Menu

Sponsor2

Sonntag, 18. Februar 2018

"Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır" Ne Demekdir? Namazda Allah ile Kul Arasindaki Yetmiş Bin Perde Açilir mı?


"Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır" Ne Demekdir? Namazda Allah ile Kul Arasindaki Yetmiş Bin Perde Açilir mı?

Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması, ne demektir?

Yetmiş bin perde, İlâhî sıfatların ve isimlerin tecelli mertebeleri ve mahlûkat âleminin tabakaları manasına gelir. Perdenin görünmeye engel olma manası olduğu gibi, görüntü mahalli manası da vardır; evimizin perdeleri birinciye, sinema perdeleri ikinciye misaldir. Soruda geçen perde kelimesi ikinci manada kullanılmıştır. Her varlık bir perdedir, onda Allah’ın Hâlık (yaratıcı, var edici) ismi okunur. Hayatlar bir perdedir Muhyi (hayat verici) ismini gösterirler. İlâhî isim ve sıfatların sonsuz tecelli mertebeleri vardır. Bunların her biri bir perdedir.

Misâl olarak Hakîm ismi üzerinde kısaca duralım: Hakîm, yani her şeye nice hikmetler takan, nice mânâlar ve faydalar yerleştiren, demektir. Bütün varlık âlemini tümüyle seyredebilmekten çok uzak olduğumuza göre, hiç olmazsa bu kâinatın bir küçük misali olan kendi varlığımıza bakalım. Saçımızdan tırnağımıza, sinir sistemimizden kan şebekemize kadar bütün bedenimiz hikmetlerle, faydalarla âdeta kaynaşıyor. Gözümüz, kulağımız, dişimiz, derimiz, iç organlarımız her biri ayrı bir ihtisas sahası. Her biri için nice tezler yazılmış, nice tebliğler sunulmuş, nice kitaplar telif edilmiş.

Bu kitaplarda ortaya konulan hikmetlerin tamamı, Hakîm isminin insan bedenindeki tecellisinin özlü bir tefsiridir. Buna aklımızı, hafızamızı, his dünyamızı da eklediğimizde maddemiz ve mânâmızla Hakîm ismine en güzel bir ayna olduğumuzu idrak ederiz. Sadece bir insanda bile Hakîm isminin bu kadar tecelli mertebeleri bulunduğunu görmekle ilâhî sanat ve hikmete hayran oluruz. Ve anlarız ki: : “Cenâbı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Düşüncemizi, varlık âleminin diğer birimlerinde ve fertlerinde de dolaştırmaya çalışırız. Hayalimizi semalara ve ötelerine göndeririz. Meleklere, arşa, Levh-i Mahfuza varırız. Hakîm isminin bu varlıkların her birinde başka tarzlarda ve farklı mertebelerde tecelli ettiğini görür ve yine aynı hakikate varırız: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Nur Külliyatından Miraç Risalesinde, yetmiş bin perdenin, “berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al ve tabakat-ı mevcudat” olduğu ifade edilir. Bir başka bahiste ise, Cenâb-ı Hakk'ın “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek” gerektiği vurgulanır.

Maddî ve ekvanî şeklinde vasıflanan zulmanî perdeler, şu gördüğümüz madde âlemidir. Bunlar bir önceki vecizede “tabakat-ı mevcudat” şeklinde ifade edilmişlerdir. Nuranî perdeler için “esmaî ve sıfatî” denilmiştir. Bu perdeler, ilâhî isimlerin ve sıfatların farklı mertebelerdeki tecellileridir. Yine bir önceki vecizede berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al olarak kaydedilmiştir.

Soframıza dizdiğimiz nimetlerde Allah’ın Rezzak ismini çok küçük bir perdede okuyabiliriz. O anda üç dört nimeti, yine üç dört kişi yemektedir. Şehrimizdeki yüz binlerce insanı, sofraları başında hayal etsek, Rezzak ismini daha geniş bir perdede seyretme imkânı buluruz.

Bu yüz binleri, milyarlara taşıyalım. İnsanlar âlemine, bir milyonu aşkın hayvan türünü de ilâve edelim. İçinde bulunduğumuz zamanı genişletelim; geçmiş asırları düşünelim, gelecek nesillere nazar edelim. Her defasında bu ilâhî ismin tecellilerini daha geniş bir dairede temaşa etmiş oluruz.

Rezzak ismi gibi bütün isimlerin de böyle en küçük daireden, en geniş dairelere kadar nice tecellileri var.
İşte miraç mucizesiyle bu tecellilerin tümü seyredilmiş, ilâhî sıfat ve fiillerin bütün icraatları müşahede edilmiş ve mevcudat tabakalarının tamamı çok gerilerde bırakıldıktan sonra, bütün bu mülk âleminin yegâne maliki, tek Hâlıkı ve Hâkimi olan Cenâb-ı Hakk'ın rüyetine mazhar olunmuştur. O en büyük Resulün (asm.) bu en yüksek mucizesi bize en açık bir şekilde ders verir ki: “Cenâbı Hak yetmiş bin perde arkasındandır.”

Bu kâinat kitabı gibi Kur'an-ı Kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın kaynağı olan Kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı Kur’an'ın terbiye ettiği düşünülürse, o İlâhî kelam ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür. Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır; ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

Kâinat Kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe, farklı tecellilere mazhar olacak ve Rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yensek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız.

Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor: İnsanoğlunun aczi, kusuru, cehli kısacası bütün noksan sıfatları da o yetmiş bin perdenin kısımlarındandır.

Hadîs-i şerîfde, “Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır” buyuruldu.

Mal, mülk, menfaat, dünya sevgisi, şehvet, zulmanî; Allah (CC)'a ait tecelliler ise nurânî perdedir.

“Zât-ı Ahmediye (ASM) yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını doğrudan doğruya Mi'rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir. ” (Mi’raç Risalesi)

Burada perdeden maksat bizim anladığımız gibi evimizin perdesi değil, ancak sinema perdesi gibidir.

Şöyle desek acaba uygun düşmez mi? Sinemadaki görüntülere bakıp da bu görüntülerin kendi kendine olduğunu birisi düşünse.... veya bu görüntüler tesadüfen meydana gelmiş diye düşünse... veya bu görüntüler aslında yok da bize varmış gibi geliyor diye başka birisi düşünse.... veya bu görüntülerde bir gaye yok diye birisi düşünse… veya birisi düşünse ki bu görüntüleri meydana getiren dolayısıyla bu manzaraları hazırlayan perde arkasında birisi var, yoksa bu kadar güzel görüntüler ve manalar kendi kendine teşekkül etmez. İşte bu sonuncunun düşüncesinde o sinema perdesi, perdelikten kalkıyor ve doğrudan doğruya hakikati görmeye sebep oluyor. Öncekiler ise yine bir şeyler görüyorlar ama sinema perdesinden maksat olan manayı anlayamıyorlar. Yani perdenin arkasında bir perdedar olduğunun farkına varmaları gerektiğini anlayamıyorlar.

Perde meselesinde şöyle bir misal verebiliriz.

Yediğimiz bir elmaya bakarak bu elmayı bize rızık olarak veren birisinin olduğunu, bu elmayı yaratanın bizi en iyi şekilde bildiğini, vücudumuza en uygun şekilde yarattığını, toprağı, suyu, havayı, güneşi elinde bulundurduğunu ve ona göre elmayı yarattığını, bir elmayı yaratmasıyla bütün elmaları yaratması arasında fark olmadığını, renginin gözümüze göre, tadının dilimize göre, sertliğinin dişimize göre, kokusunun burnumuza göre, şeklinin kalbimize göre yaratıldığını düşünüp, bizi ne kadar çok seven bir yaratıcımız olduğunu ve o yaratıcının bizi bu elma ile rızıklandırdığı gibi rızka muhtaç bütün mahlukatı da rızıklandırdığını ve hiç birisini unutmadığını ve bu nihayetsiz işleri yapabilmesi için hadsiz bir ilmi, nihayetsiz bir kuvveti, sonsuz bir iradesi olduğunu düşünsek bizim için hakikate bir pencere olur ve perdeler ortadan kalkar. Bunun gibi binlerce hakikatlere bir elmayı tefekkür etmekle ulaşabiliriz.

Peki bir de düşünsek ki: “Doğa ana hak ettiği saygıyı göstermenin, emek harcamanın ve onu sabırla beklemenin karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini sunarak verdi.” Ne kadar manasız, ne kadar zulmani, ne kadar elemli bir düşüncedir. Akılsız, şuursuz, ilimsiz, kör, sağır, cansız bir tabiatten akıllı, şuurlu, ilimli, kuvvetli, canlı ve muntazam işleri beklemek ne kadar cehalettir. Hayatsız bir şeyden hayat beklemek, ilimsiz bir tabiattan ilimli ve kusursuz iş beklemek ne kadar ahmaklıktır.

Şimdi bu ikisini birbirine kıyas edelim. Birincisinde perde olmaktan çıkarak hakikati görmemize bir pencere olmuştur. İkincisi ise hakikatleri görmemize bir perde olmuştur. İşte perde diye bahsettiğimiz şey bu şekilde izah edilebilir. 33 Pencereli 33. Söz yaratanımıza perde olan şeyleri göstererek her birinden marifet iklimine pencereler açmıştır. Öyle ki sonunda düştüğü bir not ile bu risalenin ehemmiyetine işaret etmiştir.

Eğer mümkün olsa bir insan hafızasında nakşetse bir hazine bulmasından daha kıymetli olurdu.

Aslında hakikatler o kadar zahir olduğu halde bizim hakikate vasıl olamamamız ne kadar aciptir. Elmayı görüp de onu yaratan birisinin olduğunu anlamamak ne kadar ahmaklıktır.

İnsanlarda ülfet perdesi vardır. Ülfet, hakikatleri görmemize mani mühim ve kalın bir perdedir. Elmayı hep ağacın dalında gördüğümüzden dolayı sanki çok normal bir şeymiş gibi pek düşünmeyiz. Halbuki biraz tefekkür ettiğimiz zaman elmanın ağaçtan yani kuru, basit, ilimsiz, kör, sağır bir odun parçasından geldiğini; fakat bu elmanın nihayetsiz bir ilmin, iradenin, kudretin mahsulü olması gerektiğini derkedemiyoruz. Netice ile sebep arasında ne kadar büyük fark olduğunu, tabiri diğerle sebep ile müsebbep arasında hakikat noktasında çok uzaklık olduğunu derkedemiyoruz. İşte sürekli gördüğümüz hadiseler bize ülfet verip, hakikatin üstünde kalın bir perde olmuştur.

Risale-i Nur’da hakikatin görülmesine mani olan şeyler hakkında “perde” tabiri çok kullanılmıştır. Adet perdesi, ülfet perdesi, sema perdesi, arz perdesi, izzet perdesi, Kibriya perdesi, zeval perdesi, firak perdesi, alem-i şehadet perdesi, gaflet perdesi, hastalık perdesi, esbab perdesi, inayet perdesi, hikmet perdesi, ilim perdesi, kudret perdesi, toprak perdesi, adiyat perdesi, gayb perdesi….vs. bunun gibi nice perdeler vardır. Bu perdeler evimizdeki perdelere pek benzemiyor. Bunun gibi binlerce perdeyi kaldırmamız lazım ki hakikatleri perdesiz görmüş ve anlamış olalım. Onun için biz pek çok hakikatleri ve manaları araya perdelerin girmesi yüzünden fark edemiyoruz ve gaflet içinde bulunduğumuzdan göremiyoruz. “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır.” Tefekküre çok ehemmiyet verilmiş, insanlar düşünmeye sevk edilmiştir

2. Söz’ün başında hep okuyup geçtiğimiz bir bahis vardır "Yahu, sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve tâlân etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakikati görebilesin. Zîrâ nihayet derecede âdil, merhametkâr, raîyyetperver, muktedir intizamperver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz."

10. Söz’de “İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyâreler, teçhizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor.”

17. Sözde: “iman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.”

22. Söz’ün başında sebeplerin perde olmasının hikmetini beyan ettiği yerde deniliyor ki: “Ey esbâbperest gâfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat, iş gören kudret-i Samedâniyedir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktizâ eder. Sultan-ı Ezelinin memurları, saltanat-ı rubûbiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar; kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhâr içindir; tâ umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Aczâlûd, fakrpîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir.”

Yine devamında: “Hem, esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbâb vaz' edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: "Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler."

Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle ona demiş ki, "Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip, senden küsmesinler."

İşte görüldüğü gibi sebepler birer perdedir. Perde olması mühim hikmetleri içermektedir.

Perdelerin pencereye inkılap etmesi için üç tane tarif edici var. Bunları okumalı ve kulak vermeliyiz. Nedir bu üç tarif edici?

Birincisi: Kitab-ı kebir-i kainattır. Evet kainat büyük bir kitaptır. Kitap, bir manayı ifade eden yazılar bütünüdür. Öyle ise kainatın her bir noktası, her bir kelimesi, tâ cümlelerine kadar manaları içine almasıyla büyük bir kitap teşekkül etmiştir.

İkincisi: Kainat kitabının ayet-i kübrası olan Hazret-i Muhammed (ASM)’dir.

Üçüncüsü: Kur’an-ı Azimüşşan’dır.

Bu izahlardan sonra bazı perdeler açılmıştır inşaallah ….

Yetmiş bin perde, İlâhî sıfatların ve isimlerin tecelli mertebeleri ve mahlûkat âleminin tabakaları manasına gelir. Perdenin görünmeye engel olma manası olduğu gibi, görüntü mahalli manası da vardır; evimizin perdeleri birinciye, sinema perdeleri ikinciye misaldir. Soruda geçen perde kelimesi ikinci manada kullanılmıştır. Her varlık bir perdedir, onda Allah’ın Hâlık (yaratıcı, var edici) ismi okunur. Hayatlar bir perdedir Muhyi (hayat verici) ismini gösterirler. İlâhî isim ve sıfatların sonsuz tecelli mertebeleri vardır. Bunların her biri bir perdedir.

Misâl olarak Hakîm ismi üzerinde kısaca duralım:

Hakîm, yani her şeye nice hikmetler takan, nice mânâlar ve faydalar yerleştiren, demektir. Bütün varlık âlemini tümüyle seyredebilmekten çok uzak olduğumuza göre, hiç olmazsa bu kâinatın bir küçük misali olan kendi varlığımıza bakalım. Saçımızdan tırnağımıza, sinir sistemimizden kan şebekemize kadar bütün bedenimiz hikmetlerle, faydalarla âdeta kaynaşıyor. Gözümüz, kulağımız, dişimiz, derimiz, iç organlarımız her biri ayrı bir ihtisas sahası. Her biri için nice tezler yazılmış, nice tebliğler sunulmuş, nice kitaplar telif edilmiş.

Bu kitaplarda ortaya konulan hikmetlerin tamamı, Hakîm isminin insan bedenindeki tecellisinin özlü bir tefsiridir. Buna aklımızı, hafızamızı, his dünyamızı da eklediğimizde maddemiz ve mânâmızla Hakîm ismine en güzel bir ayna olduğumuzu idrak ederiz.

Sadece bir insanda bile Hakîm isminin bu kadar tecelli mertebeleri bulunduğunu görmekle ilâhî sanat ve hikmete hayran oluruz. Ve anlarız ki: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Düşüncemizi, varlık âleminin diğer birimlerinde ve fertlerinde de dolaştırmaya çalışırız. Hayalimizi semalara ve ötelerine göndeririz. Meleklere, arşa, Levh-i Mahfuza varırız. Hakîm isminin, bu varlıkların her birinde başka tarzlarda ve farklı mertebelerde tecelli ettiğini görür ve yine aynı hakikate varırız: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Nur Külliyatı'ndan Miraç Risalesinde, yetmiş bin perdenin, “berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al ve tabakat-ı mevcudat” olduğu ifade edilir. Bir başka bahiste ise, Cenâb-ı Hakk'ın “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek” gerektiği vurgulanır.

Maddî ve ekvanî şeklinde vasıflanan zulmanî perdeler, şu gördüğümüz madde âlemidir. Bunlar bir önceki vecizede “tabakat-ı mevcudat” şeklinde ifade edilmişlerdir. Nuranî perdeler için “esmaî ve sıfatî” denilmiştir. Bu perdeler, ilâhî isimlerin ve sıfatların farklı mertebelerdeki tecellileridir. Yine bir önceki vecizede berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al olarak kaydedilmiştir.

Soframıza dizdiğimiz nimetlerde Allah’ın Rezzak ismini çok küçük bir perdede okuyabiliriz. O anda üç dört nimeti, yine üç dört kişi yemektedir. Şehrimizdeki yüz binlerce insanı, sofraları başında hayal etsek, Rezzak ismini daha geniş bir perdede seyretme imkânı buluruz.

Bu yüz binleri, milyarlara taşıyalım. İnsanlar âlemine, bir milyonu aşkın hayvan türünü de ilâve edelim. İçinde bulunduğumuz zamanı genişletelim; geçmiş asırları düşünelim, gelecek nesillere nazar edelim. Her defasında bu ilâhî ismin tecellilerini daha geniş bir dairede temaşa etmiş oluruz.

Rezzak ismi gibi bütün isimlerin de böyle en küçük daireden, en geniş dairelere kadar nice tecellileri var.

İşte mi'raç mucizesiyle bu tecellilerin tümü seyredilmiş, ilâhî sıfat ve fiillerin bütün icraatları müşahede edilmiş ve mevcudat tabakalarının tamamı çok gerilerde bırakıldıktan sonra, bütün bu mülk âleminin yegâne maliki, tek Hâlıkı ve Hâkimi olan Cenâb-ı Hakk'ın rüyetine mazhar olunmuştur. O en büyük Resulün (asm.) bu en yüksek mucizesi bize en açık bir şekilde ders verir ki: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındandır.”

Bu kâinat kitabı gibi Kur'an-ı Kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın kaynağı olan Kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı Kur’an'ın terbiye ettiği düşünülürse, o İlâhî kelam ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür.

Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır; ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

Kâinat Kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe, farklı tecellilere mazhar olacak ve Rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yensek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız.

Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor: İnsanoğlunun aczi, kusuru, cehli kısacası bütün noksan sıfatları da o yetmiş bin perdenin kısımlarındandır.

Namazda Allah ile Kul Arasindaki Yetmiş Bin Perde Açilir mı?


Namaz kılarken bütün benliğimizle Allah'ın huzuruna durmak ve O'nu görüyor gibi kılmak esastır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) Cibril hadisinde ihsan; "Allah'ı görüyor gibi namaz kılmak, çünkü sen onu görmesen de o seni görür. " Şeklinde açıklanmıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Bir kimseden ayrılır gibi namaz kıl." Yani kendine ve isteklerine veda et, onlardan ayrıl! Hatta Allahu Teala'dan gayrı her şeyden uzaklaş, bütün varlığını namaza ver! "Kalbin hazır olmadığı namaza Allah Teala bakmaz." Buyurmuşlardır.



Namaz Kılan Kimsenin İki Yerde Çok Uyanık Olması Gerekir, Bunlardan Birincisi;

" İyyake na'büdü (Ancak sana ibadet ederiz) ve iyyake neste”n (ancak senden yardım dileriz)" ayeti kerimesini okurken muhatabımızın Hz Allah olduğunu düşünmemiz gerekir zira burada kul ile Allah arasındaki 70 bin perdenin kalkacağını, ikinci olarak da tahiyyat duasında "Esselamü aleykü eyyühennebiyyü" (Selam senin üzerine olsun ey nebi!) " Derken Peygamberimiz s.a.v 'e selam verdiğimizi düşünmemiz gerektiğini zira burada da kul ile Allah c.c arasındaki yedi bin perdenin kalkacağının evliyaullahtan birisi haber vermiştir.

Peygamber Efendimizin buyurdukları gibi:

" Namazda durup, arzusu, yüzü ve kalbi Allahu Teala ile olan, namazının sonunda anasından doğmuş gibi olur. " Yani bütün günahlardan temizlenir.



" Sağımda Cennet, Solumda Cehennem Arkamda Ölüm Meleği

Tenbihü'l - Gafilin isimli meşhur eserde (bak. Sh:195) ve bazı kitaplarda zikredildiğine göre, bir kere Hatemi Zahid Hazretleri, åsım ibn-i Yusuf Hazretlerinin yanına girdiğinde åsım (kuddise sirruhu) ona:

"Ey Hatem! Namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?" Diye sordu. O da "Evet" dedi. Bunun üzerine åsım (kuddise sirruhu) "Peki nasıl kılıyorsun?" Dedi. Buyurdu ki: "Namaz vakti yanaşınca, abdestimi sünnet vechi üzere tazeliyorum sonra, namaz kılacağım yere gelip dikiliyorum ta ki her uzvum yerleşiyor, Kabe'yi iki kaşımın arasında, Makam- ı İbrahim'i göğsümün hizasında, Allah-u Teala'yı mekandan münezzeh (pak ve uzak) olduğu halde başımda hazır, kalbimdeki her şeyi bilir olduğu halde görüyorum. Sanki ayağım Sırat Köprüsü'nün üzerinde cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın, son namazım olduğunu zannediyorum sonra, ihsan ile (Mevla'yı görür gibi) iftitah (başlama) tekbirini alıyorum, düşüne düşüne okuyorum, tevazü ile rukua eğiliyorum, tazarru ile (Allah'a yalvararak) secdeye kapanıyorum. Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor, (tahiyyat okuyor) sünnet üzere selam veriyorum. Sonra da o namazı ihlasa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hal üzere sabra devam ediyorum."

Bunu duyan åsım (Kuddise sirruhu) Hazretleri "Ey Hatem! Senin namazın böyle mi? O da: " Evet, otuz senedir böyle kılıyorum. " Deyince, åsım (Kuddise sirruhu) Hazretleri ağlayarak: " Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılmadım. " Dedi.

---------KAYNAKLAR-----------

mumsema
risaleforum
Sorularla İslamiyet
ortadogugazetesi
M. Günay SIDDIKOĞLU

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen