddenin sıfatlarının hâdis olduğu ortaya konuldu. Hareket hadistir, bir hareketin yok olması ve yerine bir başkasının gelmesi her iki hareketin de hadis olduğunu gösteriyor. Buna göre madde bu hadis sıfatları taşıdığından, kendisinin de hadis olması icap eder. Zira hadis sıfatlar ancak hâdis olan bir varlıkta bulunabilir. Bu son hüküm “hudusu muhakkaktır" ibaresiyle net biçimde ortaya konulmuş.

Aynı şeyi suret için de söyleyebiliriz. Madde, suret yani şekil değiştirdiğine göre, önceki şekli de sonradan takındığı suret de hâdistir. Hâdis bir sıfatı taşıyanın kendisi ezelî olamaz, o da hâdistir, sonradan yaratılmıştır, mahlûktur.

Başta da kısaca değindiğimiz gibi, maddenin ezeli olduğu iddiası maddecilerin ve materyalistlerin kendi batıl davalarını ispat edememelerinden doğmuştur.

Bir cam kâseyi düşünelim: “Onun aslı olan cam, kâse hâlini nasıl aldı?” sorusuna bir materyalistin verecek cevabı yoktur.

Bir de camın imâl edilmesi var. Camın aslı kum, kireç ve soda maddeleri. Bunlar bir işlemden geçerek cam hâlini alıyorlar. Bu sonucun arkasında bir ilim, bir kudret, bir irade yatıyor. Yoksa bu maddelerin cam olmaya ne ihtiyaçları var ki, böyle uzun ve çileli bir yola kendiliklerinden girsinler. Bu bir terbiye meselesidir.

İşte, şu kâinat sarayı da cansız elementlerle yapıldı. Ama kâinat ilk noktadan itibaren durmadan yol aldı, büyüdü, gelişti, yayıldı, değişti. Ve sonunda bu gün gördüğümüz hâlini aldı. Bütün bu faydalı ve hikmetli işler cansız maddelere verilemeyeceğine göre, onları büyüten, değiştiren ve geliştiren biri var.

Dünün tuğlaları bugün ev olmuşsa, dünün mürekkebi şimdi kitap olarak karşımıza çıkmışsa, dünün hareketsiz maddeleri bu gün bir taksi yahut uçak hâline gelmişse, biraz düşünmek ve bu gelişme ve değişmelerin onların yapılmasında kullanılan maddenin ezeli oluşuyla açıklamak aklen mümkün değildir. Ama kendini aldatmak isteyenleri böyle bir vehim doyurabilmektedir.

Varlıkların yaratılması evrimle açıklanabilir mi? Biyoloji sahasında evrim karşıtı çok faydalı yazılar okudum. Yaratılışla ilgili aklî deliller verir misiniz?

Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Git gide tâ dünyanın lâv hâlinden yeni yeni uzaklaşmaya başladığı, soğumaya yüz tuttuğu devreye varalım. İçi kızgın ateş, dışı ise yavaş yavaş sakinleşmekte olan bu arz küresinin başında durup, bugün şahit olduğumuz eşyanın isimlerini birer birer sayalım. Sözlükteki bütün isimleri burada sıralayacak değiliz. Sadece konuya ışık tutmaya yetecek birkaç kelimeyi hatırlayalım:

El, ayak, kanat, göz, ince bağırsak, pankreas, pençe, gaga, tırnak, dal, kök, yaprak, çam, söğüt, elma...

Bu kelimelerle evrim safsatasına bir bıçak atalım, sonra bunlara yeni kelimeler ekleyelim. Bu gün dünyamızda hayat süren bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin organlarını tek tek hatırlayalım. Ve soralım kendimize: Bütün bunlar sonsuz bir ilim ve hikmetten haber vermiyorlar mı? Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, zamanla evrim geçirerek meydana geldiklerine nasıl inanılabilir?..

Yine mâziye dönüyoruz. Dünya dayanmış döşenmiş. Boş bir saray gibi, misâfirlerini bekliyor. O an kâinatta olmayıp, bugün iç âlemlerimizi kuşatmış olan manevî hâdiseleri bir bir hayalimizden geçirelim: Sevgi, korku, merak, endişe, kin, merhamet, zulüm, kurnazlık, saflık, hırs, umursamazlık, şefkât...

Bütün bunlar, yeryüzündeki canlılara nereden ve nasıl ithal edildiler? Sonsuz denecek kadar çok olan bu farklı karakterler, hangi evrimle vücut buldular?

Yaratılış ister âni olsun, ister milyarlarca sene sürsün. İnsan, ister doğrudan yaratılsın ister dolayısıyla. Şu soruların cevabı nasıl verilecek:

- Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı?

- Bilmeyen şu âlemden, bilen meyveleri (insanları) kim süzdü?

- Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan şu saraya, bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi?

- Görmemek nasıl evrim geçirdi de görmek oldu?

- İşitmemek işitmeye, anlamamak anlamaya nasıl inkılâp etti?

- Can nedir bilmeyen bu kâinat ağacı, canlı meyveleri nereden elde etti?..

- Akıllara durgunluk veren bu olayları cahil unsurların uzun süre beklemesiyle izah etmek mümkün mü?

Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Kâinatın şu hazır hâle getirilmek üzere ilk hareket noktasına hayalen uzanalım. O noktadan evvel hiçbir mahlûk mevcut değil. Şu sayacağım kelimeleri hayalimizden sıra sıra geçirelim: Su, taş, hava, yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, sema, samanyolu, cazibe, radyoaktif dalgalar, elektrik... Ve daha niceleri.

Bu eşyanın yoktan yaratılışı, sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünkü boş arsada bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: “Bu köşkü kim yaptırdı?" sorusu değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki; arsa evrim geçirdi de köşk oldu diyelim. O hâlde, yokluk üzerine halk ve inşa edilen bu kâinat için, bu safsata nasıl ileri sürülebiliyor. Yokluk, evrim geçirdi de varlık mı oldu?

Bütün bunlar bir yana, şu sorunun cevabını arayalım:

Dünya ile güneş başlangıçta aynı mahiyette iken, dünya okyanuslarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla doldu da beriki neyi bekliyor; niçin evrim geçirmiyor? Çok iyi biliyoruz ki o da tekâmül etse ortada ne güneş kalır, ne dünya. O hâlde, soruyu şöyle değiştirelim: Güneşin tekâmülüne kim müsaade etmiyor?

Bazıları, Darwin’in yaratıcıya inanan bir evrimci olduğunu iddia ederler. Ben aksini savunacak değilim. Yalnız, şu var ki, bir evrimci yaratıcıya inanıyorsa, savunduğu teori ile bu inanç birlikte düşünüldüğünde, ortaya şöyle garip bir tablo çıkar:

“Bu kâinat, bir yaratıcı tarafından güneşi, ayı, yıldızlarıyla; havası, toprağı, yer altı kaynaklarıyla, tam tamına canlıların yaşayabilecekleri şekilde yaratılmış. Sonra, artık o yaratıcı işe karışmamış... Evrimle, isteyen deve olmuş, isteyen tilki, isteyen maymun olmuş, isteyen insan, isteyen elma vermiş, isteyen zeytin..."

Evrimi, Darvin’den de önce savunan Lamark şöyle diyor:

“Zürafanın atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda yeterince ot bulamayınca ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldı. Alt yapraklar bittikçe daha yükseklere erişebilmek için çabaladı. Böylece boynu uzadı, nesilden nesile geçtikçe daha fazla arttı ve bugünkü zürafa ortaya çıktı.”

Bu iddiayı ciddiye alanlara soralım:

- Zürafa boynunu uzattı ki, ağacın yukarı kısmındaki yapraklarını yesin, deniliyor. İyi ama, meyve ağaçları niye meyve verecek şekilde evrim geçirdiler?.. Meyveleri kendileri mi yiyeceklerdi, yoksa yavruları mı?

- İnsanın hizmetine verilen at, bu çevikliğini otları yakalamak için mi kazanmış dersiniz?

- Öküz, yükümüzü taşımak için mi güçlü oldu?

- Tavuk, elimizden kaçmamak için mi uçamayacak şekilde evrim geçirdi?

Âlemdeki varlıklar için, “mektubat-ı rabbaniye” tâbiri kullanılmakta... Yâni, her varlık bir ilâhî terbiyeden geçmiş, çok mânâlar yüklenmiş, ayrı bir şahsiyet kazanmış ve bir rabbanî mektup olmuş. Bu mektupların mürekkebi: Atomlar. Bir materyaliste göre, mektupları mürekkepler yazmışlardır. Tabiatçıya göre mürekkebin mektup olması tabiîdir. Ve bir evrimciye göre; “Mektuplar mürekkeplerin çok uzun süre beklemesiyle yazılmışlardır!”

Kâinat kitabının mürekkebi atomlardır, dedik. Bu atomlar ilâhî kudret ile var edilmişler ve yüz kadar elementten sonsuz denecek kadar çok yıldız, güneş, gezegen yaratılmış. Bunların tamamına birden kâinat diyoruz ve onun kendi kendine var olmayacağını, yahut bir başka kâinatın evrim geçirmesiyle meydana gelemeyeceğini çok iyi biliyoruz.

Güneş sistemimize bakalım: O da ayrı bir sistemin evrimleşmesiyle ortaya çıkmış değil.

Bugün her türün ayrı bir genetik yapıya sahip olduğu ispat edilmiş durumda. Canlılardaki, terbiye fiili, bu genetik yapı ve bu ilâhî program üzerine cereyan ediyor. O sonsuz ilim ve kudret sahibi, milyarlarca çekirdeği, yumurtayı, nutfeyi harika bir terbiyeden geçiriyor. Âdetâ noktalardan kitapları, damlalardan ummanları çıkarıyor...

Evrim felsefesini dâvâ edinenler, bu sonsuz rahmeti ve bu ilâhî terbiyeyi hiç nazara almazlar ve insanlara şöyle seslenirler:

“Ne bu âlem düşünülmeye değer, ne de kendi varlığınız! Siz bunları bir tarafa bırakınız! Sadece ve sadece ilk insanın hangi hayvandan evrimleştiğine kafa yorunuz!..”

İnsanla maymunun bazı benzerlikleri evrime delil değil mi?

Soru: 1. Bir maymunun insanlarda var olan bir özelliğe sahip olması normal midir?

Cevap 1. Gayet normaldir. Maymunla, atla veya inekle insanın benzer olmasının ne mahzuru var? Yaratan Allah değil mi? İstediğini istediği gibi yapar ve yaratır. Allah neyi ne şekilde yaratmışsa muhakkak o en güzel şekilde yaratılmıştır.

İnsanın sol beyni maymuna benzese ne fark eder, kediye benzese ne fark eder, köpeğe benzese ne fark eder. Bunların birbirine benzemesi veya farklılığı bizim âlemimizde önemli olmamalı.

Allah istediğini istediği şekilde yaratmıştır ve yaratır. Varlıkların her birisi kendi genetik yapı ve özelliğine has olarak yaratılmıştır. Koyun koyun olarak, at at olarak, inek de inek olarak yaratılmıştır.

Bitkiler âlemi de öyledir. Fasulyenin yaratılışı ayrı, domatesin genetik yapısı ve yaratılışı farklıdır. Bunların bazı elementler bakımından benzerliği, yaratıcılarının aynı olduğuna delildir.

Canlıların içerisinde insanın atası çamurdan ama en mükemmel şekilde, his, duygu ve düşüncelerle donatılarak yaratılmıştır.

Bilgisayar malzemeleri satan dükkâna gitsen, 8 gigabaytlık birbirinin benzeri üç tane flaş disk alsan, bunlara farklı bilgileri yükleyemez misin? Bu flaş disklerin ham maddesi aynı, dış görünüşleri aynı değil mi? Kabul et ki o flaş diskin birisi insanın maddî yapısı, flaş disk içindeki bilgi de her bir insanın ruhuna yüklenmiş manevî duygular, hissiyat, arzu ve isteklerdir. Diğer flaş diskin birisini maymun, bir diğerini de koyun kabul et. Onlara yüklediğin bilgiler birbirine yakın da olabilir, çok farklı da olabilir.

Sen ve senin cinsinden birisi insan olarak flaş diski istediği malzemeden ve istediği kapasitede yapıp, içerisine istediği bilgiyi yükleyecek, ama Cenab-ı Hak istediğini istediği şekilde yapıp yaratamayacak. Flaş diskleri adeta birbirinden medyana getirmek zarureti gibi, her canlıyı diğerinden meydana getirecek. Böyle bir ilah anlayışı olabilir mi? Bu, Allah’ı gerçek manada bilememekten ileri gelmektedir.

Soru: Canlıların temel yapısı ne?

Cevap: Hücre.

Soru: Hücrenin yapısı ne? Hangi büyük bileşenlerden meydana geliyor?

Cevap: Hücre zarı, sitoplazma zarı ve sitoplazma, mitekondri, golgi cihazı ve çekirdek gibi yapı ve organellerden.

Soru: Bunların temeli ne?

Cevap: Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, Nükleik asitler.

Soru: Proteinler, yağlar, karbonhidratların temeli ne?

Cevap: Karbon, hidrojen, oksijen, kükürt, fosfor, demir gibi yüz on dört element.

Soru: Şimdi bütün canlıların temeli bu 114 element midir?

Cevap: Evet. İnsan ve hayvanlar gibi ruhlu olanların ruhları farklıdır. Ama maddî olarak temel elementleri aynıdır.

- Peki, bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda, yani bütün canlılarda bu temel elementlerin aynı veya benzer olması, bu canlıların birbirinden meydana geldiğini mi gösterir?

- Hayır. Ustalarının ve yaratıcılarının bir olduğunu gösterir. Tıpkı kütüphaneler dolusu kitapların insan tarafından 29 harfle yazıldığı gibi, kâinattaki canlıları da Cenab-ı Hak bu temel elementlerden yazmış, yani halk etmiştir. İsterse başka maddelerden veya nurdan da yaratabilirdi. Nitekim, şeytanı ateşten, melekleri de nurdan, sesten, ışıktan ve karanlıktan yarattığı gibi.

- Ateist bilim adamları her şeyi niçin benzerlikler üzerine bina etmeye çalışıyorlar?

- “Ateist” demek Allah’ı kabul etmeyen demektir. Şimdi Allah’ı yok farz ederek varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklayacaksın. Nasıl açıklarsın? Yani, eser var ama ustası ve yapanı olmadığını farz ederek onun meydana gelişini izah etmeye çalışacaksın. Haydi yap bakalım yapabiliyor musun?

Mesela, üstündeki gömleğin bir ustası, onu makine ile dokuyan daha sonra gömlek olarak diken birilerini yok sayarak elementlerden gömleğin meydana gelişini açıkla bakalım. Ne yapacaksın? Bir takım benzerlikleri ileri sürerek, tesadüfe, tabiata havale ederek akla ve mantığa uymayan bir takım hurafeler uyduracaksın.

Bazıları da bu saçmalıkları bilim zannedip senin arkana düşecek ve hakikate ulaşamadığı için de sıkıntı ve depresyona girecek.

Soru 2. “Eğer bu tespit doğru ise neye işaret eder?”

Cevap 2. Varlıkların bazı yönlerden benzer olması, onların yaratıcılarının bir olduğuna işaret eder.

Soru 3. “Bu tür bir benzerlik sadece maymunda mı var?”

Cevap 3. Hayır. Zeka itibariyle insana en çok benzeyen Attır. Konuşma cihetiyle benzeyen papağandır. Kimyevî maddelere tepki verme bakımından faredir. O bakımdan insanlar için hazırlanan yeni ilaçların etkileri önce farelerde denenir.

Soru 4. “Bu doğruysa nasıl değerlendirmeli ve anlamalıyız?”

Cevap 4. Allah istediğini istediği tarzda yaratır. İnsanların keyfine ve arzusuna göre kâinatı idare etmez.

Soru 5. “Şayet doğru ise evrimle bir alakası yoktur inşallah”.

Cevap 5. Evrimle bir alakası yoktur. Evrimcilerin ileri sürdüğü manada, yani evolüsyon manasında, bir türden bir başkasının silsile halinde meydana gelmesi tarzında bir evrim kâinatta mevcut değildir.

Maymunun beyni büyük olsa da, küçük olsa da, insana benzese de, benzememse de, onların kastettiği manada bir evrim söz konusu değildir.

Bizim kastettiğimiz manada canlılardaki gelişme ve farklılaşma tekâmüldür. Evrim değildir. Tekâmül, bir başka ifade ile kemale ermedir. Bu tekâmül kâinatta bir kanun halinde mevcuttur. Her varlık zaman içerisinde gelişir, farklılaşır ve nihayet ölür.

Mesela, insan bu kanuna tâbi olarak tek hücre halinde anne karnında bu âleme ayak basar, bebek olarak dünyaya gönderilir, çocukluk, gençlik devrelerinden geçerek gelişir, farklılaşır ve yetişkin hale gelir.

Mesela bir elma çekirdeğinden filiz çıkıyor. Fidan oluyor, meyveli ağaç oluyor. İşte bütün bu değişme farklılaşmalar tekâmüldür.

Aynı şekilde kuzu tekâmül kanununa tâbi olarak zaman içerisinde gelişip farklılaşıyor koç veya koyun oluyor. Bu değişim evrim değil, tekâmüldür.

Şimdi burada insan beyninin şekillenmesi elbette tek hücreyle başlayan zigotun bölünmesi ve zamanla hücrelerin farklılaştırılmasıyla meydana getiriliyor.

Tedrici gelişim ve değişim dediğimiz tekâmül cansız âlemde de geçerlidir. Yer küre ve bütün âlem birden bu şekli almamıştır. Allah zaman içerisinde onu geliştirip üzerinde yaşanır hale getirmiştir.

Soru 6. “Maymunun bilgisayarda tuşlara basarak kelimelerin kavramlarını algılaması normal midir?”

Cevap 6. Normaldir. Ne yani; “Niçin maymuna tuşa basma ve algılama kabiliyetini verdin?” diye Allah aleyhinde dava mı açalım? Allah algılama kapasitesi olarak maymuna ne vermişse maymun ona kanaat ediyor. İtiraz etmiyor. İnsan buna itiraz hakkını ve yetkisini kimden alıyor?

Bu algılama sınırının ne olduğunu tespit için maymuna bilgisayar da kullandırılır, telefon da. Bunun neyine itiraz ediyorsunuz? Allah maymuna şimdikinden daha fazla anlama ve idrak kapasite verseydi, itiraz mı edecektir? Sadece ondan nasıl faydalanabileceğinin hesapları ve denemeleri yapılırdı, hepsi o kadar. Ya da maymuna şimdi sahip olduğu özelliklerden daha az özellik verilse idi onun hakkında yas mı tutacaktık?

Bunlara kafa takmak ve bunlardan bir yerlere varmak çabası boş bir hayal ürünüdür. İnsanı lüzumsuz meşgul eder. İnsanın Allah’a olan asıl ibadet vazifesini unutturur. Bırakın o tip çalışmaları o konu ile meşgul olan ilim adamları yapsın, size ne? İster maymun on tuş yazsın, isterse 20. Bunların bizim âlemimizde hiçbir yeri yoktur ve olmamalıdır.

Siz kaplumbağanın, güvercinin ve kelebeğin günde ne kadar besin aldığını, nelerle beslendiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Onu bilmemek sizin için bir noksanlık mıdır? Hayır, değildir. Çünkü onları bilmek ve araştırmak ne senin ve ne de benim vazifemdir. İşte kaplumbağa, güvercin ve kelebek neyse, sinek de, serçe de maymun da bizim için öyledir ve öyle olmalıdır.

Soru 7. “Bunu başka hayvanlarda yapabilir mi?”

Cevap 7. Araştırılır. Başka hayvanlar da tuşa basabiliyorsa, bu tespit edilir ve o hayvanların tuşa bastığı öğrenilmiş olur. Şayet, tuşa basan bir hayvana rastlanmamışsa, “böyle hayvan yoktur” denir. Hepsi o kadar. Bunun evrimle ne ilgisi var?

Allah koyuna ot yeme kabiliyetini, aslana da et yeme kabiliyetini vermiş. İnsana ise her ikisini de nasip etmiş. Diğer taraftan tavuğa da hem ot yeme ve hem de et yeme kabiliyetini vermiş. Bunlardan evrimle ilgili bir yere varmak mümkün değildir.

Soru 8. “Vesvese hastalığından kurtulmak istiyorum”.

Cevap 8. Vesvese hastalığından kurtulmanın yolu, evrimcilerin her söylediğinin aksini ispatlamak değildir. Kâinattaki her bir varlığın yaratılış gayesi bir değil binlercedir. İnsan bazı varlıkların sadece birkaç özelliğini tespit edip nazara veriyor. Hâlbuki o varlığın, insanın bilemediği pek çok yaratılış gayesi vardır. Bunları insanın bilmesi mümkün olmadığı gibi, anlamaya da insanın ömrü yetmez. O bakımdan varlıkların niçin ve nasıl yaratıldığını o işin uzmanlarına bırakmak, vesveseden kurtulmak için esastır.

İnsan önce kendisinin niçin yaratıldığını, dünyaya niçin gönderildiğini, buradan nereye götürüleceğini öğrenmelidir. Çünkü dünyaya gönderiliş gayesini uygun yaşayıp yaşamadığından hesaba çekilecektir.

Hiç kimseye maymunun sol beyni ile insanın sol beyninin birbirine benzeyip benzemediği sorulmayacaktır. Maymunun bazı yönlerden insana niçin benzediğinin hesabı istenmeyecektir. Ama ibadetleri yapıp yapmadığının, Allah’ı bırakıp tabiatı ilah edindiğinin hesabı en çetin şekilde sorulacaktır.

Vesveseden kurtulmak istiyorsanız vesvesenin mahiyetini öğreneceksiniz. Bunun için Risale-i Nurlardan 21. Söz’ün İkinci Makamı’nı okumalısınız. Yoksa evrimcilerin ayak izlerini takip edecek olursanız, onlar sizin o evrim bataklığında boğulmanıza sebep olurlar. O zaman Allah korusun imansız olarak ahrete gidiverirsiniz.

Zaten evrimcilerin şimdiye kadar hiç kimseyi cennetin kapısına götürdüğüne şahit olunmamıştır. Ama kendilerini takip eden ve yollarından ve arkalarından gidenlere her şeyi tabiata ve tesadüfe verdirerek, şeytanın da yardımıyla hep Allah’ı ve peygamberi inkâr ettirmişlerdir.

Allah’ı ve peygamberi tanımayıp emirlerine isyan edenlerin gideceği yer de her halde cennet olmayacaktır.

Dünya imtihan yeridir. Herkes kendi cüz’i iradesi ile istediğinin arkasından gitmekte serbesttir. İsteyen şeytanın yolundan, isteyen de Peygamberin yolundan gider. Ama sonucuna da katlanacaktır.

İlk insandan beri değişime uğradık mı?

Burada esas verilmek istenen, bir yaratıcının devreden çıkarılarak her şeyin tabiat ve tesadüfün eseri olduğunu zihinlerde yerleştirmektir. Bunun için evrimi bu dinsizlik ideolojilerine alet yapıyorlar. Bu konuda da evrimi farklı manalarda kullanarak kavram kargaşasını meydana getiriyorlar. Neticede evrimden kimin neyi kastettiği anlaşılmaz hale geliyor. Ondan sonra doğrunun yanında yanlış fikirlerini de veriyorlar.

Önce evrimden neyin anlaşılması gerektiğini kısaca verelim.
Evrimi nasıl anlamalıyız?

Evrim kelimesi; başkalaşma, farklılaşma, kademeli olarak gelişme ve değişme ve ilerleme gibi aralarında değişik farklar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.
Evrimin yerine kullanılan tâbirler:

Tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, tecdid, ontojeni, filojeni ve evolüsyondur.
Tekamül:

Şayet “EVRİM” terimiyle “TEKÂMÜL” manası, yani kademeli değişim ifade ediliyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur.Meselâ bir elma çekirdeğinin; filiz, fidan ve meyveli ağaç hâline gelişi kademeli değişimin bir ifadesidir.Aynı şekilde; bir insan embriyosunun; zigottan itibaren gelişerek, çok hücreli embriyo, bebek, çocuk, genç ve yetişkin insan safhaları da kademeli gelişmenin bir başka örneğidir.Bu manada bütün canlılar her an değişme, başkalaşma ve farklılaşma kanunlarına tâbidirler.
Tahavvülat:

Şayet evrim teriminden TAHAVVÜLAT, yani hal değiştirme kastediliyorsa, o da teori değil bir kanundur. Elementlerin hal değiştirmesi, TAHAVVÜLAT-I ZERRAT olarak ifade edilir.

Kısaca ifade edersek, atom ve moleküllerin, bir halden bir başka hale geçerek, yani hal değiştirerek canlıların bünyesinde yer almaları, bir takım biyoloji ve fizik kanunları çerçevesinde olmaktadır. Dolayısıyla elementlerin bu şekilde hal değiştirmesi, teori değil kanundur.

İnsan yaklaşık yüz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Her bir hücrede bir saniyede üç bin değişik reaksiyon olmaktadır. Bir saniye sonraki insan, madde cihetiyle bir saniye önceki insan değildir. Bünyesinde pek çok element değişim ve başkalaşıma uğramıştır. Bütün canlı varlıklar her an değişim içerisindedir. Bu ve benzeri bütün değişim ve başkalaşımlar EVRİM olarak ifade ediliyor. Bu manadaki bütün değişim ve başkalaşımlar teori değil bir kanundur.
Evrim tartışmasının altında yatan nedir?

Burada, bir yaratıcının kabulü veya reddi vardır. Meselâ elinizde bir gözlük var. Bunun hangi maddelerden yapıldığını, ne iş gördüğünü en ince ayrıntılarına kadar inceliyorsunuz. Böyle bir durumda herkes gözlüğün bir ustanın eseri olduğunda hemfikirdir.

Gözlük yerine canlıların gözü dikkate alınınca, o da en ince yapısına kadar inceleniyor, ne işe yaradığı ve nasıl çalıştığı ortaya konulmaya çalışılıyor. Buraya kadar evrimcilerle yaratılışçılar arasında problem yoktur. Bu gözün ustasının kim olduğuna sıra gelince, tartışma başlıyor.Yaratılışı savunanlar, eldeki gözlüğün; ilim, irade ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğu gibi, ondan daha mükemmel olan bu gözün de ilim, irade ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğunu kabul ederler.

Ateist evrimciler ise, gözlüğün ustasını kabul ettikleri halde, gözün tesadüfen ortaya çıktığını ve bir ustasının bulunmadığını belirtiyorlar ve böyle bir iddianın bilimsel bir yaklaşım tarzı olduğunu ileri sürüyorlar. Maddeyi ilahlaştıran pozitivist inanç savunucuları, böylece evrim teorisini, bilimsel platformundan çıkararak ideolojilerine âlet ediyorlar.
Sonuç olarak;

Evrim teorisi, bilimsel platformundan çıkarılarak “Ulûhiyet” fikrini yıkmaya ve inkâr etmeye, kâinattaki etkili tek gücün “tesadüf, şuursuz sebepler ve tabiat” olduğunu ispat etmeye çalışan kasıtlı ve art niyetli davranışlara alet edilmektedir.

Özellikle insanın geçmişi hususunda dinî kaynakların detaylı bilgiler vermesi, evrim teorilerinin de insanın evveliyatını maymun veya daha aşağı yapılı bir hayvana bağlamaları, tenkit ve itirazları bu konu üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Evrimin tasarlanmamış bulunduğunu ve insanın da tesadüf eseri ortaya çıktığını savunan doktrin, deneye değil, ateizmi prensip edinen materyalist felsefeye dayanmaktadır.

Evrimin alternatifi görüşlere izin verilmeyişi ve evrim için ileri sürülen delillerin kritiğinin yapılmayışı, materyalist düşünceye bağlı pozitivist felsefe hâkimiyetinin devamını sağlamak içindir.

Fillerin fosil kayıtları iddiası, evrime delil mi?

Fransızlar tarafından çizilmiş ve resimlendirilmiş fillerin ağız ve diş yapıları. Bu resimler, evrimin meydana geldiği hakkında kanaat hasıl etmek için yapılmış hayali resimlerdir.

Bu tip resimleri çizmede Fransızlar çok ustadır. Genelde evrimle ilgili düşündükleri şekil ne ise onları alt alta çizerler. Bir ansiklopedi de yayınlarlar. O ansiklopedilerden de ders kitaplarına aktarılır.

Bütün maymun, insan ve benzeri varlıkların resimleri, onların film senaryoları ve çekimleri hep Fransa tarafından yapılır ve yönlendirilir. Arkasından da dünyaya servis edilir.

Hiç kimsenin bunların hakikatini anlama ve araştırma gibi bir imkânı yoktur. Bu, senelerden beri böyle devam etmektedir. Böylece evrimin varlığı hakkında beyin yıkama ve kamuoyu meydana getirmede sistemli şekilde çalışmaktadırlar.

Fillerin evrimi adı altında takdim edilen de budur.

Onların yaptığı ve çizdiği bu fosillerin aslı esası yoktur. Kabul edelim ki bu çizilen resimlerin aslı olsun ve hakikatte böyle ağız ve diş yapısına sahip filler işaret edilen devirlerde yaşamış olsun. Bu bir canlı türünden bir başkasının evrimleştiğine nasıl delil olacaktır? Çünkü işin başında da, ortasında da ve sonunda da mevcut olan varlık fildir. Sadece diş şekillerinde değişiklik görülüyor. Böyle bir farklılaşma ve değişiklik zaten her canlının kendi hayat devresinde vardır. Biz ona tekâmül, yani mükemmel hale gelme, kemale erme diyoruz.

Siz çocukluk resimlerine baksanız kendinizi tanıyamazsınız. O çocukluk devresinde ellerinizin, ayaklarınızın ve kollarınızın uzunluğu ve genişliği şimdiki gibi mi idi? Elbette hayır.

İşte şayet olmuşsa fillerdeki değişme de sizin çocuklukla yetişkinlik arasında farkınız gibidir.

Siz çocukluk devrindeki yapıda değilsiniz. Peki, siz şimdi evrim geçirerek farklı bir canlı mı oldunuz? Şayet öyle ise, filler de evrim geçirerek böyle olmuştur.

Bazı kör semender ve kör balık, evrime delil mi?

“Bu o şekilde düşünenlerin iddialarının asılsız olduğunu gösterir” deriz.

Gözsüz balığı yaratan kim ise, gözlü balığı da yaratan odur.

- Gözsüz insan yok mu?

- Var.

- Gözü olup da görmeyen insan yok mu?

- Var.

- Peki, normal göze ve görmeye sahip insanlar bu gözü olmayan, ya da gözü olup da görmeyen insanlardan tesadüfen mi meydana geldiler?

Elbette ki Cenab-ı Hak her bir canlıyı şimdi ayrı ayrı yaratıyor.

Gören balığı ayrı, görmeyeni ayrı, gören semenderi ayrı, görmeyeni ayrı, gören insanı ayrı, görmeyeni ayrı halk ediyor.

Şimdi onların bu fikir ve düşünce yapısında, akıl ve mantık ölçülerini görüyor musunuz?

Güya gözsüz balıklardan gözlüler tesadüfen meydana gelecek.

Böyle bir ahmaklık olur mu?

Gözsüz olan, veya gözü olup da görmeyen insanlar kimin eseri ise, normal göze sahip olanlar da O’nun eseridir.

Bir yaratıcıyı kabul etmek istemeyen ateistler, kendi felsefelerine göre, canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiği safsatasını ileri sürüp birilerinin aklını çelmeye çalışıyorlar.

Yoksa bunların iddialarının hiçbir ilmî tutarlılığı ve delili yoktur.

Canlılar Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle her an yeniden yaratılıyor, gelişiyor, farklılaşıyor, büyüyor ve ölüyor.

Onlar canlılarda görülen bu gelişme, değişme ve büyümeye “evrim” diyorlar.

Canlılarda görülen bu tedrici, yani yavaş yavaş meydana gelen bu değişiklikler Cenab-ı Hakk’ın tedrici tekâmül kanununun tecellisidir.

Bu kanun cansız âlemde de kendini göstermektedir.

Dünya birden bu şekilde yaratılmamıştır. Başlangıçta güneşle birlikte idi. Daha sonra Cenab-ı Hak onu ayırdı ve uzaydaki bu yörüngesine yerleştirdi. Zamanla üzerinde canlıların yaşayacağı şekle getirdi.

Ateist evrimciler, yukarıdaki sorudaki iddialarında olduğu gibi, bir canlının bir başkasının tesadüfen değişerek meydana geldiği iddialarını da “evrim” ile ifade ediyorlar. Böylece bir kavram kargaşası ortaya çıkıyor. Ondan sonra dönüp şöyle bir soru soruyorlar:

- Sen dünyaya bir bebek olarak gelmedin mi? Sen devamlı değişmiyor musun? İşe biz bu değişikliklere “evrim” diyoruz. Sen bunu inkâr mı edeceksin?

Tabiî bunu kasten yapıp batıl fikirlerini, doğruların arasında vermeye çalışıyorlar.

Hâlbuki canlılardaki tekâmül kanunu Allah’ın eseridir ve her an devam etmektedir.

Fakat onların burada vermeye çalıştıkları, bir canlının bazı noksan organları gelişip farklılaşarak başka bir canlıyı verdiği görüşü tamamen batıldır, safsatadır, saf zihinleri bulandırıp Allah’ı inkar ettirerek o insanları, kendilerinin bulunduğu şeytan ordusuna katmaktır.

DNA'nın şifresini çözen adam Francis Collins'de evrimcidir; ama Allah'a iman ettiğini söylüyor? Neden evrimi kabul ediyor?

Evrim konusunda kargaşaya ve çatışmaya sebep olan en büyük etken, evrimden neyin kastedildiğinin tam anlaşılamamasındandır.

Evrim; tekâmül, tahavvül, tebeddül ve evolüsyon gibi pek çok farklı manalarda kullanılıyor. Yaratılışçılarla evrimcilerin anlaşamadığı nokta, evrimcilerin bir yaratıcıyı kabul etmeyişleri ve canlıların tesadüfen birbirinden silsile hâlinde meydana geldiğini ileri sürmeleridir. Yani, evolüsyon manasında bir değişimi ileri sürmeleridir.

Tekâmül manasında, yani bir canlının embriyodan başlayarak en mükemmel hâle gelinceye kadar geçirdiği safhaları ifade eden değişimi, Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle olduğunu kabul şartıyla yaratılışçılar da tasdik ediyorlar.

Kâinatta atomdan galaksilere kadar hiçbir şey kararında değildir. Bütün varlıklar her an değişim ve başkalaşım içerisindedirler. İnsanda ortalama yüz trilyon hücre vardır. Her hücrede bir saat içerinde yirmi bin reaksiyon olmaktadır. Yani insanda bir saat içerisinde; yüz trilyon x yirmi bin = …. Kadar değişiklik olmaktadır. Bu değişime evrim deniyor. Bu manada evrim, yani değişim, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir. Böyle bir değişim, canlı ve cansız bütün evrende hâkimdir ve bütün bu değişim ve başkalaşımlar Allah’ın eseridir.

Evrim konusunda daha fazla bilgi için: “Evrim ve Yaratılış”, “İnsanlık Tarihi Boyunca Evrim” adlı kitaplarımıza veya “sorularlaevrim” sitesinde "evrim terminolojisi" açıklamasına başvurulabilir...

İnsanın ortak ata şeması ispatlandı mı?

Soru 1. 4-6 milyon yıl önce Şempanzelerle veya maymun benzeri varlıklarla gen dizilimlerine göre %98 benzerliğin bulunduğu, bunun da ortak atadan geldiğimizin delili olduğu ileriye sürülüyor. Bu doğru mu?

Cevap:

Evrimciler tarafından, insanla maymun arasındaki genetik benzerliğin %98 olduğu iddia edilmekte ve dolayısıyla maymunla insan arasında evrim bakımından bu yönüyle ilişki kurulmaya çalışılmaktadır.

Bu, iddianın ilmî bir dayanağı yoktur. İnsan ve maymun genlerinin %98 birbirine benzediği iddiası, yıllar önce evrimciler tarafından üretilmiştir ve devamlı olarak bir slogan gibi kullanılmaktadır. İnsanda ve şempanzede bulunan 30-40 civarındaki temel proteindeki aminoasit dizilimlerinin ayniliği, bu benzerlik iddiasına delil olarak ileri sürülmektedir.

İnsanda yaklaşık 100 bin protein vardır. Bunların içerisinde 40 tanesi benzerdir. 40 proteinin benzer olması, insanla maymunun %98 benzer olduğunu göstermez. Böyle bir yaklaşım, ilmî olmaktan çok, propaganda amaçlıdır.

Kaldı ki, bu 40 proteinin DNA benzerliği konusu da tartışmalıdır. Bu çalışma 1987 yılında Sibley ve Ahlquist tarafından yapılmış ve Moleküler Evrim Dergisi (Journal of Molecular Evolution)’nde yayınlanmıştır. (Sibley and Ahlquist, Journal of Molecular Evolution, no. 26, s. 100)

Ancak, bu verileri inceleyen Sarich, burada kullanılan metodun fazla güvenilir olmadığını ve elde edilen verilerin çok abartılarak yorumlandığını belirtmiştir. (Sarich et al., Cladistics, 1989, no. 5, s. 3-32)

Kaldı ki, bu benzerlik iddia edildiği gibi %98 bile olsa, bu iki canlı grubu arasında evrime dayalı bir ilişki kurulamaz. Çünkü türler çok hususi genetik şifrelere sahiptir.

Temel proteinler, bütün canlılarda ortak hayati moleküllerdir. Dolayısıyla canlılar arasında bu yapılar bakımından benzerlikler fazladır. Çünkü bütün canlılar, aynı elementlerin belirli oranlarda ve sayıda birleştirilmesinin ürünüdür. Bu bakımdan genetik yapı temellerinin de benzemesi gayet normaldir. Temel yapıların benzerliği, evrimin değil, bütün varlıkların ustasının aynı olduğunun ve hepsinin aynı plan üzerine yaratıldığının delilidir.

Nitekim, nematod solucanları ile insan DNA'ları arasında %75'lik bir benzerlik vardır. (Karen Hopkin, "The Greatest Apes", New Scientist, 15 Mayıs 1999, s. 27)

Şimdi genetik yapı benzerliğinden dolayı insanla solucan benzerliği %75 midir? Böyle saçma şey olur mu? Canlılar arasında esas olan hangi maddelerden yapıldığı değil, bunların genlerine hangi bilgilerin ve özelliklerin şifrelendiğidir.

İki canlı türündeki genetik yapı farklılığı %1 bile olsa, bu fark, o iki canlı türünün tamamıyla farklı özelliklere sahip olması manasına gelmektedir.

Burada göz önünde tutulması gereken önemli bir husus, canlı vücutlarında bulunan bir genin, birden fazla özellik üzerinde etkili olmasıdır. Bir başka deyişle, bir özellik birden fazla genin kontrolüne verilmiştir. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Burnett Books Ltd., London, 1985, s. 145)

Şimdi bilgisayar ve flaş diskler yapıldıkları maddeler itibariyle ve şekil yönünden her bakımdan birbirlerine benzemektedirler. Bunları farklı kılan onlara yüklenmiş olan, daha doğrusu şifrelenmiş olan bilgidir.

İşte bütün canlılar belli oranlarda ve çeşitte 114 elementten yaratılmıştır. Ama her bir canlının genlerine şifrelenmiş olan program farklıdır. Dolayısıyla canlıların temel maddî yapısı benzerliğinden hareket ederek, bunların birbirinden meydana geldiğini iddia etmek, materyalist düşüncenin ve Allah’ı tanımak istemeyenlerin metodudur.

Onların planlarından birisi de, herhangi bir ilmî temele dayanmayan bu tip görüşlerini ispatlanmış bir bilgi gibi takdim etmeleridir.

İnsana benzerliği olan canlılar sadece maymunlar da değildir. Anatomik yapısı itibariyle maymun, zekâ itibariyle at, konuşma yönüyle papağan, sanat yönüyle bal arısı, sosyal yaşayış itibariyle karıncalar, yavrularına gösterdiği şefkat yönü itibariyle penguenler, insana diğer canlılardan daha yakındır. Kaldı ki, insanı diğer canlılardan ayıran sadece anatomik yapı, ya da birkaç özellik değildir.

İnsanın muhakeme etmesi, akletmesi, vicdan sahibi olması, muhakemesi ve yargıda bulunması, hayali, hafızası, muhabbeti, konuşması, düşünmesi ve inanç sahibi olması en önde gelen vasıflarıdır

Soru 2. Bir yaratıcı kontrolündeki evrim doğru mu? Yani Allah insanı daha aşağı yapılı varlıklardan hâsıl etmiş olamaz mı? Bazı yaratılışçıların evrimi savunmasına ne diyorsunuz?

Cevap: Allah istediğini, istediği gibi yaratır. Nitekim her an melaikeleri ve ruhanileri; havadan, ışıktan, sesten, karanlıktan yarattığı gibi. Varlıkları yaratan Allah olduğuna göre, O ilk insan Hz. Âdem’i doğrudan çamurdan ve en güzel şekilde yarattığını beyan ediyor. Daha bu konuda niçin tereddüde düşülüyor anlamak mümkün değil.

İlk yaratılışı laboratuarda denemek ve tekrar Hz. Âdem’i meydana getirmek mümkün müdür? Değildir.

O halde bu konuda ilmin söyleyeceği fazla bir şey olamaz. Bundan sonra ilim adına söylenecek iki şey vardır.

Birisi Semavî kitapların ve 124 bin peygamberle beraber milyonlarca evliyanın ve imanlı felsefecilerle ilim adamlarının ifade ettiği, ilk insan Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığıdır.

Diğeri de inkârcı felsefecilerin, insanın diğer varlıklardan meydana geldiği şeklindeki yorumları ve düşünceleridir.

İşte bütün hadise budur. Bundan sonra her iki farklı görüşün de taraftarları kendi düşüncelerinin doğru olduğunu ifade etmek için bir takım değerlendirmeler ileriye sürmektedir. Yalnız burada işin içerisinde olmayanları yanıltmak, kendi tarafına çekmek için, inkârcı felsefe grubu taraftarları, safsataya dayalı, hiçbir ilmî yönü olmayan kendi görüşlerinin ilmî olduğunun, Hz. Âdem’in topraktan yaratılışının ilmî olmadığının propagandasını yapıyorlar.

Şimdiye kadar insanın başka bir canlıdan meydana geldiğini gösteren hiçbir fosil bulunamamıştır. İnsanın atası olduğu iddia edilen fosillerin hepsinin uydurma ve sahtekârlık eseri olduğu ispatlanmıştır.

Evrim çok farklı manalarda kullanılmaktadır

Bazı yaratılışçıların kastettiği ve kabul ettiği evrim ile ateist felsefecilerin kabul ettiği evrim farklıdır. Tekâmül, tahavvül, tebeddül, terakki, tagayyür, ontojeni, filojeni ve evolüsyon v. s. gibi 30’dan fazla tâbir ve kelime atılarak hepsinin yerine “Evrim” kelimesi kullanılmıştır. Bu durumda evrimle kimin ne kastettiği anlaşılmamakta ve karışıklığa sebep olmaktadır.

Mesela siz evrimden tekâmülü kastediyorsanız, bu kanundur. Zira tekâmül, bir varlığın kemale ermesi ve olgunlaşması manasında kullanılır. İnsan anne karnında bir hücre olarak hayata adım atıyor. Allah’ın izniyle gelişip farklılaşarak ve tekâmül ederek bebek haline geliyor. O tekâmül kanununa tâbi olarak gelişip farklılaşarak kemale ulaşıyor.

Bu manada bütün canlılar ve hatta cansız âlem de tekâmül kanununa tâbidir. Cenab-ı Hak bu kâinatı zaman içerisinde tekâmülle kemale erdirmiştir.

Şayet siz evrimden tahavvülü kastediyorsanız, o da bütün âlemde görünen bir kanundur. Elementler gerek canlı bünyesinde ve gerekse cansız âlemde hal değiştirir, bir halden başka bir hale geçerler. Yani tahavvül ederler. Mesela hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. İkisi birleştirilerek su meydana getirilir. Karbon oksijenle birleştirilir, karbon monoksit ve karbon dioksit ortaya çıkar ve böylece o elementler hal değişikliğine uğratılmış olurlar. Bütün bu hadiseler birer kanun çerçevesinde cereyan eder.

Bu konuda tartışmaya sebep olan evrim, evolüsyon manasındaki evrimdir. Bu manadaki evrim, bütün canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiğini ileri süren, bir yaratıcıyı kabul etmeyip dinsizliği esas alan felsefî bir görüştür.

İşte evrim konusuna sathi bir nazarla bakanlar evrimden kimin ne kastettiğini anlamakta güçlük çekmektedirler. Hâlbuki yaratılışçılar da evrimi, ama kendi anladıkları ve kastettikleri manada bir evrimi savunuyorlar. Zira genel manada evrim her türlü değişme ve farklılaşma manalarında kullanılıyor.

Bu çerçeveden bakıldığı zaman kâinatta hem canlı âlemde ve hem de cansız âlemde sabit olan ve hiç değişmeden duran bir varlık yok ki. Her an bütün canlılar Cenab-ı Hakk’ın farklılaşma, gelişme ve büyüme kanunlarına tâbi olarak, O’nun emir ve iradesi ile değişiyor, gelişiyor, büyüyor, ölüyor. Cansızsa, parçalanıp, bölünüp, ufalanması sağlanıyor ve hakeza.

Kısacası âlem her an Allah’ın tasarrufunda halde hale geçiyor, cennet ve cehennemin meyvelerini yetiştiriyor.

Bu dünya pazarında isteyen istediğini almakta serbesttir. Aklı, kalbi ve ruhu neyi benimsiyorsa, hangi düşünce ve felsefe onu tatmin ediyorsa onu alacaktır.

Şimdi isteyen ateist felsefecilerin peşine düşer, onların savunduğu manada bir evrime inanır, isteyen de bütün semavî fermanların bildirdiği, 124 bin enbiya, 124 milyon asfiya, bir o kadar evliyanın ve imanlı bilim adamlarının kabul ettiği manada bir evrimi esas alır.

"Hem evrime, hem de yaratılışa inanıyorum." denilebilir mi? Hz. Âdem devrindeki insanların fiziksel farklılığı, evrime delil olabilir mi?

Cevap 1:

Önce evrimden neyin kastedildiğinin iyi anlaşılması gerekir. Çünkü evrim çok değişik manalarda kullanılıyor

Evrim kelimesi; başkalaşma, farklılaşma, kademeli olarak gelişme ve değişme ve ilerleme gibi aralarında değişik farklar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.

Evrim yerine kullanılan tâbir ve kelimelerden bazıları şunlardır: Tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, techid, ontojeni, filojeni ve evolüsyondur. Bu tâbirlerin her birisinin ifade ettiği mana, diğerlerinden farklıdır. Burada sadece tekâmül ile tahavvülün manalarını vereceğiz.

Tekâmül

Tekâmül, kemale erme, mükemmel hale gelme manasında kullanılır.

Şayet “Evrim” terimiyle “Tekâmül” manası, yani ferdin embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadarki kademeli değişimi ifade ediliyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur.

Meselâ bir elma çekirdeğinin; filiz, fidan ve meyveli ağaç hâline gelişi kademeli değişimin bir ifadesidir.

Aynı şekilde; bir insan embriyosunun; zigottan itibaren gelişerek, çok hücreli embriyo, bebek, çocuk, genç ve yetişkin insan safhaları da kademeli gelişmenin bir başka örneğidir.

Bu manada bütün canlılar her an değişme, başkalaşma ve farklılaşma kanunlarına tâbidirler.

Tahavvül

Tahavvül, hal değiştirme, bir halden bir başka hale geçme manasında kullanılmaktadır.

Şayet evrim teriminden tahavvül, yani hal değiştirme kastediliyorsa, o da teori değil bir kanundur. Elementlerin hal değiştirmesi, tahavvülat-ı zerrat olarak ifade edilir.

Kısaca ifade edersek, atom ve moleküllerin, bir halden bir başka hale geçerek, yani hal değiştirerek canlıların bünyesinde yer almaları, bir takım biyoloji ve fizik kanunları çerçevesinde olmaktadır. Dolayısıyla elementlerin bu şekilde hal değiştirmesi, teori değil kanundur. Mesela, hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. İkisi birleşince su meydana gelir ve artık bu elementlerin hali değişmiştir.

İnsan yaklaşık yüz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Her bir hücrede bir saniyede üç bin değişik reaksiyon olmaktadır. Bir saniye sonraki insan, madde cihetiyle bir saniye önceki insan değildir. Bünyesinde pek çok element değişim ve başkalaşıma uğramıştır.

Bütün canlı varlıklar her an değişim içerisindedir. Bu ve benzeri bütün değişim ve başkalaşımlar "evrim" olarak ifade ediliyor. Bu manadaki bütün değişim ve başkalaşımlar teori değil birer kanundur.

Bütün bu değişiklikler Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle olmaktadır. Zaten bunun, akıl ve mantık çerçevesinde başka türlü izahı da mümkün değildir.

Burada esas tartışmaya sebep olan, evrimin evolüsyon manasında kullanımıdır.

Evolüsyon manasında kullanılan evrimde, bir yaratıcı devreden çıkarılır ve bütün canlıların silsile halinde ve birbirinden tesadüfen meydana geldiği ileri sürülür. Böyle bir iddianın hiçbir bilimsel değeri yoktur ve tamamen ateist ideolojiye bağlı pozitivist felsefenin ürünüdür.

Kâinatta hiçbir şey kararında değildir. Her an değişmektedir. Bütün bu değişiklikler, farklılaşma ve başkalaşımlar Allah’ın eseridir.

Gerek insanın ve gerekse diğer canlıların yaratılışıyla ilgili olarak, bilimin, ya da felsefenin ortaya koyduğu değer hükümleri, yapılan araştırma ve yorumlara bağlı olarak zaman içerisinde değişmektedir. Biz bütün bu değer hükümlerine bilgi adını veriyoruz.

Bu bilgilerin bir kısmı, ya da tamamı, Kur’an’ın yaratılış hakkındaki bildirdikleriyle bire bir örtüşebilir de, örtüşmeyebilir de. Bilimin ortaya koyduğu değer hükümleri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani, onlardan, kendi imkân ve kapasitemize göre, bizi ilgilendirenleri bir dereceye kadar biliriz. Fakat Allah’ın bildirdiklerine inanırız.

Yaratılış konusunda bir meseleyi, teorilerin veya bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu şekilde bilmek, insanı sadece malûmattar, yani bilgi sahibi yapar. İnanmak ise, tamamen ayrı konudur.

Siz Hıristiyan dinini bilmekle Hıristiyan olmadığınız gibi, evrim hakkında bir takım felsefî düşünce ve görüşleri bilmeniz, sizi dinden çıkarmaz. Ancak, o bilgilerin doğru olduğuna inanırsanız, o zaman o bilgilerin Kur’an’ın bildirdikleriyle çatışmaması gerekir.

Cevap 2:

Geçmişteki insanların kas ve vücut yapılarında irilik, zindelik ve canlılığın bulunduğu, ömürlerinin de şimdikilere göre daha uzun olduğu anlaşılıyor. Ama bu durum onları insan yapısının dışına çıkarmaz. İlk insan Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdir ve her yönüyle günümüz insanına benzemektedir. Onun genetik yapısında günümüzdeki bütün renk ve ırk karakterleri bulunduğu gibi, şimdi her bir ferdin genetik yapısı, onun genetik yapısının bir kombinasyonundan ibarettir.

Evolüsyon manasında, yani insanın daha aşağı yapılı canlılardan tesadüfen meydana geldiği felsefî görüşünü savunan evrimcilerin evrim görüşüyle bunun bir ilgisi yoktur.

Ancak, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle insanda şimdi her an görülen değişiklik ve farklılaşma manasında evrim teori değil bir kanundur.

Böyle bir değişiklik için Hz. Âdem’e kadar gitmeye gerek yoktur. Bir saniyede insanın her bir hücresinde üç bin değişik reaksiyon meydana geldiği hesabına göre, insanda ortalama yüz trilyon hücrenin varlığı dikkate alınırsa, bir saniyede insanda meydana gelen değişikliğin büyüklüğü anlaşılır. Bu değişikliğe evrim derseniz, bu da teori değil, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle teşekkül eden bir kanundur.

----------------
Kaynaklar :

seyfullahdemir
medium
hserdarceylan
panteidar
Sorularla İslamiyet

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen