Menu

Reklam1

Mittwoch, 31. Januar 2018

Peygamber Efendimiz Miraçta Neler Gördü


Peygamber Efendimiz Miraçta Neler Gördü

Allah Rasulünün uyanıkken Mescid –i Haram’dan Mescid –i Aksa’ya oradan da gökyüzüne yükselmesine miraç diyoruz.

Bu olay, Kur’an ayeti ile ve Hz. Peygamberin ifadeleriyle sabittir. Şüphe ve inkâr eden, hata etmiş olur. Ayet ve hadisle sabit olduğu için Allah korusun küfre götürür.

Bu olaya, isrâ ve miraç olayı denir. İsrâ; gece yürüyüşü demektir. Miraç da, yükselmek demektir.

Bu olay ayrıca Allah Rasulünün mucizesidir. Kur’an-dan sonra en büyük mucizedir.

MİRAÇ OLAYININ SEBEPLERİ


Miraçtan önce inananlar, akla hayale gelmedik zulüm ve işkence gördüler… Müşrikler müslümanlara karşı boykot ilân ettiler, baskılar uyguladılar… Müslüman-lar, imtihana tabi tutuldular…

Bu olaylar ve oğlunun ölümü, Hz. Hatice(ra)’nin vefatı ile peygamberimiz, iyice bunalmıştı. Cenab-ı Allah peygamberini teselli etmek, onu taltif etmek için böyle bir ikramda ve ihsanda bulunmuştur.

Miraç olayının diğer sebeplerinden bazıları da şunlardır:

– Cenab-ı Allah varlığını birliğini, gücünü göstermek için peygamberi şereflendirmiştir.

– Cenab-ı Hak, Allah Rasulüne cenneti, cehennemi göstermek ve mesajlar vermek için katına yükseltmiştir.

– Sanatkârın sanatını teşhir ettiği gibi, Cenab-ı Allah da âlemdeki nizamı göstermek için peygamberin temaşa etmesini istemiştir. İsrâ 1. ayetinde “gücümüzü göstermek için” demiştir.

– Cenab-ı Allah, peygamberinin maddî ve mânevî yücelişini istemiştir. Meryem: 57. ayetinde “Onu üstün bir makama yükselttik” buyurur.

Bu bölümde size Allah Rasulünün miracını, miraçtan çıkan mesajları anlatacağız. Ayrıca Allah’ın bize gönderdiği miraç hediyelerini. En önemlisi de cennet – cehennem manzaralarını sizlere nakletmeye çalışacağız inşallah.

Dilerim Allah’tan anlatacağımız şeyler, üzerimizde etki yapar. Yapsın da değişelim ve değiştirelim.

Anlatılanlara ibret gözü ile bakalım, ders alalım. Zira Allah, cennet ve cehennem manzaralarını, kullarım ders alsın da sonra pişman olmasınlar diye peygambere göstermiş, peygamberimiz de bize anlatmıştır.

Kurtuluşumuz için kandilleri fırsat bilelim. Her kandilin bir başka özelliği vardır, mesajları vardır. Her kandil, Allah’ın bize lütfudur, ihsanıdır.

MİRAÇ OLAYINDAN ÇIKARILAN MESAJLAR NELERDİR?

Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

“Kulu Muhammed’i öyle bir gece Mescid-i Haram’ dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid’i Aksa’ya götüren Allah’ın şânı yücedir. Doğrusu O, işitir, görür.” (İsrâ sûresi: 1)

Evet Allah Rasûlüne bazı sırların gösterilmesi, ahiret aleminin ve bazı insanların gelecekteki durumlarının bildirilmesi için, isra ve miraç olayı gerçekleşmiştir.

İsra, Kâbe-i muazzamdan Mescid-i Aksa’ya yürümek,

Miraç, Mescid-i Aksa’dan gökyüzüne yükselmektir.

Miraç olayı, büyük bir mucizedir. Zaman ve mekânı aşan, maddi kanunların ötesinde bir olaydır.

Allah Rasulü, uyanık iken bizzat miraca çıkmıştır.

Peki nasıl olmuştur bu olay: Kaynaklara baktığımızda Allah Rasulü miraç olayını şöyle anlatır:

“Ben, kâbede yatarken bana biri geldi. Göğsümü yardı. Kalbimi çıkardı, zemzemle yıkayıp içini imanla doldurdu. Burak getirildi ona bindirildim, Cebrail beni götürdü. “Sen, semanın ziyaretine davetlisin” dendi.

Birinci kata geldik, kapıyı Cebrail çaldı.

– Gelen kim? denildi.

– Cibrilim.

– Yanındaki kim? – Muhammed.

– Ona miraç daveti geldi mi? Cebrail: – Evet, dedi.

Kapı açıldı. Hz. Adem’i gördüm. Selâm verdim. Bana:

– Salih evlat hoş geldin, salih peygamber hoş geldin, dedi.

İkinci kata geldik. Her katta kapı açılmadan “Kimsin? Yanındaki kim?” soruları soruldu. Bize “Hoşgeldiniz” denildi. Orada Hz. Yahya ve Hz. İsa(AS)’ yı gördüm. Selâm verdim. Bana: Hoş geldin salih peygamber, dediler.

Üçüncü semaya geldik. Hoşgeldiniz dediler. Orada Yusuf peygamberi gördüm. Selâm verdim, bana hoş geldin, dedi.

Cebrail beni dördüncü semaya getirdi. Orada da hoş geldin denildi. Hz. İdris’i gördüm. Selâm verdim. Selamımı aldı. Bana: “Salih kardeş hoş geldin”dedi.

Beşinci semaya geldik, orada Harun peygamberle karşılaştık. Selam verdim, selamımı altı, bana hoş geldin, dedi.

Altıncı semaya geldik, bize hoş geldiniz denildi. Orada da İbrahim peygamberi gördüm, selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana: “Salih oğlum, hoşgeldin” dedi.

Sonra sidret’ül müntehaya çıkarıldım. Orada meyvalar testi gibi iri iri idi. Orada dört nehir gördüm. Cebrail:

– Şu iki nehir cennetin nehridir. Üçüncüsü Nil, dördüncüsü Fırat’tır, dedi.

Bana üç kap sunuldu: şarap, bal ve süt. Ben sütü seçtim.

Cebrail bana: “fıtratı seçtin” dedi.

Bana: 50 vakit namaz farz kılındı. Dönerken Musa (AS):

– Ne ile emrolundun? dedi.

– 50 vakit namazla, dedim.

– Ümmetin buna güç yetiremez, dön, hafifletme talebinde bulun. Döndüm Rabbimden azaltması için yalvardım. Musa:

– Ne ile emrolundun? dedi.

– 40 vakit namazla, dedim.

– Dön, ümmetin 40 vakit namaz kılamaz. Dön dedi, döndüm. 5 vakit namaz emrolununcaya kadar gidip geldim. Musa peygamber:

– Ne ile emrolundun? dedi.

– 5 vakit namazla, dedim benden tekrar dönmemi istedi.

– Dönemem artık utanırım, dedim. Bana 50 vakit sevabı olan beş vakit namaz emrolundu.” dedim. (Prof.Dr.İ. Canan Hadis Ans: 15/259)

Allah Rasulü miraçta bazı olaylara şahit olmuş ve bazı emirler alarak yeryüzüne dönmüştür.

Bu Olaydan Çıkan Mesajlar:

1- Peygamber Aleyhisselamın göğsünün yarılarak, kalbinin yıkanmasından sonra miraç olayının vuku bulması, insanın Rabbine yükselebilmesi için dünya ve dünyadakilerden arınması gerektiği mesajını alıyoruz. Çünkü manevi yükseliş ancak kalbinin temizlenmesi ile olacaktır.

2- Hz. Peygamberin İsrâ adını verdiğimiz, Kâbe-i muazzamadan Mescid-i Aksa’ya gidişi de, büyük önem taşır. Peygamberimiz orada geçmiş bütün peygamberlerin ruhlarına ve meleklere namaz kıldırmıştır.

Bu hal, onlara olan üstünlüğün ve önderliğin ifadesidir.

Bugün Mescid-i Aksa ne yazık ki, yahudi işgali altındadır. Kimsenin pek umrunda değil ama, bu kutsal mekânın işgal altında olması çok önemli bir meseledir. Şu anda müslümanlar olarak kınamamız lâzım. Ayrıca Mescid-i Aksa’nın esaretten kurtuluşu ve mücadele eden müslüman kardeşlerimizin zaferi için dua edelim.

Ayrıca bu olayda kalp ameliyatı yapılabileceği, gökyüzüne çıkılabileceği ve bir anda bir yerden bir yere nakil yapılabileceği mesajı vardır.

3- Miraç olayı, Cenab-ı Allah’ın kudretini ve herşeye kadir olduğunu göstermesi bakımından çok önemli ve düşündürücü bir olaydır. Bu olay, şüpheyi değil, imanımızı arttırmalıdır. İnkâr ederek küfre girilmemelidir. Mucizedir. Mucize de peygamberlere verilen bir haldir.

4- Miraç, Hz. Peygamberin amcası Ebutalib’in ve candostu muhterem hanımı Hz. Hatice’nin vefatı ve Hz. Peygamberin sıkıntıları ve müşriklerin ağır baskıları altında olduğu bir dönemde gerçekleş-miştir.

– Hz. Peygambere bu, ilâhî bir lütuftur. Allah’ın bir iltifatı ve ikramıdır. Tesellisidir.

– Ayrıca bu olayda şu mesaj vardır: “Allah’ın inanan sevgili kullarını terk etmeyeceği, mahsun etmeyeceğine işarettir. Yalnız ve desteksiz bırakmaya-cağı mesajı vardır.”

– Miraç olayını Allah Rasülünün ağzından dinleyen Ümmü Hâni(ra), peygamberin omuzundan çekerek

– Ey Allah’ın Rasulü, bu olayı herkese anlatma, yoksa seni yalanlarlar seni üzerler, dedi.

Allah Rasülü:

– Allah’a yemin olsun ki, ben bunu onlara anlatacağım, diyerek her türlü şarta rağmen görevini yerine getireceğini ifade etmiştir.

Başta da “Bu davayı bırak” tehditleri ve tekliflerine karşı Allah Rasülü:

– Yemin ederim ki, sağ elime güneşi sol elime ayı verseler bu davamdan vazgeçmem, cevabını vermişti.

Mesaj ne? Müslüman gerçeği, hakikati gizlemeyecektir. Müslüman görevini yapacaktır, hem de en iyi bir şekildi yapacaktır.

Bir mesaj da:

İbrahim (AS) Peygamberimiz (SAV)e: “Ümmetine benden selam söyle! Onlara emr et! Haber ver de cennet ‘e fidan dikmeyi, çoğaltsınlar! Çünkü cennetin toprağı güzel, suyu tatlı, arzı da geniş ve düzlüktür.

Peygamberimiz:

“Cennet’e dikilecek fidan nedir? diye sordu. İbrahim(a.s):

– (Sübhanellahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahü vallahü ekber. Lâ havle velâ kuvvete illa billah)tır” dedi. Bu fidan, tesbih namazının tesbihatıdır.

Öyleyse bu gece cennete 300 er tane fidan dikilecektir.

Ayrıca elimize tesbih alıp fidan sayısı da arttırılacaktır.

5- Cenab-ı Allah, miraç olayı ile son elçisi, son Rasulü Hz. Muhammed Aleyhisselam’ı Yüce katı-na davet edip, kabul etmiştir, onu yüceltmiştir.

Burada, Hz. Muhammed’in şahsında Allah’a gönülden bağlananların da yüceleceği, kadri kıymetinin yüksek olduğu manası vardır.

İslâmın gayesi, inananları dünya ve ahiret saadetine, dünya hayatının sonunda da, yüce mertebeye eriştirmektir. Hz. Peygamberin hedefi de; insanlığın maddi ve manevi yücelişi değil miydi?

Cüneydi Bağdadi:

“Âllah’a ulaştıran yolların hepsi kapalıdır. Ancak Rasulüllahın yoluna uyanlara yollar açıktır” der.

6- Cenab-ı Allah, Musa Aleyhisselema yer yüzünde, Hz. Muhammed (SAV) de gökyüzünde tecelli etmiştir. Hikmetinden sual olunmaz.

Miraç, Nebiler ve Rasüller serverine nasip olmuştur. Allah’ın: “Habibim” dediği, sevgili peygamberimi-ze nasip olmuştur.

Bu, Hz. Peygamberin insanlığın en seçkini, en büyüğü ve rehberi olduğunun isbatıdır.

Peygamber, orada ilâhi kelama mazhar olmuştur. Böyle bir peygamberin ümmeti olmakla iftihar etmeliyiz.

Zaman zaman peygamberimize özenenler de olmuştur.

Bir insan: “Bende miraca çıktım” derse, bu müm-kün değildir. Böyle bir iddia, iddia sahibini küfre götürür. Zira miraç peygamberimizin mûcizesidir. Mucizeyi de peygamberler gösterir. Yalanı söylemek kadar, inanmak da veballidir. Onun imanı da zarar görür.

7- Miraç olayında insanın meleklerden üstün olduğu mesajı vardır. Allah’a karşı kulluk görevini layıkıyla yapan insan, meleklerden üstündür.

a. Allah’ın Adem Aleyhisselâma secde edilmesini emretmesi, bunu gösterir.

b. Peygamberimiz sitret’ül Münteha da Cebrail Aleyhisselamdan daha ileri git-miştir. Peygamber Aleyhisselam, bu duru-ma kulluğu ile ulaşmıştır.

Cebrail Aleyhisselamın “Bir adım daha atarsam yanarım” demesine karşılık, Hz. Peygamber huzur-u ilâhiye ulaşmıştır.

İnsan, imanı, amelleri ve takvası ile meleklerden daha aziz, daha üstün olurken, şunu da unutmayalım ki; insan yaptığı işlerle şeytanı bile geride bırakabilir. Allah’ın “hayvanlardan da aşağı” ifadesine muhatab olabilir.

8- Peygamber miraca çıktı. Allah gökte mi de peygamber göğe çıktı? sorusu akla gelebilir.

Peygamberin miraca çıkması, Allah göklerdedir anlamına gelmez. Allah, yerde, gökte değil, her yerde hazır ve nazırdır. Allah miraçta peygamberini yüceltmiştir.

Mekân ve cihad itibariyle Allah’a, yer izafe etmek doğru değildir.

Yunus: “Ne yerdesin ne gökte,

Her yerdesin her yerde” demiş.

– Göktekiler işime karıştı – karışmazsa… diyenler oluyor.

– Gökteki Allah şahid, deniyor yanlıştır.

Varlık olarak, Allah’a yakınlık da düşünülemez. Allah, mekândan münezzehtir. Miraç olayında peygamberin gökte Allah’la buluşması olduğu şeklinde düşünmek de yanlıştır.

Kulun Allah’a yakın olması, yaptığı ibadetlerle Allah’ın rızasına kavuşması, Allah’ın sevgisini kazanması şeklinde olur. Mesela Kur’an okur, zikreder, Allah ile konuşur. Yoksa bu konuşma, bir dostu ile konuşması gibi değildir. Bir insan Allah ile konuşamaz. Bugüne kadar cennetle müjdelenen sahabe, “Ben Allah ile konuştum” dememiştir. İtikadı düzgün hiçbir din büyüğümüz de böyle bir yanlıklık yapmamıştır. “Ben Allah ile konuşuyorum, O’ndan izin alıyorum, emir alıyorum” denirse bu iddia söyleyeni de, ona inananı da küfre götürür.

9- Peygamber Efendimiz miraç da Allah’ı gördü mü?

Miraçta peygamberimize gizli alemler, gizli haller ve cennet cehennem gösterilmiştir. Cenab-ı Allah kendisine tecelli etmiştir.

A’raf Sûresinin 143. ayetinde:

“Vaktaki Musa tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi onunla (vasıtasız olarak) konuştu. Musa: “Ya Rabbi, bana cemalini göster, seni göreyim” dedi. Allah: ”Sen beni asla göremezsin. Ama şu dağa bak! Eğer o yerinde durursa sen de beni görürsün” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince, onu yerle bir etti. Musa da bayılarak yere düştü. Ayıldığı zaman: “Allah’ım, seni tenzih ederim. Sana tevbe ettim…” dedi.

En’am sûresi 103. ayette: “O’na gözler erişemez” buyrulmuştur.

Allah, şeklî ve maddî bir varlık değildir, insanın gözü Allah’ı görmeye müsait değildir. görecek yapıda değildir. Göremediği de bir çok şey vardır.

Allah Musa Aleyhisselama Tur dağında tecelli ettiği gibi Muhammed Aleyhisselama da miraçta tecelli etmiştir. Ama nasıl tecelli etmiştir? Onu bilemeyiz.

Mü’minler Allah’ı dünyada göremezler. Cennette göreceklerdir.

Kıyamet sûresi ayet 22-24’de: “O günde yüzler parlak olduğu halde Rabbine bakacaktır. Nice yüzlerde o gün somurtup kaçacak” buyrularak, inananların cennette Allah’ı göreceği kafirlerin ve münafıkların göremeyeceği haber verilmiştir.

Peygamberimiz de, dolunay halindeki aya bakıp: “Siz Allah’ı bu ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz” buyurmuştur. (Riyaz’üs Salihin 2/1055)

Süleyman Çelebi de mevlidinde peygamberimizin miraçta Allah’ı gördüğünü:

“Aşikare gördü Rabbül izzeti

ahirette öyle görür ümmeti” mısraları ile cennette mü’minlerin Allah’ı göreceğini ifade etmiştir.

Peygamberimiz (SAV)e – Allah’ı gördün mü? denmiş: “O, bir nurdur, nasıl göreyim” demiştir. Peygamberin Allah’ı baş gözü ile değil, kalp gözü ile gördüğünde ittifak vardır.

Peki, biri: “Ben Allah’ı görüyorum, her istediğimde görüyorum derse, ne olur?” Allah senin uşağın mı ki, her istediğinde gözünün önüne gelecek. Bu işin şakası bile olmaz. Gülerler adama. Bakırköy’de, Manisa’da peygamber olduğunu, Allah olduğunu iddia edenler de var…

Peygamberimiz şöyle buyurur:

“Allah’ı görmek, hiçbir kimseye mümkün ve muvafık değildir.” – Miraçta Allah’ı gördün mü? diyenlere:

– O bir nurdur, nasıl görürüm, cevabını vermiştir. (Hadis Ars: 17/1328)

İmam-ı Azam: “Peygamber, miraçta Allah’ı kalp gözü ile görmüştür. Mü’minler Allah’ı kalp gözü ile görecektir.” (Fıkh-ı Ekber: 154)

Musa peygamber görmüştür, Hz. Muhammed görmüştür. Ben de görüyorum, ben neden görmeyeyim, derse!.. Cevap:

En’am 103. ayetinde ”O’na gözler erişemez” buyrularak dünyada baş gözü ile Allah’ın görülemeyeceği bildirilmiştir. Zaten Musa Peygamber ve peygamberimiz baş gözü ile görmemiştir. Diyelim ki, gördüler. Onlar peygamberdir.

Osmanlı alimlerinden Ömer Nefesi’nin islâm inancının temelleri Akaid adlı kitabının 90-91. sayfalarına bakıyoruz:

“Rüyada Allah’ı gördüğü iddiasında bulunan, puta tapandan daha şerlidir. Zira rüyada görülenler hayal ve misallerdir. Allah ise bunlardan münezzehtir.”

“Aynı kitapta insanı küfre götüren haller sayılırken: “Ben Allah’ı uyanıkken gördüm, Allah’tan şifahen emir aldım, emir alıyorum” demek, küfre götürür deniliyor. (sayfa: 211)

10- Peki Peygamberimiz Miraçta Allah’la Konuştu mu?

Hz. Peygamber huzura kabul edildiğinde:

– Ettehıyyatü lillahi vessalevatü vettaybibat(= her türlü tazim ve saygı Allah içindir. Saygıların en yücesi Allah’a yaraşır, her türlü ibadet de Allah içindir.) dedi.

Peygamber kulluğunu yüce Allah’a arz edince Allah:

– Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetul-lahi ve bereketüh(= yani; Ey Peygamber! Selâm, rahmet ve bereketim senin üzerine olsun) buyurdu.

Hz. Peygamber, Cenab-ı Allah’ın rahmet ve bereketini, Allah’ın selâmı bizim ve salih kullarının da üzerine olsun, diye niyazda bulundu. Ve “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve Rasûlüh” diyerek Allah’ın varlığına birliğine kendisinin de O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet etti. İşte konuşma böyle oldu.

(Namazda tahıyyat okuyan mü’min, Allah’ın huzurunda onu görüyor, onunla konuşuyormuş gibi namaz kılmalıdır.)

Hz. Peygamber, Cenab-ı Allah ile bu şekilde vasıtasız söyleşide bulunmuştur. Bundan başka, Allah’tan emir ve yasaklar almıştır.

İnsan Allah’ı zikreder, âdeta Allah ile konuşur. Çünkü Allah da onu zikreder. Kul, Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket eder, böylece Allah’a yaklaşır. Kur’an okur adeta Allah ile konuşur.

Bu konuşma ve yaklaşma, bazılarının anladığı ve iddia ettiği gibi değildir.

Biri kalkar da: “Ben göktekilerle konuşuyorum. Ben Allah ile konuşuyorum” derse ne olur? Canı isterse der. ama, bunun şakası da olmaz, mazereti de olmaz. Küfre girer.

Yanlışlıklar Niye Yapılıyor?

İnsan, Kur’an bilmez, hadis bilmez, sadece meal okursa birçok şeyi yanlış anlayacak, yanlış anlatacaktır.

Bugün bazıları, Hz. Peygambere, onun hadisleri-ne itibar etmiyor, misyoner mantığı ile hareket ediyor. Hadis okumadan, tefsir okumadan, siyer okumadan elbette hataya düşecektir.

Her ayetin iniş sebebi vardır. Ayetler durup dururken inmemiş, ihtiyaca göre inmiştir. Ayetlerin nüzul sebebi vardır. Bunlar bilinmezse, ayetler yalan yanlış, cahil mantığı ile yorumlanacaktır. Nitekim öyle olmaktadır. O zaman böyle birinin Allah’ı gördüğünü, Allah ile konuştuğunu iddia etmesi tabiidir. Çünkü; ayetlerin iniş sebebini bilmeden okumak, okuyanı sapıtır. Konuştuğunu zanneder, gördüğünü zanneder. Ama Allah’ı değil… Ona şeytan musallat olmuştur.

İnsanın ağzından çıkanın ne manaya geldiğini bilebilmesi için, itikadının düzgün olması lâzımdır. İmanı, itikadı düzgün olanlar, sapıklığa da düşmez, sapıklığa itibar etmez.

Bakın Kur’an ne diyor?

“Allah’a yalan iftira edenden, ya da kendisine bir şey vahyolunmadığı halde, bana vahyolundu” diyenden, bir de “Allah’ın indirdiği ayetler gibi ben de indireceğim” diyen kimseden daha zalim kim olabilir? Zalimler, ölüm halinde can çekişirken, melekler de ellerini uzatmış, “Çıkarın canlarınızı Allah’a karşı hak olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü bugün, alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız! derken onları bir görsen! Şaşar kalırsın” (En’âm: 93)

Unutmayalım, herkes, herşey, müslümanlar için bir imtihandır.

İnsanın dini kimden öğrendiği çok önemlidir.

Kimin peşinden gittiği de çok önemlidir. Kıyamette de onun peşinden gidecektir.

Kur’an-da kim kimi sevdiyse, kim kimin peşinden gittiyse, kıyamette de onunla olacağı ve onun peşinden onun gittiği yere gideceği bildirilmiştir. “Her topluluğu kıyamet gününde önderleri ile birlikte çağırırız” buyruluyor. (İsrâ: 71)

Peygamber (AS)’de: “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurarak, bu gerçeği ifade etmiştir.

Hz. Peygamber miracı anlatınca bazıları, çılgına döndü. Oraya buraya koşturup önlerine gelene bir şeyler söylüyordu. Bazıları dinden çıkıyordu.

Hz. Ebubekir’e:

– Muhammed göklere çıktığını söylüyür, ne dersin? dediler.

– Bunu O mu söylüyor? dedi.

– Evet, denilince:

– O söylüyorsa doğrudur. Ben değil buna, O’na gökten haber geldiğine inanıyorum, demiş. İmtihanı kazanmış, aziz olumuş, “sıddık” ünvanını kazanmıştır.

Ebucehil gibiler, azıtmış “Olmaz böyle şey” diyerek zelil olmuşlardır.

Aslında hayat imtihanlarla doludur. Miraç olayı da kıyamete kadar imtihandır.

Kesin olarak iman, kulluk derecemizi yüceltmektir. İnkâr ise, ayet ve hadislerle sabit olduğundan insanı küfre soracaktır. Çünkü, İsrâ suresinin 60. ayetinde: “İnsanları denemek için bir imtihan vesilesi kıldık” buyrulmakla bu olayın bir imtihan olduğu bildirilmiştir.

Akıl mantıkla izahı güç diye, inkâr etmenin anlamı yoktur. Çünkü İsra suresinin ilk ayeti miraç olayını haber vermiştir. Hz. Peygambere ve sünnetine itibar etmeyenler, efsane gözü ile bakmaktadır.

Bu olay, bir mucizedir. Mucize de olağanüstü bir haldir. Biz Yüce Allah’ın sonsuz kudretine inanıyoruz, miraca niye inanmayalım? İnkâr ederek kaybetme yerine, tasdik ederek kazanmanın daha kârlı bir iş olduğuna inanıyoruz.

Miraç sabahı, Ebu Cehil, peygambere uğramıştı.

– Yeni bir haber var mı? dedi.

– Evet Mescid-i Aksa’ya götürüldüm, dedi.

– Ya sonra da aramızda oldun, öyle mi? dedi peygamber:

– Evet! Cevabını verdi.

– Halkı çağırsam onlara anlatır mısın? diye sordu. Gayesi alay etmekti. Bir fırsat yakaladığını zannediyordu. Mescid-i Aksa hakkında sorular sordular. Allah, gözünün önüne getirmişti. Bütün ayrıntılarına kadar anlattı. Yoldaki kervanları hakkında sorular sordular. Kervan hakkında da önemli bilgiler verdiği halde müşrikler gene de Hz. Peygamber(AS)’a inanmadılar.

Çünkü; iman, bir hidayet meselesiydi. Daha önce de konuşan ağaç, kelime –i şahadet getiren taşlar, yarılan ay karşısında da inanmamışlardı. “O hiç yalan söylemedi” dedikleri halde “Güvenilir insan” adını verdikleri halde inanmamışlardı.

Cenab-ı Allah her şeye kâdirdir. Bugün İsa(AS)’ın gökyüzüne çıkıp orada yaşadığına inanan hıristiyan alemi, Hz. Peygamberin Kur’an-dan sonra en büyük mucizesi olan miraç mucizesine inanmıyor.

Bugün bir vasıta ile gökyüzüne çıkılıyor mu?

– Evet…

Peygamber de Burak ile çıktı. Uçakla Mekke’den Kudüs’e uçtuğu gibi insanların, Hz. Peygamber de uçtu, uçuruldu. Bunda tereddüt edecek ne var?

Herkes inanacak diye bir şey yok. İnanan olduğu gibi elbette inanmayan da olacak. Cenab-ı Allah, cenneti yaratmış, cehennemi de yaratmış.

Müşrikler peygamberin hiç görmediği fakat gittim orada peygamberlere ve meleklere namaz kıldırdım dediği Mescid-i Aksa herşeyi ile gözümün önüne geldi, onlar sordu ben cevap verdim, der ve: “Gelirken falan yerde kervanınıza rastladım, bir develerini kaybetmişlerdi. Falan yerde konaklamışladı. Falan gün gelecekler” dedi. O gün geldiler. Onlarla konuştular. Ama gene de inanmayanlar inanmadı. Bu iman ve küfür kavgası kıyamete kadar devam edecektir.

MİRAÇ HEDİYELERİ NELERDİR?

1- Elli vakit sevaba denk 5 vakit namaz.

2- Allah’a hiçbir şekilde hiçbir şeyle eş koşmayanlara cennet.

3- Bakara suresinin son iki ayeti. (Bu ayetlerde bize şöyle dua etmemiz öğretilmiştir.)

“- Ey Rabbımız! Mağfiretini isteriz, dönüşümüz ancak sanadır. Bize gücümüzün yetmeyeceğini yükleme!

– Rabbimiz! Eğer unuttuk ya da kastımız olmayarak hata ettiysek bizi hesaba çekme.

– Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin musibetler gibi, bize ağır yük yükleme…

– Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme, bizden çıkan günahları affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen mevlâmızsın, yardımcımız-sın. Artık kafirler üzerine bize, zafer ve yardım ihsan et.” (Bakara: 285-86) Bu ayetleri yatsıdan sonra okumak sünnettir.

4- Ayrıca İsrâ Sûresinin 22 ve 37. ayetleri vahyedildi. Bu ayetlerde şu emir ve yasaklar vardı:

1- Allah ile beraber başka bir tanrı edinme.

2- Rabbinden başkasına kulluk etme.

3- Ana babana iyi muamele et.

4- Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.

5- İsraf edip saçıp savurma.

6- Elini boynuna bağlayıp cimri de olma.

7- Evlatlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin.

8- Zinaya yaklaşmayın. O bir hayasızlık ve kötü bir yoldur.

9- Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın.

10- Yetimin malını yemeyin.

11- Ölçtüğünüz zaman doğru ölçün.

12- Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme.

13- Kibir ve azametle yürüme. Çünkü yeri yaramaz, boyca da dağları aşamazsın!



Bu gecenin en önemli hediyesi, 5 vakit namazdır. Miraçtan dönerken peygamberimiz Musa peygamberi gördü. “Ümmetine ne götürüyorsun” diye sordu. Peygamberimiz: “50 vakit namaz” dedi.

Musa peygamber, Tur Dağı’nda iki vakit namaz emri aldığını, İsrailoğullarının kılmadığını söyledi. Ben bu konuda tecrübeliyim, ümmetin takat getiremez, dedi. Peygamberimiz gide gele 5 vakte düşürdü.

Bu beş vakit namaza 50 vaktin sevabı verildi.

Peygamberimiz: “Namaz mü’minin miracıdır” buyurdu.

Namaz her gün 5 defa mü’mine mirac neşesini tattıracak bir olaydır. Mü’min namazla yücelir. Kul, Allah’a en çok namazla yaklaşır. Secde anı, en yakın olduğu andır. Bir hadiste de: “Namaz dinin direğidir” buyrulmuş-tur.

Atalarımız: “Namaz, yolda komaz” demişlerdir.

Kıyamet günü peygamber ümmetini abdest ve secde nurlarından tanıyacaktır.

Diğer ibadetlerin fidyesi vardır, namazın yoktur.

Kutsi Hadis: “Ben senin ümmetine beş vakit namaz farz kıldım ve onlara bir vaadde bulundum ki; kim namazı vaktinde kılarsa, onu cennete koyacağım, kim de terk ederse ona bir vaadim yoktur.” (Kutsi Hadisler Terc. Ahmet Varol 1/235)

Kur’an-da şöyle bildirilmiştir:

“Ahirette cennetlikler cehennemliklere soracaklar:

– Sizi buraya getiren şey nedir? diyecekler. Onlar da:

– Biz namaz kılanlardan değildik, derler.”



Eee… Şimdi namaz kılmayanlara ne zaman? Daha vakti gelmedi mi? deme sırası geldi, değil mi?..

Bir de kaza borçlarını ödemeyenlere “Bu gece namaz gecesi, bugünden tezi yok başlamalarını tavsiye edelim, ne olur cehennemde yanmak istemiyorsanız. Namaz borçlarınızı hesap edin ettirin, kılmaya başlayın.”

Feyzinden istifade ettiğim hocalarım hep “aman” , “sakın ha!” , “ne olur!” diye yalvarırlardı. Bu yalvarmanın manasını şimdi anlıyorum ve ben de onun için yalvarıyorum. İnsan hayatında en önemli şeylerden biri keffareti olmayan namaz borcu ile bu dünyadan ayrılıp gitmemektir.

PEYGAMBER MİRAÇTA NELER GÖRDÜ? Efendimiz (sav)’in Miraçtaki Müşahedeleri – Miraç’ta Yaşananlar


Peygamber Aleyhiselam Miraçta Gördüklerini Şöyle Anlatır:

Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dünya semâsında, kendisini güler yüzle karşılayan Melekler arasında yüzü hiç gülmeyen Cehennem’in bekçisi Mâlik adındaki bir Melek ile de karşılaşmıştı. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) O’nun kim olduğunu, Cebrâil (Aleyhisselam)’dan sorup öğrenince, Cebrâil (Aleyhisselam)’a:

– Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin? diye sordu. Cebrâil (Aleyhisselam):
– Olur! dedi ve Cehennemin Bekçisi Mâlik’e:
– Ey Mâlik! Muhammed’e, Cehennem’i göster! dedi. Mâlik, Cehennem’in üzerinden örtüsünü açınca, Cehennem öyle kaynamaya ve yükselmeye başladı ki, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gördüğü her şeyi, O’nun yakalayıp yakıvereceğini sandı! Hemen, Cebrâil (Aleyhisselam)a:

– Ey Cebrâil! Mâlik’e emret de, onu yerine geri çevirsin! buyurdu. Cebrâil (Aleyhisselam) da, Cehennemi yerine çevirmesi için Mâlik’e emretti. O da Cehennem’e:
– Sâkin ol! dedi. Cehennem çıkmış olduğu eski yerine girince, Mâlik O’nun üzerine örtüsünü tekrar örttü.

Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cehennemdeki azap susuzluklarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini ve oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün Cebrâil (Aleyhisselam)a:

– Ben ne için Mikâil’i hiç güler görmüyorum? diye sormuştu. Cebrâil (Aleyhisselam):
– Cehennem yaratılalıdan beri, Mikâil hiç gülmemiştir! dedi. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

– Vallâhi! Ey Ümmet-i Muhammed! Benim bildiğimi, sizler de bilseydiniz, muhakkak ki, çok ağlar, pek az gülerdiniz! Canım, kudret elinde bulunan yüce ALLAH’a yemin ederim ki; benim gördüğüm şeyi, sizler de görmüş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız! buyurmuştu.

– Yâ Resûlellâh! Sen ne gördün? diye sordular. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
– Cenneti ve Cehennemi gördüm! buyurdu.

Enes (R.A)den rivayete göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Miraç gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı.
– Ey Cebrâil! Bunlar da kim?” diye sordum.
– Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını, şereflerini payimal edenlerdir.”1

Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre, Miraç gecesinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin:

Eken ve hasad yapan bir kavme rastladığı, hasadı tamamlar tamamlamaz, olduğu gibi ekinin yerine geldiği, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bunlar mücahidlerdir” haberini verdiği; Sonra: Başlarını taşla ezen bir kavme rastladığını, başı ezildikçe eski haline döndüğünü, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bunlar başları namaza gitmeyen kimselerdir” dediğini; Sonra: Avret yerlerinde bir yama ile hayvanlar gibi otlayan bir kavme rastladığı, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bunlar zekâtlarını vermeyenler” dediğini; Sonra: Pis bir eti çiğ çiğ yiyen fakat pişmiş temiz et isteyen bir kavme rastladığını, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bunlar zina yapanlardır” dediğini; Sonra: Bir demet odun toplayan fakat taşıyamayan bir adama rastladığını, adamın bu demete yeni ilaveler yaptığını, Hz.Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bu, nezdinde emânet olup, emaneti eda etmeyen, başka emanet talep eden kimsedir” dediğini; Sonra: Dil ve dudakları kesilen ve her kesilişte tekrar eski haline dönen bir kavme rastladığını, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bunlar insanları fitneye çağıran kimselerdir” dediği; sonra: Küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastladığı, bu öküzün o delikten tekrar geri gitmek isteyip muktedir olamadığı, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)ın: “Bu, söz söyleyip pişman olan fakat, istediği halde sözünü geri alamayan kimse olduğu” kaydedilir.2 Ebû Said el-Hudri (Radiyalahu Anh)den rivayete göre, Miraç gecesinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:

Ey Cebrail! Kimdir, bu? Diye sordu. Cebrail (Aleyhisselam) da:
– Bu, baban Hz. Adem (Aleyhisselamdır, dedi. Hz. Adem (Aleyhisselam), bana selâm verdi, merhaba dedi, hayır duada bulundu. Bana:

– Merhaba, ey salih peygamber, ey salih oğul! Dedi.
Daha sonra baktım, bir toplum gördüm ki, dudakları deve dudağı gibiydi. Onlara bir takım memurlar görevlendirilmişti, dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar, bu taşlar mak’adlarından çıkıyordu.

– Ey Cibril! Bunlar kimler? dedim. Cebrail (Aleyhisselam):
– Onlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir, dedi. Sonra baktım bir toplum vardı ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor. Ve yediğiniz gibi yiyiniz deniliyor. Ve bu onlara en iğrenç bir şey oluyor.

– Ey Cibril! Bunlar kimler? dedim. Cebrail (A.S.):
– Bunlar o koğucular, fitnecilerdir ki, insanların etlerini yerler ve sövmek ile ırz ve namuslarına saldırırlar, dedi. Sonra baktım, bir toplum var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, etraflarında da leşler var. Onlar, o güzel etleri bırakıp bu leşlerden yemeye başladılar.

– Bunlar kim? Ey Cebrail! dedim. Cebrail (Aleyhisselam):
– Bunlar zinakârlar, ALLAH’ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler, dedi. Sonra baktım bir toplum var ki, karınları evler gibidir. Bunlar Firavun ailesinin yolu üzerinde bulunuyor. Firavun ailesi sabah ve akşam ateşe atılırken bunlara uğruyor, uğradı mı bunlar bir fırlıyorlar, fırlayınca her biri karnının ağır basması ile düşüyor ve bunun üzerine Firavun ailesi bunları ayaklarıyla çiğniyorlar.

– Ey Cibril! Bunlar kimler? dedim… Cebrail (Aleyhisselam) dedi ki:
– Bunlar, karınlarında faiz yiyenlerdir. Sonra bir takım kadınlar memelerinden asılmış ve birtakım kadınlar baş aşağı ayaklarından asılmış.

– Ey Cibril! Bunlar kimler? dedim. Cebrail (Aleyhisselam):
– O bunlar zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, dedi.3

Ve daha bir çok müşahedeler… Neler, neler…

Özetlersek: Mi’râc gecesi Resûl-i Zîşân (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz yüksek makamlara çıktı. Melekût âlemini seyretti. Bunda maddî şartlar, zaman ve mekân kaydı ortadan kalktı. Gökler kademe kademe açıldı, nûrdan yaratılmış olan melekler mevkibi ile lâhût âleminde dolaştı. Mâverâ göründü. İlâhî nûr, Rahmânî feyz dalgaları içinde yüzdü. Arş’ı, Ferş’i seyretti. Sidre-i Müntehâ’ya ulaştı. Makam-ı Mahmûd’a erişti.


Miraçta Neler Oldu Miraç Gecesi Yaşananlar – Miraç da neler olduğu gerçekten de insanların tüylerini diken diken ediyor.

Nebiiler Serveri, Fahri Cihan Peygamber Efendimiz Hz Muhammed (SAV)’ in Recep ayının 27. gecesi yaşamış olduğu mucizesi olan Mirâc Gecesi bu önemli kandil gecelerinden biri. Mirâc, kelime anlamı olarak merdiven demektir. Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimizi, 52 yaşında iken, Recep ayının 27. gecesi, Mekkei Mükerreme’de Mescidi Haram’dan, Kudüs’te Mescidi Aksa’ya ve oradan arşın manevi katlarına yükseldi.

mirac-kandili-neler-olduBu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur’ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur’ân’da şöyle anlatılır:

“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)

Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle’ anlatılır:

“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)
İslâm âlimleri buyurdu ki: “Mirâc ruh ve ceset ile birlikte oldu. Âyeti kerîme ile sabit olduğundan, Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere, bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise sapık olur.”
Kavl-ül-fasl kitabında deniyor ki:
İsra suresinin ilk âyetinde, Allahü teâlâ, kudret ve azametinden nice acayip işlerden bazılarını göstermek için, Muhammed aleyhisselamı, Mekke’den Kudüs’e götürdüğünü bildiriyor. İsra kelimesi, rüya için kullanılmaz. Uyanık iken, gece yürümek manasına kullanılır. (Sana [Miracda] gösterdiğimiz temaşayı insanlar için bir fitne kıldık) âyetindeki fitne, imtihan demektir. İmtihan ise uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamazdı. Hazret-i Ebu Bekir tasdik edip, yüksek derecelere kavuşmazdı. Resulullahın, Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan sapık olur. (Bahr)

Birkaç saniyede Mekke’den Kudüs’e götüren Allahü teâlâ, neden daha uzaklara götüremesin? Allah’ın kudretinden ancak kâfirler şüphe eder. Peygamber efendimiz Miracını özetle şöyle anlatıyor:

(Verilen Burak’a binip Beyt-ül-Makdis’e geldim. Onu, önceki Peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescide girip orada iki rekat namaz kıldım. Sonra çıktım. Cebrail aleyhisselam bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, yaratılışa uygun olanı seçtin, dedi.

Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında, “Sen kimsin” diye bir ses geldi. Ben Cebrail’im dedi. Yanındaki kim? dendi. Muhammed aleyhisselam dedi. O, Peygamber olarak gönderildi mi? dendi. Cebrail, evet dedi. Gök kapısı açıldı. Hazret-i Âdem ile karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti.

İkinci semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana merhaba diyerek dua ettiler.

Üçüncü semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hazret-i Yusuf’u gördüm. O da bana dua etti.

Dördüncü semaya çıktık. Aynı sualler ve konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hazret-i İdris’i gördüm. O da bana dua etti.

Beşinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hazret-i Harun’u gördüm. O da bana dua etti. Altıncı semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hazret-i Musa’yı gördüm. Bana merhaba diyerek dua etti.

Yedinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-mamura dayamış Hazret-i İbrahim’i gördüm. O da bana dua etti. Beyt-ül-Mamur’u gördüm.

Sonra Hazret-i Cebrail beni Sidretü’l-Münteha’ya götürdü. Allahü teâlâ, günde elli vakit namaz farz kıldı. Hazret-i Musa’nın yanına geldim. Ona elli vakit namaz farz kılındığını bildirdim. Rabbinden azaltmasını iste. Ümmetin buna güç yetiremez. Ben tecrübe ettim, dedi.

Birkaç defa Rabbim ile Hazret-i Musa arasında gidip gelmeye devam ettim. Nihayet Rabbim buyurdu ki: “Ya Habibim, beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevap vardır. Böylece elli vakit namaz olur.”) [Müslim]

Miraç nasıl oldu?
Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ’ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke’den), Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs’e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs’e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa’nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ’ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.
Bir rivayette Hz. İsa’nın doğduğu yer olan Betlaham’a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.
Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.
Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.

Süleyman Çelebi’nin dediği gibi

“Aşikâre gördü Rabbü’l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti” İnşaallah…

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.

Hz. Musa’nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail’in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke’ye döndü.

Sabah olunca Kabe’nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.

Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ’yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ’yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize soru yönelttiler.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:
“Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü’l-Makdis’i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü’l-Makdis’in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü’l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”

Bunun üzerine müşrikler:
“Vallahi dos doğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.

O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.

Peygamberimiz neden mirac’a çıktı?
Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.
Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz’i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz’i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.

Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi’râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi…

Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir?
Soru: “Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”

Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O’ na sonsuz şekilde uzaktır.
Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.
Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.
Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.

Miraçla gelen hediyeler

Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü’min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü’minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.

Mü’minler merak ediyorlar. “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık” derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.

Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.
Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.

Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü’minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.

Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, “Sen paşa oldun” dense ne kadar sevinir.
Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, “Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah’ın rahmetine gireceksin” dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.)


PEYGAMBER MİRAÇTA NELER GÖRDÜ?

Peygamber Aleyhiselam Miraçta Gördüklerini Şöyle Anlatır:

1- “Göğe çıkarıldığım gece Cebrail(as)’ı gördüm, Allah korkusundan eski kilim gibi titriyordu.” (Ramuz el Ehadis: 353/6)

2- Efendimiz(SAV), “Miraçta ümmetler bana gösterildi, ümmetimin çokluğu beni sevindirdi. Razı oldun mu? diye bana soruldu, ben de evet razıyım, dedim. Yetmişbin kişi hesapsız Cennete girecek, denildi. Bunlar kin tutmayan, efsun ettirmeyen-ler, Allah(c.c)’ya tevekkül edenler” dendi, der.

3- “Miraca götürüldüğüm gece cennette yüksek seviyede yapılmış köşkler gördüm. Cebrail’e:

– Bunlar kimin içindir, diye sordum. Cebrail şöyle cevap verdi:

– Öfkesini yenenler ve insanları af edenler içindir.” (Age. 287/11)

4- Karınları şiş kimseler gördüm. Firavun taifesi onları çiğniyorlardı.

– Kim bunlar, dedim. Cebrail:

– Faiz yiyenler, dedi.

5- Bazısı pislik yiyor, bazıları avret yerlerinde bir yama ile hayvanlar gibi otluyor, bazıları memelerinden, bazıları ayaklarından asılı bir topluluk gördüm:

– Kim bunlar, diye sordum. Cebrail:

– Zina eden, çocuklarını öldürenlerdir, dedi.

6- Kendi etlerini yiyenler, derilerinden kesilip ağızlarına tıkılanlar gördüm.

– Kim bunlar ? diye sordum. Cebrail:

– Dedikodu yapanlar, dedi.

7- Eken, hasat yapan bir topluluk gördüm. Hasat tamamlanır tamamlanmaz olduğu gibi ekinlerin yerine geldiğini gördüm:

– Bunlar kim? dedim. Cebrail:

– Bunlar Allah yolunda gayret sarf edenlerdir, dedi.

8- Başları taşla ezilen bir topluluğa rastladım. Başlar eziliyor kısa zamanda eski haline dönüyor, tekrar eziliyordu.

– Kim bunlar? dedim. Cebrail (AS):

– Başları namaz kılmayan kimselerdir, dedi.

9- Bir demet odun toplayan, fakat taşıyamayanlar dördüm.

– Kim bunlar? dedim. Cebrail (AS):

– Emanete ihanet edenler, dedi.

10- Dil ve dudakları kesilen, kısa zamanda iyileşen, tekrar kesilenler gördüm.

– Kim bunlar? dedim. Cebrail (AS):

– İnsanları, fitneye çağıran, aralarına fitne sokan-lardır, dedi.

11- Dudakları devedudağı gibi kimseler vardı. Parça parça et kesiliyor, ağızlarına da ateşten taş koyuyorlar, taşlar dübürlerinden çıkıyordu.

– Kim bunlar? dedim. Cebrail (AS):

– Hak yiyenlerdir, dedi.

12- Bir topluluk gördüm önlerinde sofra vardı. Sofra güzel yemeklerle donatılmıştı, onlar o yemekleri bırakıp pislik yiyorlardı.

– Kim olduklarını sordum.

– Helâl eşlerini bırakıp harama yönelenlerdir, denildi.

Allah rasûlü, görülmesi hoş olmayan bu manzaraları görmüş, ibret almamız için bize anlatmıştır. Ayrıca bu olaylar, Allah’ın bize mesajlarıdır. Bundan başka Allah Rasûlü şu manzaralarla da karşılaşmıştır.

13- “Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi şiş idi. Bu şiş karınlar, yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışardan gözüküyorlardı. Ben “Ey Cebrail! Bunlar kimlerdir?” diye sordum.” “Bunlar faiz yiyenlerdir” dedi. (Kütüb-i sitte: 17/264 + Ramuz el Ehadis: 15/6)

14- “Miraca çıkarken Kudüs’e yakın bir yerde Musa peygambere uğradım. Kabrinde uyakta namaz kılıyordu.” (Age: 15/4)

15- “Miraca çıkarken bir topluluğa rastladım. Dudakları ateşten makaslarla kesiliyordu. Ardından dudaklar tamamlanıyordu. Ey Cebrail! Bunlar kimlerdir? diye sordum. Bunlar senin ümmetinin hatipleridir, yapmadıklarını söylerler, Kur’an-ı okurlar fakat onunla amel etmezlerdi” dedi. (Age: 15/5)

16- “Adem’in sağında güzel koku çıkaran bir kapı, solunda da kötü koku çıkaran bir kapı vardı. Sağdaki kapıya bakıp gülüyor, soldaki kapıya bakıp ağlıyordu. Cebrail’e sordum:

– Bu kimdir?

– Baban Adem, sağdaki cennet kapısıdır. İnsanların oraya gittiğini görünce gülüyordu. Soldaki kapı cehennem kapısıdır. İnsanların oraya gittiğini görünce ağlıyor.” (Büyük Hadis Külliyatı: 5/52) dedi.

Bunların hepsi vahyin bir parçasıdır. Her müslüman bu olayları göz önünde tutarak yanlış yapmamaya çalışmalıdır.

17- “Miraç gecesi cennetin kapısı üzerinde şu yazıyı gördüm: “Borç verme sadakadan efdaldır.” sebebini sordum. Cebrail: “Dilenci, yanında çoğu zaman para olduğu halde sadaka ister. Borç yiyen ise, ihtiyaçtan dolayı ister.” dedi. ”

18- Miraç gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bakır tırnaklarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı.

“Ey Cebrail! Bunlar da kim?” diye sordum. Cebrâil(as) şöyle buyurdu:

“Bunlar, insanların etlerini yiyenler (gıybetini yapanlar) ve ırzlarını (şereflerini) çiğneyenlerdir.” (Ebu Davut Edep: 40)

Allah Rasûlü miracta daha bir çok olayla karşılaşmış ve ibret verici manzaralarla karşılaşmıştır. En ibretli olaylardan biri de şudur:

19- Semûre İbn’u Cündeb(ra) şöyle anlatır:

Bir sabah Allah Rasûlü herzaman sorduğu gibi:

– Sizden rüya gören yok mu? diye sordu. Kendisi-nin rüyasını anlattı:

“Bana iki kişi geldi, “yürü” dedi, yürüdük. Yatan bir adamın yanına geldik. Yanında da elinde kocaman bir taş olan adam duruyordu. Adam o taşı o adamın başına vuruyordu. Böyle devam edip gidiyordu. Ben:

“Sübhanellah, nedir bu hal?” dedim.

– Yürü! Yürü! dediler. Yürüdük, sırtüstü yatan birinin yanına geldik. Onun yanında da elinde kancalar bulunan bir adam duruyordu. Bu demir çengelle yüzünün bir tarafını parçalıyordu. Sonra diğer yüzünü parçalıyordu. İyileşince tekrar bu işi yapıyordu. Ben:

– Sübhanellah, nedir bu hal? dedim. Yürü! Yürü! dediler.

Yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik. Bir adam nehirde yüzüyor. Bir adamda yanındaki taşlarla o adamın her kenara gelişinde o taşları ağzına atıyordu. Bu kim dedim. “Yürü, yürü!” dediler.

Çirkin görünümlü bir adamın yanına geldik. Böyle çirkin birini görmemişsinizdir. Adam ateş yakıyor etrafında dönüyordu. Kim bu diye sordum. “Yürü” dediler. Yürüdük. Büyük bir ağacın yanına geldik. Bu ağaç büyük ve güzeldi. Beraberce ağaca çıktık. Altın ve gümüş malzeme ile yapılmış evler gördük. Bizi, bir yarısı güzel, bir yarısı çirkin insanlar karşıladı. Yanımdakiler onlara bir nehir gösterip “gidin, yıkanın” dedi. Onlar yıkandı ve çirkinlikleri yok oldu. Bana oranın cennet olduğunu söylediler. Makamını gösterdiler. Girmek istedim, sokmadılar.

Olanları sordum. Bana şöyle anlattılar:

– Taşla başı yarılan, Kur’an-ı ve namazları terkedendir.

– Yüzü parçalanan, yalan söyleyen, etrafa yalan yayan kimsedir.

– Fırındakiler, zina yapanlardır.

– Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan, faiz yiyendir.

– Ateş yakıp etrafında dönen, cehennem bekçisidir.

– Bahçedeki uzun boylu adam, İbrahim (as)dır. Çocukları ise buluğa ermeden ölen çocuklarıdır. Biri:

– Müşriklerin çocukları da mı? diye sordu. Peygamber:

– Evet dedi ve anlatmaya devam etti:

– Yarısı güzel yarısı çirkin olanlar, hem iyi hem de kötü amel işleyenlerdir. (Prof.Dr.İ.Canan Hadis Ans: 3/427)

Günahlardan, haramlardan kaçalım. Nasıl kaçalım?

– Miraçta peygamberin gördüklerini hatırlayarak,

– Allah’ın günahtan vazgeçene vereceği sevabı düşünerek

– Allah’ın azabını göz önüne getirerek,

– Cenneti cehennemi düşünerek,


BU GECEYİ nasıl GEÇİRELİM

– Miraç, yükselmek demektir. Bu gece derecemizi yükseltecek işler yapmamız lâzımdır.

– Miraç kandilinin “Mübarek Olsun” derken kendimizin de mübarek olabilmemiz için mübarek işler yapmalıyız.

– Bu gece Rabbimizin bize hediyeleri olmuştur. Bugün Rabbimizin hediyelerini kabul edip karşılığını vermemiz lâzımdır.

– Bu gece namaz gecesidir. Bu gece en az 5 vakit namaz kaza etmeliyiz, tesbih namazı kılmalıyız. Nafile namaz kılmalıyız. Namaz, mü’minin miracıdır. Mü’min namazla yükselir. Allah’a namazla yaklaşır.

– Bu mübarek geceleri oruçla karşılayıp oruçla uğurlamalıyız.

– Bu gece tevbe istiğfarı bol yapmalıyız. Bu gecenin hürmetine affolacağımızı umarak Rabbimize yalvarmalıyız.

– Bu gece Allah’ımızı bolca anmalı, tesbih çekmeli ve Rabbimizi zikretmeliyiz. Biz O’nu anarsak O da bizi anar.

– Duaya çok ihtiyacımız var. Kendimiz için evlatlarımız için müslüman kardeşlerimiz için hatta insanlık için bol bol dua etmeliyiz.

– Bu gece okuyabildiğimiz kadar Kur’an okumalıyız. Yasin, Fetih, Mülk gibi sûreleri mutlaka okumalıyız.

– Allah Rasûlüne bol bol salavat getirmeli, selâm göndermeliyiz.

– Bu gece için tebrikleşmeliyiz. Yakınlarımızı ve büyüklerimizi aramalıyız. Çoluk çocuğumuzla tebrikleşip, hediyeleşip onları kandillerimizle barıştırmalıyız, barışık yetiştirmeliyiz.

– Bu gecenin miraç gecesi olduğunu hissettirmeliyiz.

– Bu gece ve bundan sonra müslüman kimliğimiz ön plana çıkmalı. Çevremiz bize “müslüman” der endişesini bırakmalıyız. Bize “müslüman” denmesi, müslümanların ve meleklerin şehadeti olur. Bize müslüman denmezse, başka şey denir. Bu gece şöyle dua edelim:

– “Ey Rabbim! Müslüman kimliğimizi korumamızda bize yardım et. Hayatı boyunca islâmı yaşayan ve müslümanlar olarak can veren, müslüman olarak haşrolunan, huzura müslüman olarak çıkan ve nur cemalini gören kullarındaneyle Allah’ım.”

SONUÇ OLARAK:

Konumuz miraçtı. Miraca başka açıdan baktık, bize uzanan mesajlara işaret ettik.

Yunus’un ifadesiyle:

“Yedikat gökleri seyran eyleyen

Kürsinin üstünde cevlan eyleyen

Miraçta ümmetini Hak’tan isteyen

Adı güzel kendi güzel Muhammed” dediği Allah Rasûlünün gördüklerini size nakletmeye çalıştık.

İçinde yaşadığımız ortam itibariyle miraçtan, cereyan eden olaylardan alacağımız dersler çoktur…

Miraçta Peygamber Bizim İçin Şöyle Dua Etmiştir:

“Ey kusurları bağışlayan, kullarına nimetleri sonsuz olan cömert Allah’ım! Günah işleyen ümmetimin hali nice olur. Kıyamet gününde senin önüne gelmek için nasıl yol bulurlar? Korkarım o günde onların yerleri pek iyi değildir. yüce katından dileğim budur ki, ümmetimden razı ol. Onları bağışla Allah’ım!”

Kıyamet gününde de “ümmetî, ümmetî” diyerek ümmetini dileyecektir. Ümmetine onun kadar düşkün bir başka Peygamber yoktur.

Allah bizi O’na ümmet olmak nasip etsin, şefaatinden mahrum etmesin.

Değerli Kardeşlerim,

“Arayan belâsını bulur, arayan da mevlasını bulur” derler. Bugünler, bu geceler bizim kurtuluşumuz için tanınan bir fırsattır. Bu fırsatı yakalamaya çalışalım. Bize verilen ip uçlarını değerlendirelim. Allah bir çok şeyi gözümüzün önüne sermiştir.

Peygamberimizin ifadesiyle: “Kişi sevdiği ile beraberdir. Allah’ın “Habibim” dediği Hz. Peygamberi sevelim, onunla beraber olalım. Deccalın fitnesine aldanıp, sünnetini terk ederek veya ettirerek Ebu Cehillerin Ebu Leheplerin durumuna düşmeyelim.

Günahların rengi olsaydı, kokusu olsaydı birçoklarına yaklaşılmaz, bir çoklarının yüzünü bakılmazdı.

Üç ayların içindeyiz. Cahil arablar bile üç aylarda silahları bırakır kan dökmez, kötülük yapmazlardı. Bizde bu aylarda değişelim. Kandillerin sıcak havasını ailecek hissedelim. Unutturulan yönleriyle; Ahlaki, manevî değerlerimize dört elle sarılalım.

Bakın hıristiyanlar yılbaşını nasıl kutluyorlar. Biz de bayramlarımıza, kandillerimize sahip çıkalım. Müslüman Türk kimliğimizi koruyalım.

Bu geceyi en güzel şekilde değerlendirelim. Kulluk görevlerini aksatanlar, iyi bir müslüman olmaya çalışsın. İbadet etmeyenler için bu gece başlangıç olsun. Bakarsın bir miraca daha ömrümüz yetmeyebilir.

Rabbim bizlere hayırlı ömürler ihsan etsin. Ayrıca kendisine itaat eden, ibadet eden kullarından etsin, inşallah.

Miracın öncelikle siz kardeşlerimize ve bütün müslümanlara ve islâm alemine kutlu olsun. Hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

ALINTI



dipnot
(1) Ebû Davûd, Edeb: 40
(2) Askalanî, Fethu’l-Bari, Menakıbu’l-Ensar:41; 7/598, İbn-i Cerir et-Taberi; Tehzibü’l-Âsar, No:727; 1/433
(3) İbn-i Cerir et-Taberi, Tehzibü’l-Âsar, No:725; 1/429

Allah ile kul arasına girilmez mi?


Allah ile kul arasına girilmez mi?

Allah ile kul arasına girilmez mi?

Sual: Günahların zararlarından ve kâfirlerin Cehenneme gireceklerinden bahsedilince (Allah ile kul arasına girilmez, Allah adına karar veremezsin) diye tepki gösteriyorlar. Dinin emrini bildirmek Allah adına karar vermek midir?
CEVAP
Az da olsa, iyi niyetli bazı kimseler, Allah ile kul arasına girilmez sözünü, (Müslümanlıkta, Hristiyanlıkta olduğu gibi, din adamlarının günah affetme yetkisi yoktur) anlamında kullanıyorlar. Ancak dinsizlerin ve fâsıkların söylediği anlamda, yani dinin emirlerini bildirmeyin, bize hatırlatmayın anlamında kullanmak dinimize aykırıdır. Öyle olsaydı, Allahü teâlâ, insanlara dinin emrini tebliğ edici Peygamberler ve kitaplar göndermezdi. Namaz kılmayan, içki içen, hırsızlık eden ve her türlü kötülüğü işleyenler, kendilerini temize çıkarmak için (Allah ile kul arasına kimse giremez) sözüne sığınıyorlar. Allah ile kul arasına girilmesini bizzat Allahü teâlâ kendisi istemektedir.

Kul diye başlayan bir çok âyet vardır. Kul kelimesi, de ki, söyle ki demektir. Mesela, (içki içmeyin, namaz kılın, kumar oynamayın) gibi birçok emir vardır. Bir tanesinin meali şöyledir:
(İnanan kullarıma söyle, namaz kılsınlar!) [İbrahim 31]

Peygamber efendimiz de, (Şu günahları işleyen Cehenneme gider) ve (Namaz kılmayanın ibadetlerine sevap verilmez) buyuruyor. (Ebu Nuaym)

Kimi de, (Namaz kılmadığım ve çeşitli günahlar işlediğim için beni Cehenneme atamazsınız) diyor. Evet atamayız. Ama Allahü teâlâ, (Şu günahları işleyenleri Cehenneme atarım. Kullarıma söyle, böyle günahlardan sakınsınlar) buyuruyor. Dinimizin böyle emirlerini söylemekle suçluyu Cehenneme atmış mı oluyoruz? Dinin emrini bildirmek din adamlarının görevidir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Erkek ve kadın bütün müminler, birbirlerinin velisidir [dost ve yardımcısıdır]; iyiliği emreder kötülükten alıkoyar; namaz kılar, zekat verir, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet eder.) [Tevbe 71]

(Oğlum, namazı doğru kıl, emr-i maruf ve nehy-i münker yap! Bunları yaparken gelecek sıkıntılara katlan, çünkü bunlar, azmi gerektiren [kesin farz olan] işlerdendir.) [Lokman 17]

(Onların çoğu, günah, düşmanlık ve haram olan şeyleri yiyip içmekte yarışıyorlar. Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözlerinden ve haram olan şeyleri yiyip içmekten vazgeçirmeye çalışmaları gerekmez miydi? Ne kötü iş bu!) [Maide 62, 63]

Demek ki Allahü teâlâ, dinin emirlerini tebliğ için din adamlarını, âlimleri mesul tutmaktadır. Namaz kılmayan ve her türlü kötülüğü işleyene, (Allah’tan kork, namaz kılmamak büyük günahtır) dense, tepkisi artar ve daha fazla günah işler. Konu ile ilgili birkaç âyet meali:
(Ona [günahkâra] “Allah’tan kork” denilince gururu ona daha çok günah işletir. [Ceza ve azap olarak] Cehennem ona yetişir.) [Bekara 206]

(Rabbine suçlu olarak gelen, Cehenneme gider. Orada ne ölür, ne de yaşar.) [Taha 74]

(Gizli açık her günahtan sakının. Çünkü günahkâr, cezasını mutlaka çeker.) [Enam 120]

(Suçlulara, niye ateştesiniz denilince, “Namaz kılmazdık” derler.) [Müddessir 41-43]

Allah ile kul arasına girmek
Sual: Bir arkadaş, "Hristiyanlıkta Allah ile kul arasına papazlar giriyor. Müslümanlıkta Allah ile kul arasına kimse giremez. Benim içkime, zinama, hırsızlığıma kimse karışamaz" diyor. Bu arkadaşa nasıl bir cevap vermek gerekir?
CEVAP
Dinimizde kul ile Allah arasına girilmez diye bir kural yoktur. Papazlar günah affetmede Allah adına hareket ediyorlar. Dinimizde böyle bir şey yoktur. Allah adına günah affetmek yok. Yoksa Allah'ın emrini kullarına tebliğ etmek vardır. Suç işleyenleri cezalandırmak vardır. Kur'an-ı kerimde bir çok âyet var. Şu suçu işleyene şu cezayı verin diye. Eğer bu Allah ile kul arasına girmekse evet dinimizde kul ile Allah arasına girilir. Girilmesini Allah emrediyor.

Din adamı sınıfı
Sual: İslamda din adamı sınıfı var mıdır?
CEVAP
Din adamı sınıfından kasıt ne? Doktorlar, avukatlar, ilahiyatçılar gibi bir sınıftan mı bahsediliyor? Öyle ise elbette ilahiyatçılar diye bir sınıf vardır. Ama bunların Hristiyanlıkta olduğu gibi günah affetme yetkisi yoktur. Sadece dini tebliğ ederler o kadar. Gerçek âlim olanları da Resulullahın vârisleridir

Sual: Din adamlarının Allah ile kul arasına girmesi, Mekke müşriklerinin, lat, menat ve uzzaya bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapmalarından farksız değil mi?
CEVAP
Müslüman din adamı, müftüsü vaizi, imamı, Allah ile kul arasına girip de ne yapıyor? Namaz şöyle kılınır, oruç şöyle tutulur diyor. Bu Allah ile kul arasına girmek mi? Allah ile kul arasına girmek ise bunun ne mahzuru vardır? Allahü teâlâ, Peygamberini dini tebliğ etmek ile görevlendirmedi mi? Âlimler Resulullahın vârisleri değil mi? Dini tebliğ etmek emr-i maruf nehy-i münker yapmak Allah ile kul arasına girmek mi? Sonra Allah ile kul arasına girip de ne yapılıyor? Namaz anlatılıyor, hac anlatılıyor, hepsi bu. Bunda gocunulacak taraf ne? Müslüman din adamlarını müşriklere benzetmek, din düşmanlığından başka nedir? Din adamı dini öğretiyor, Allah’a yaklaştırmak için kendine mi taptırıyor? Müslümana müşrik yani puta tapan kâfir diyen, eğer kendisi Müslüman ise kâfir olur.

Emr-i maruf yapmak
Sual: Maide suresinin, (Ey iman eden kullarım! Kendinize bakın. Kendiniz doğru yolda oldukça, başkalarının yoldan çıkması size zarar vermez!) mealindeki 105. âyeti, emr-i maruf yapmamak, kimseye karışmamak ve sadece kendimizi kurtarmak gerektiğini bildirmiyor mu?
CEVAP
Aksine emri maruf yapmayı emretmektedir, tefsirlerde, bu âyetin (Ey mümin kullarım! Emir ettiğim işleri, ibadetleri yapar ve emri maruf ve nehyi münker ederseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez) anlamında olduğu bildiriliyor. Kur’an-ı kerim Peygamber efendimize gelmiştir, muhatabı Odur. Dolayısı ile, Kur’an-ı kerimi tam ve doğru olarak sadece Peygamber efendimiz anlamış ve hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Bu âyet-i kerimeyi açıklayan hadis-i şerif şu mealdedir:

(İslamiyet'in emir ve yasaklarını anlatın! Bir kimse ucb eder [kendini beğenir], sizi dinlemezse, kendi halinizi ıslah edin.) [Berika]

Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmanın en güzel yolu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının yayılmasına maddi ve manevi şekilde yardımcı olmaktır. Hiç değilse, bu kitapları komşuya, arkadaşa hediye etmelidir.

Allah Gözle Görülebilir mi? - Kalp Gözüyle Allah'ın Görülmesi - Ru'yetullah


Allah Gözle Görülebilir mi? - Kalp Gözüyle Allah'ın Görülmesi - Ru'yetullah

Ve yine şöyle nakletmekte: “Nebi(sallallahu aleyhi ve alih) bir yerden geçerken bir kişinin ellerini göğe doğru kaldırıp dua ettiğini gördü. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve alih) şöyle buyurdu: “ellerini indir, çünkü asla ona eremezsin.[1]”

****

Yakub b. İshak şöyle rivayet etmiştir:

Ebu Muhammed’e (İmam Hasan b. Ali el-Askerî aleyhi selâm) bir mektup yazarak şu soruyu sordum: "Kul, Rabbini görmeden ona nasıl ibadet edebilir?"

Mektubuma şu cevabı verdi: “Ey Ebu Yusuf! Bana ve atalarıma nimetler bahşeden Efendim, Mevlâ’m görülmekten münezzehtir.”

Ona bir de şu soruyu sordum: Resûlullah Rabbini gördü mü?

Bana şu cevabı gönderdi: “Allah Tebareke ve Teâlâ, peygamberinin kalbine azametinin nurundan istediğini göstermiştir.”

****

Asım b. Humeyd şöyle rivayet etmiştir:

Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) ile Allah'ı görme meselesiyle ilgili olarak aktarılan rivayetleri müzakere ediyorduk.

Buyurdu ki: “Güneş, "kürsü"nün nurunun yetmiş cüzünden bir cüzdür. Kürsü; "arş"ın nurunun yetmiş cüzünden bir cüzdür. Arş; "hicab"ın nurunun yetmiş cüzünden bir cüzdür. Hicab; "setr"in nurunun yetmiş cüzünden bir tanesidir. Eğer doğru söylüyorlarsa bulutsuz bir günde (çıplak) gözleriyle güneşe baksınlar![2]”

****

İbn Ebu Nasr, Ebu'l Hasan er-Rıza’dan (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm)şöyle rivayet etmiştir:

“Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlih) buyurdu ki:

“Beni bir gece göğe (miraca) götürdükleri zaman Cebrail beni bir yere ulaştırdı ki; oraya hiç adım atmamıştı. O anda önümdeki (perde) kaldırıldı ve Aziz ve celil olan Allah büyüklüğünün nurundan istediğini bana gösterdi.”

****

Abdullah b. Sinan, babasından şöyle rivayet etmiştir:

Bir gün Ebu Cafer’in (İmam Muhammed Bakır aleyhi selâm) huzuruna gittim. O sırada haricîlerden biri içeri girdi ve şöyle dedi: "Ey Ebu Cafer! Neye tapıyorsun?"

—Allah’a dedi.

—Peki, O’nu gördün mü?" diye sordu.

—O’nu yalın gözle görmek mümkün değildir; fakat kalpler O’nu iman hakikatleriyle görür. Mukayeseyle bilinmez, duyularla algılanmaz, insanlara benzemez. Ayetlerle vasfedilir, alâmetlerle bilinir. Hükmederken zulmetmez. İşte Allah bu! O'ndan başka ilâh yoktur.” Adam çıkıp gitti bir yandan da şöyle diyordu:

Allah risâletini, temsil yetkisini kime vereceğini herkesten daha iyi bilir.

****

Ebu'l Hasan el-Mevsilî şöyle rivayet etmiştir:

Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) dedi ki: “Yahudi din bilginlerinden biri, Emirü’l Mü'minin (Ali b. Ebu Talib salavatullahi aleyh)yanına geldi ve dedi ki: "Ey Müminlerin Emiri! Rabbine ibadet ederken O’nu gördün mü?"

Dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Ben görmediğim rabbe ibadet etmem.”

—Peki, O’nu nasıl gördün?"

Dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Çıplak gözler, O’nu algılayıp göremez; ancak kalpler iman gerçekleriyle O’nu görür.[3]”

****

Ahmed b. İshak şöyle rivayet etmiştir:

Üçüncü Ebu'l Hasan’a (İmam Ali b. Muhammed Hadi aleyhi selâm) bir mektup yazarak (Aziz ve celil olan Allah'ı) görme meselesi ve bu meseleyle ilgili olarak insanlar arasındaki görüşü sordum. Bana şu cevabı yazdı:

“Gören ile görülen arasında görmenin aştığı bir hava boşluğu olmadığı sürece görme eylemi gerçekleşemez. Gören ile görülen arasında bu boşluk ortadan kalktığı ve ışık olmadığı vakit görme gerçekleşemez. Bu da gören ile görülen arasında bir benzerliğin olduğu anlamına gelir. Çünkü gören, aralarındaki gerektirici sebep açısından görülenle eşit olduğu zaman bu, benzeşmeyi kaçınılmaz kılar. Bu da teşbihin ta kendisidir. Çünkü sebeplerle müsebbipler arasında kaçınılmaz bir bağlantı vardır.”

****

Muhammed b. Ubeyde şöyle rivayet etmiştir:

Ebu'l Hasan er-Rıza’ya (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) Allah'ın görülmesi meselesi ve bu hususta amme (Sünnî) ve hassa (Şii)'lerin aktardığı rivayetlerle ilgili soru içeren bir mektup yazdım ve bu konuyu bana açmasını istedim.

Bana kendi el yazısıyla şöyle yazdı: “Herkes, görme aracılığıyla tanımanın, bilmenin zorunlu olacağı hususunda görüş birliği içindedir ve buna karşı çıkan yoktur. Allah'ın gözle görülmesi caiz olursa zorunlu olarak O’nu tanımak da gerçekleşir. Bu tanıma da ya imandır ya da iman değildir. Eğer görme yoluyla gerçekleşen bu tanıma iman sayılırsa dünya yurdunda kanıtlar aracılığıyla gerçekleşen tanımanın iman sayılmaması gerekir; çünkü kanıt aracılığıyla tanıma, görme aracılığıyla gerçekleşen tanımanın karşıtıdır. O zaman da dünyada bir tek mümin olmazdı; çünkü hiçbiri yüce Allah'ı görmüş değildir. Eğer görme aracılığıyla gerçekleşen görme iman sayılmıyorsa o zaman kanıt yoluyla gerçekleşen tanıma, ahirette ya yok olacak veya olmayacak. Bu da gösteriyor ki Aziz ve celil olan Allah gözle görülmez; çünkü gözle görme bizim az önce tanımladığımız sonucu doğurur.”

****

Safvan b. Yahya şöyle rivayet etmiştir:

Muhaddis Ebu Karra, kendisini Ebul-Hasan er-Rıza’nın (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) huzuruna götürmemi istedi. Ben de onun için izin istedim, İmam bana izin verdi. Ebu Karra İmam'ın huzuruna girdi, ona helâl, haram ve çeşitli hükümlerle ilgili bir takım sorular sordu. Derken sorular tevhidle ilgili olmaya başladı. Ebu Karra dedi ki:

“Biz, Allah'ın görünmesini ve konuşmasını peygamberler arasında taksim ettiğini, konuşmayı Musa'ya ve görünmeyi de Muhammed'e ayırdığını rivayet ediyoruz.”

Ebu'l-Hasan (Ali b. Musa aleyhi selâm) dedi ki: “Gözler O’nu göremez.(Enam, 103)", "Bilgice O’nu kuşatamazlar. (Ta-ha, 110)" "O’nun gibi hiçbir şey yoktur. (Şura, 11)" diye Allah adına insanlara ve cinlere duyuran kimdir? Muhammed değil midir?”

Dedi ki: Evet, odur. “Nasıl olur da bir adam, bütün insanlara gelir ve onlara Allah tarafından gönderildiğini, onları Allah'ın emriyle Allah'a ibadet etmeye davet ettiğini bildirir. "Gözler O’nu göremez." "Bilgice O’nu kuşatamazlar." "O’nun gibi hiçbir şey yoktur." der, ardından ben, O’nu gözümle gördüm, bilgice algıladım ve O, beşer suretindedir, iddiasında bulunur.

Böyle bir iddiayı ileri sürmekten utanmıyor musunuz? Dinsizler bile O’nu bu şekilde itham etmemişlerdi: Allah, katından bir şey getiriyor sonra bu getirdiğinin aksini söylüyor diye suçlamamışlardı!”

Ebu Karra dedi ki: Ama O, şöyle de diyor: "Andolsun ki onu, inerken bir kere daha gördü. (Necm, 13)"

Ebu'l-Hasan (aleyhi selâm) dedi ki: “Aynı surede onun neyi gördüğünü gösteren bir ayet vardır: "Gönlü gördüğünü yalanlamadı. (Necm, 11)" Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlih) kalbi, onun gözlerinin gördüğünü yalanlamadı. Sonra gözlerinin neyi gördüğünü haber veriyor ve diyor ki:"Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.(Necm, 18)" Allah'ın ayetleri Allah değildir. Çünkü Allah: "Bilgice O’nu kuşatamazlar." buyurmuştur. Gözler O’nu gördüğü zaman bilgice de kuşatılmış, algılanmış, tanımlanmış olur.”

Bunun üzerine Ebu Karra dedi ki: “Sen, rivayetleri yalanlıyor musun?”

Ebu'l-Hasan (İmam Rıza aleyhi selâm) dedi ki: “Rivayetler Kur'ân ile çeliştiği zaman onları yalanlarım. Müslümanlar şu hususta ittifak etmişlerdir:

"Allah, bilgice kuşatılmaz, gözler Onu görmez ve Onun gibi bir şey yoktur."

****

Abdullah b. Sinan, Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm)"Gözler Onu göremez." ifadesinin anlamıyla ilgili olarak şöyle rivayet etmiştir:

“Burada kastedilen zihinlerin, tasavvurların O’nu kuşatamayacağı, kapsayamayacağıdır. "Doğrusu size Rabbinizden basiretler geldi[4]." (En'am, 104) Ayetinde gözle görmenin kastedilmediğini bilmez misiniz?

Yine: "Kim can gözünü açıp görürse faydası kendisine..." (En'am, 104) buyrulmuştur. Bundan maksat da insanın gözleriyle görmesi değildir.

Ayrıca: "Kim de kör olursa zararı kendinedir." ifadesi, gözlerin kör olması anlamında değil, zihnin kuşatamaması anlamında kullanılmıştır. Örneğin: Falan şiiri görür (şiirden anlar). Falan fıkhı görür, falan dirhemleri görür (paradan anlar), Falan giysileri görür derler. Allah, gözlerle görülmekten yücedir, münezzehtir,”

****

Ebu Haşim el-Caferî, Ebu'l Hasan er-Rıza’dan (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:

İmam'a: "Aziz ve celil olan Allah vasfedilir mi?" diye sordum:

—Kur’ân okumaz mısın? dedi.

—Okuyorum" dedim.

—Peki, "Gözler Onu göremez; hâlbuki O, gözleri görür." ayetini okumadın mı?” diye sordu.

—Evet, okudum." dedim.

—Peki, basiretlerin ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi…

—Evet" dedim.

—Nedir?” dedi.

—Gözlerin görmesi" dedim.

Buyurdu ki: “Kalplerin tasavvuru gözlerin görmesinden daha çoktur. Buna rağmen kalplerin tasavvur kapasiteleri Allah'ı kavrayamaz; ama o tasavvurları görür.”

****

Ebu Haşim el-Caferî şöyle rivayet etmiştir:

Ebu Cafer b. Rıza’ya (aleyhi selâm) dedim ki: "Gözler O’nu göremez; hâlbuki O, gözleri görür." ayeti ne anlama gelir?

Buyurdu ki: “Ey Ebu Haşim! Kalplerin görmesi gözlerin görmesinden daha duyarlı ve kapsamlıdır. Sen zihinsel algılamanla Sind'i, Hindistan'ı ve gidemediğin daha birçok memleketi algılayıp tasavvur edebilirsin; ama onları gözlerinle göremezsin. Buna rağmen kalplerin tasavvur kapasiteleri Allah'ı kavrayamazlar, nerede kaldı gözler!”

****

İbrahim b. Muhammed el Hazzar ve Muhammed b. Hüseyin şöyle rivayet etmiştir:

Biz, Ebu'l Hasan Rıza’nın (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) huzuruna girdik ve dedik ki: Söylentilerde Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlih) Rabbi’ni "her bakımdan mükemmel, olgun, otuz yaşlarında ayakları yeşillikte bir genç şeklinde gördüğünü belirtiyor." buna ne dersin? Ayrıca dedim ki: Hişam b. Salim, Sahibut-Tak[5], el-Meysemî diyorlar ki: "Allah, göbeğine kadar boştur, bundan aşağısı doludur.[6]" Bu sözleri duyar duymaz derhal secdeye kapandı. Sonra dedi ki: “Seni tenzih ederim. Seni gereği gibi tanımadılar ve hak ettiğin şekilde birlemediler. Bu yüzden seni nitelemeye kalkıştılar. Seni tenzih ederim. Eğer seni bilselerdi; senin kendini vasfettiğin gibi vasfederlerdi. Seni tenzih ederim. Seni başkasına benzetmeye nasıl gönülleri elverdi?

Allah'ım seni; ancak senin kendini vasfettiğin sıfatlarla vasfederim. Seni yarattıklarına benzetmem. Sen, her türlü iyiliğe lâyıksın. Beni zalimlerden kılma.” Sonra bize döndü ve şunları söyledi:

“Zihninizde neyi tasavvur ederseniz Allah'ın ondan başka olduğunu bilin.”[7]Ardından şunları ekledi: “Biz Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlih) Ehl-i Beyt'i, orta yoldayız. Aşırılar bize yetişemez ve geride kalanlar da bizi geçemezler. Ey Muhammed! Şüphesiz Resûlullah, Rabbinin azametine baktığı zaman kendisi her bakımdan mükemmel, olgun, otuz yaşlarında bir genç suretindeydi. Ey Muhammed! Benim Rabbim yaratılmışların niteliklerine sahip olmaktan yücedir.”

Dedim ki: “Sana feda olayım! İki ayağı yeşillikler içinde olan kimdi?” Buyurdu ki: “O, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlih) idi. Kalbiyle Rabbine baktığı zaman Rabbi onu, hicablar nuruna benzer bir nurun içine koydu ki hicapların gerisinde olan şeyler onun için açıklığa kavuşsun. Çünkü Allah'ın nurunun bir kısmı yeşil mi yeşil, bir kısmı kırmızı mı kırmızı, bir kısmı beyaz mı beyazdır. Ey Muhammed! Kitap ve sünnet neye şahitlik ediyorsa biz de onu söylüyoruz.”

****

Abdullah b. Sinan Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:

“Allah büyüktür, yücedir. Kullar Onu vasfetmeye güç yetiremezler, büyüklüğünün derinliğini kavrayamazlar. "Gözler Onu göremez. O gözleri görür. O lâtiftir, her şeyden haberdardır." O, nasıl, nerede ve bağlam (yön) ile nitelendirilemez.

Onu "nasıl" ile nasıl vasfederim? Nasıla nasıllık verip nasıl olmasını sağlayan O'dur? Keyfiyeti bizim için şekillendirmesi sonucu bildim.

Onu nasıl "nerede?" ile vasfederim ki? O, neredeyi mekân bağlamında var etmiştir? Mekânı bu şekilde belirlemesi sayesinde nerede kavramını bildim.

Onu nasıl bir "bağlam (heys=yön)" ile ilintili olarak vasfedebilirim ki? Bağlamı (yönü) bağlam yapan o'dur. Böylece bağlam (yön) olmuştur da bizim için var etmesi sayesinde bağlamı bildim. Allah Tebareke ve Teâlâ, her mekândadır ve her şeyin dışındadır. "Gözler O’nu göremez; ama O, gözleri görür. (Enam, 103)” o'ndan başka ilâh yoktur. Yücedir, büyüktür. “O, lâtiftir[8], her şeyden haberdardır.[9]”

****

Ubeyd b. Zurare babasından şöyle rivayet eder:

Ebu Abdullah’a (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) size feda olayım, Allah Resulünün (sallallahu aleyhi ve alih) vahiy aldığı sırada geçirdiği baygınlık nedir? diye sordum.

Buyurdu ki: “Allah’ın ona tecelli ettiği, onunla Allah arasında kimsenin olmadığı andaki hâlettir.” Sonra şöyle buyurdu: “İşte o nübüvvettir. Ey Zurare! Alçak gönüllülükle Allah’a yöneldi.”

****

Murazim Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle duyduğunu rivayet eder:

“Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve alih) Rabbi Azze ve Celle’yi görüyordu.” Yani kalbiyle gördü. (bundan sonraki hadis bunu teyit etmektedir.)

****

Muhammed b. El- Fuzeyl, Ebu’l Hasan’a (imam Musa Kazım aleyhi selâm)“Acaba Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve alih) Rabbi Azze ve Celle’yi gördü mü?” diye sorduğunu ve İmamın şu cevabı verdiğini rivayet eder:

“Evet, kalbiyle O’nu gördü. Aziz ve celil olan Allah’ın şu sözünü duymadın mı? “Gönlü gördüğünü yalanlamadı. (Necm, 11)” Yani gözüyle Onu görmedi belki gönlüyle gördü.”

****

Hafs b. Gıyas veya başkaları Aziz ve celil olan Allah’ın bu ayeti: “Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” Hakkında sorduğunu İmamın (aleyhi selâm) şu cevabını verdiğini rivayet eder:

“Gökle yeryüzünün arasını altı yüz kanadıyla doldurmuş Cebrail’i (aleyhi selâm) yeşillik üzerindeki bir damla gibi ayağının üzerinde inciyle gördü.[10]”

****

İbrahim b. Ebu Mahmud şöyle rivayet eder:

Ali b. Musa Rıza’nın (aleyhi selâm) Aziz ve celil olan Allah’ın “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır. (Kıyamet, 22-23)” ayetinin açıklamasını şu şekilde yaptı: “Yani, parlayacak yüzler rablerinin onlara sevap vermesini bekleyecek.”

****

Ebu Basir, Ebu Abdullah’a (imam Cafer Sadık aleyhi selâm) “Allah” Azze ve Celle hakkında bana bilgi verir misiniz? Acaba Müminler kıyamet günü Onu görecekler mi? diye sorduğunu ve imamın (aleyhi selâm) şöyle buyurduğunu rivayet eder:

“Evet, kıyamet gününden öncede Onu gördüler.” Dedim ki ne zaman? Dedi ki: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet… (Araf, 172)” dediklerinde. Sonra bir müddet sessizce kaldıktan sonra şöyle buyurdu: “Kuşkusuz Müminler kıyamet gününden önce rablerini göreceklerdir. Acaba şu anda Rabbini görmüyor musun? Dedim ki: “Size kurban olayım sizden bu sözü rivayet edebilir miyim?” Dedi ki: “Hayır, eğer sen bu sözü rivayet edersen, senin dediklerinin anlamını bilmeyen cahil ve inkârcı kişi onu inkâr ederek teşbih eder ve kâfir olur. Kalple görmek gözle görmek gibi değildir. Allah teşbihçi ve inançsızların vasfedişlerinden münezzehtir.”

****

Abdusselam b. Salih el-Herevî Ali b. Musa Rıza’dan (aleyhi selâm) şöyle rivayet eder:

Dedim ki: “Ey Resulullah’ın oğlu! Hadis ehlinin naklettiği “Müminler cennetteki makamlarından Allah’ı ziyaret edecekler” hadisi hakkındaki görüşünüz nedir?” İmam şöyle buyurdu: “Ey Ebu Salt! Allah Tebareke ve Teâlâ, elçisi Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve alih) peygamberler ve melekleri de dâhil bütün yaratıklarından üstün kılmıştır. Ona yapılan itaati kendine itaat, ona uymayı kendine uymak bilmiş, dünya ve ahirette onu ziyaret etmeyi kendi ziyareti saymıştır. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. (Nisa, 80)” ve şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. (Feth, 10)” Ayrıca Resulü Ekrem’de şöyle buyurmuştur: “Kim beni sağken veya ölümümden sonra ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiştir.” Peygamberin(sallallahu aleyhi ve alih) cennetteki derecesi herkesin derecesinden daha üstündür. Kim cennette bulunduğu derecesiyle kendi evinden Peygamberi(sallallahu aleyhi ve alih) ziyaret ederse Allah Tebareke ve Teâlâ’yı ziyaret etmiştir.”

Dedim ki: “Ey Allah resulünün oğlu! “Lâ ilâhe illâllah” demenin sevabı Allah’ın yüzüne bakmaktır” diye nakledilen rivayet ne anlama geliyor?”

Dedi ki: “Ey Ebu Salt! Kim Allah’ı diğer yüzler gibi yüzle vasfederse kâfir olmuştur. Allah’ın yüzü, onun enbiyaları, resulleri ve hüccetleridir (aleyhi selâm). Onlar o kimselerdir ki onların sayesinde Allah’a, dinine ve O’nu tanımaya yönelinilir. Aziz ve celil olan Allah buyuruyor: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak Rabbinin zâtı bâki kalacak… (Rahman, 26-27)” Ve yine Aziz ve celil olan Allah şöyle buyuruyor: “O’nun yüzünden (zatından) başka her şey helak olucudur. (Kasas, 88)” Müminlerin Kıyamet günü dereceleri için Allah'ın Enbiyaları, Resulleri ve hüccetlerine bakmaları, büyük bir sevaptır. Nebi (sallallahu aleyhi ve alih)şöyle buyuruyor: “Kim benim Ehl-i Beyt ve itretime kin güderse, kıyamet gününde ne o beni görecektir, ne de ben onu.” Yine buyurmuştur ki: “Sizin aranızda bazıları benden ayrıldıktan sonra, bir daha beni göremeyecektir.” Ey Ebu Salt! Allah Tebareke ve Teâlâ mekânla vasfedilmez, gözler ve vehimler O’nu kavrayamaz.”

Dedim ki: “Ey Allah resulünün oğlu! Bana cennet ve cehennemle ilgili haber veriniz, acaba onlar şu anda yaratılmış mıdır?”

Dedi ki: “Evet, Allah Resulü göğe çıkarıldığı zaman cennete girdi, cehennemi de gördü.”

Dedim ki: “Bir grup, onların şu anda yaratılmayıp takdir edildiğini söylemekte.”

Dedi ki: “Ne onlar bizdendir, ne de biz onlardanız. Kim cennet ve cehennemin yaratıldığını inkâr ederse, şüphesiz Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve alih) ve bizi yalanlamış ve bizim velâyetimizden bir şey elde etmemiştir bu kişi ebedi olarak cehennem ateşinde kalacaktır. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “İşte bu, suçluların yalanladıkları cehennemdir. Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahman, 43–44)” Nebi (sallallahu aleyhi ve alih) şöyle buyurmuştur: “Miraç’a çıkarıldığım zaman, Cebrail elimi tutarak beni cennete dâhil ederek bana oranın hurmasından verdi, bende onu yedim. Daha sonra o sulbümde sperme dönüştü. Yeryüzüne döndükten sonra Hatice’yle yakınlaşmamdan sonra Fatıma’ya (selamullahi aleyha) hamile kaldı. Böylelikle Fatıma (selamullahi aleyha) beşeri bir huridir. Ben her ne zaman cennettin kokusuna özlem duyarsam kızım Fatıma’yı(selamullahi aleyha) koklarım.”

****

Abdullah b. Abbas Aziz ve celil olan Allah’ın “Ayılıp kendine gelince dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim. (Araf, 143)” ayeti hakkında şöyle diyor: “Seni görmeyi talep ettiğimden dolayı seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim, senin görülmeyeceğine inananların ilkiyim.”[11]

****

Hafs b. Kıyas en- Nehai el- Gazi şöyle rivayet eder:

Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) Aziz ve celil olan Allah’ın:“ Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti. (A’raf, 143)” bu ayetinin açıklamasını sordum.

Şöyle buyurdu: “Dağ denize battı ve kıyamet gününe kadar hareket halinde olacak.”

****

Muhammed b. El- Cehm şöyle rivayet ediyor:

Me’mun’un meclisinde idim, yanında Rıza Ali b. Musa’da (aleyhi selâm)bulunmaktaydı. Me’mun İmam Rıza’ya (aleyhi selâm) yönelerek şöyle sordu:

— Ey Allah Resulünün oğlu! Siz peygamberlerin (aleyhi selâm) masum olduklarını söylemiyor musunuz?

Buyurdu: Evet.

Sonra Kur’an ayetlerinden bazıları hakkında sorular sorduktan sonra sorusu buraya geldi: “Peki, o halde Aziz ve celil olan Allah’ın şu ayetleri hakkında ne diyorsunuz:

“Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” Dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” Buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim. (Araf, 143)” Nasıl mümkün olabilir Kelimullah Musa b. İmran (aleyhi selâm) zikri yüce Allah’ın görülemeyeceğini bilmiyor ve ondan böyle bir istekte bulunuyor?

Dedi ki: “Kuşkusuz Kelimullah Musa b. İmran (aleyhi selâm) Allah Teâlâ’nın gözle görülmekten yüce olduğunu biliyordu. Fakat aziz ve celil olan Allah Musa ile konuşup onu, fısıldaşan kimse kadar kendisine yaklaştırdıktan sonra kavmine dönerek onlara aziz ve celil olan Allah’ın kendisiyle konuştuğunu, kendisine yakınlaştırdığını ve münacat ettiğini haber verdi. Dediler ki: “Senin duyduğun gibi biz de onun sesini duymadıkça sana inanmayacağız.” Musa’nın kavminin sayısı yedi yüz bin kişiydi. Onlardan yetmiş bin kişiyi seçti, sonra onların arasından yedi bin kişiyi seçti, sonra onların arasından yedi yüz kişiyi seçti ve son olarak onların arasından da yetmiş kişiyi rabbinin tayin ettiği vakit için seçerek Sîna Dağı’na doğru hareket ettiler. Onları dağın eteğinde bekleterek kendisi yalnız başına dağa çıktı. Allah Tebareke ve Teâlâ’dan kendisiyle konuşmasını ve onlara sesini duyurmasını istedi. Zikri yüce Allah onunla konuştu ve topluluk Allah’ın konuşmasını yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan, önden ve arkadan duydular. Çünkü Aziz ve celil olan Allah ağaçtan ses oluşturmuş ve o sesi her taraftan duyacakları şekilde yaymıştı. Ama onlar dediler ki: “Allah’ı apaçık görmedikçe duyduğumuz sesin Allah’ın sesi olduğuna inanmayacağız.” Tekebbür ve azgınlık halinde Böylesine ağır bir lâf ettiklerinde, Aziz ve celil olan Allah onlara bir yıldırım gönderdi de zulümleri sebebiyle yakalayıp öldürdü. Musa (aleyhi selâm) dedi ki: Ey rabbim! İsrail Oğulları’nın yanına döndüğümde onlar: “Allah ile münacat etme iddian gerçek dışı olduğundan onları götürüp öldürdün dediklerinde, onlara ne diyeyim?” Allah onları diriltip Musa ile gönderdikten sonra onlar yine dediler ki: “Gerçekten eğer sen Allah’tan ona bakman için kendisini göstermesini istersen, O senin isteğini kabul eder ve sen de Onun nasıl olduğunu bize haber verirsin; biz de Allah’ı gerektiği gibi tanırız.” Musa (aleyhi selâm) dedi ki: “Ey kavmim! Allah gözle görülmez, onun niteliği yoktur; ancak ayet ve nişaneleri ile tanınır.” Onlarda dediler ki: Allah’tan bu isteğimizi istemezsen sana asla inanmayız.” Musa (aleyhi selâm): “Ey Rabbim! İsrail Oğulları’nın ne dediklerini duydun. Sen onların yararına olanı daha iyi bilirsin.” Dediğinde Ulu ve Yüce Allah, Musa’ya (aleyhi selâm) şöyle vahyetti: “Ey Musa! Onların istediklerini benden iste, seni onların cehaletinden dolayı sorgulamayacağım.” O vakit Musa (aleyhi selâm) dedi ki: ““Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” Dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” Buyurdu. Rabbi o dağa (nişanelerinin biriyle) tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim.” (kavmimin bilgisizliğinden tam bir bilgi ve marifetle sana dönüyor ve Kavmim içinde senin görülmediğine) inananların ilkiyim.[12]”

Me’mun: “Başarın Allah’tandır, bravo ey Ebul Hasan!

[1] — Elbette bu iki hadiste o kişilerin Allah’ı görme düşüncesi vardı yoksa elleri yukarı kaldırıp dua etmenin bir sakıncası yoktur tam tersi rivayetlerde bu şekilde dua edilmesi gelmiştir.

[2] — Çıplak gözle güneşe direkt olarak bakamayan insan nasıl olurda Allah’ı görebilme iddiasında bulunmaktadır.

[3] — Bu rivayetten anlaşılıyor ki, burada kastedilen görme, somut gözle görme olmadığı gibi, delil aracılığı ile elde edilen kalbî bir inanç da değildir.

"Musa belirlediğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca, "Rabbim, kendini bana göster de sana bakayım." dedi. (Allah,) "Sen beni asla görmeyeceksin; ama şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, sen de beni göreceksin." dedi." (Araf, 143) Ayette geçen "tecella" fiili "celâ" kökünden gelir görünme, ortaya çıkma anlamına gelir. Ayette geçen "dekken", "medkuken" anlamında kullanılmış ve un ufak edilmiş, yerle bir edilmiş demektir. "Harre" fiilinin kökü olan "hurûr," düşmek; "sa'ka," ölmek veya duyu organlarının donması ve algılama yeteneklerini yitirmeleri yolu ile bayılmak; "efâka" fiilinin kökü olan "ifâkat" ise, akıl ve duyu organlarının tekrar sağlıklı durumlarına dönmeleri demektir.

Ayetten çıkan anlam şudur: "Musa (kendisi için) belirlediğimiz vakitte (buluşma vaktinde) gelip de Rabbi (kendi kelâmı ile) onunla konuşunca, (Musa) dedi ki: Rabbim bana kendini göster de sana bakayım." Yani beni sana bakmaya muktedir kıl ki, sana bakıp seni göreyim. Çünkü görmek, bakmanın ve bakmak da imkânına kavuşturulmanın ve bu imkânı bulmanın sonucudur. "(Allah) dedi ki: Sen beni asla görmeyeceksin; ama şu dağa bak. "Musa Peygamber'in yakınında olan ve görebildiği bir dağa işaret ediliyor, "eğer o yerinde kalırsa, beni göreceksin." Yani sen beni görmeye dayanamazsın. O hâlde şu dağa bak. Ben ona tecelli edeceğim. Eğer o yerinde kalır ve beni görmeye dayanırsa, bil ki, bana bakmaya, beni görmeye dayanabilirsin. "Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti." Yani onu havaya dağıttı veya onu yerinden koparıp yürüttü. "Musa kendinden geçerek yere düştü." Gördüğü manzaranın dehşetinden ölü veya baygın durumda yere düştü. "Aydınca, 'Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin. Tevbe edip sana döndüm...' dedi." Yani yaptığım teklifi geri alarak sana döndüm. "Ben, inananların ilkiyim." Yani ben, senin görülmeyeceğine inananların başında gelirim. Ayetin zahirî anlamı budur.

Eğer ayette sözü edilen görme ve bakma olayını normal avamca anlayışa göre değerlendirirsek, bunu gözle görme ve bakma anlamına algılarız. Hiç şüphesiz görme olayının gerçekleşebilmesi için görülen cismin şekil ve renk bakımından benzerinin taslak hâlinde görme cihazında oluşması gerekir.

Kısacası, maddî görme olayının gerçekleşebilmesi için hem görülenin, hem de görenin maddî bir cisme ihtiyacı vardır. Oysa Kur'ân bize Allah'ın hiçbir bakımdan hiçbir şeye benzemediğini kesin bir dille öğretiyor. Allah, cisim veya cisim benzeri bir şey değildir; zaman, mekân ve yön kapsamına girmez. Ne dış dünyada ve ne zihinde hiçbir şey hiçbir bakımdan O'nun benzeri veya yaklaşığı değildir.

Açıktır ki, böylesine yüce bir varlık, bildiğimiz anlamda bir görme olayının konusu olamaz, ne dünyada ve ne ahirette hiçbir taslakla (zihnî suretle) örtüşmesi düşünülemez. Peygamberlerin efendileri olan beş ulülazm peygamberden biri olan Musa gibi yüce bir peygamberin bu gerçeği bilmeyeceği düşünülemez. Ayrıca onun insan gözüne bağışlanacak olağan dışı bir güç sayesinde Allah'ı hareketten, zamandan, yönden ve mekândan, maddeden ve maddî niteliklerden münezzeh olarak görmeyi temenni edeceğini de varsayamayız. Çünkü böyle bir söz, ciddiyetten son derece uzak bir söz olur. Allah, maddî bir sebebe (meselâ göze) öyle bir güç verebilir ki, bu sebep özünü ve niteliğini kaybetmeyerek madde dışı, miktarla ve zamanla sınırlanamayan yüce bir varlıkla fonksiyonel ilişki kurabilir sözünün ne anlamı olabilir?! Bizim bildiğimiz ve maddî bir fonksiyon olan bu görme olayının maddeden hiçbir iz taşımayan bir varlıkla bağlantı kurması imkânsızdır. Buna göre eğer Musa Peygamber görme isteğinde bulunuyorsa, onun istediği görme şu bildiğimiz gözle görme değildir. Bunun gerektirdiği bir sonuç olarak Allah'ın Musa'nın cevabında imkânsız olduğunu bildirdiği görme de şu gözle görme değildir. Çünkü gözle görmenin imkânsızlığı, soru ve cevap konusu olmayacak derecede apaçık bir gerçektir.

Yüce Allah, bazı ayetlerde görmekten ve ona yakın anlamdaki olaydan söz ediyor ve bunun sabit olduğunu bildiriyor. Şu ayetlerde buyrulduğu gibi: "O gün bazı yüzler, parlar güzelleşir ve Rablerine bakar." (Kıyamet, 22-23), "Gönül gördüğünü yalanlamadı." (Necm, 11), "Kim Allah'la kavuşmayı özlüyorsa, (bilsin ki,) Allah'ın (bu buluşma için) belirlediği vakit kesinlikle gelecektir." (Ankebût, 5), "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? İyi bil ki onlar, Rableri ile buluşmaktan şüphededirler. İyi bil ki O, her şeyi kuşatmıştır." (Fussilet, 54), "Kim Rabbi ile buluşmayı özlüyorsa, iyi ameller işlesin ve kulluk görevlerinde hiç kimseyi Rabbine ortak koşmasın." (Kehf, 110)

Bunlara karşılık görmenin imkânsız olduğunu bildiren ayetler de vardır. Şu ayetler gibi: "Sen beni asla görmeyeceksin." (Â'râf, 143), "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür." (En'âm, 103)

Acaba bazılarının söyledikleri gibi ayetlerde sözü edilen görmekten maksat, kesin bilgidir de bu bilginin kesinliğini vurgulamak için mi görme kavramı kullanılmıştır?

Hiç şüphesiz bu ayetlerde kesin olan bir bilginin varlığı kanıtlanıyor. Fakat mesele bu kesin bilginin mahiyetini belirlemektedir. Çünkü biz her kesim bilgiyi, görme ve buluşma gibi görmeye yakın anlam taşıyan kavramlarla tanımlamıyoruz. Nitekim geçmişte İbrahim Peygamber'in, İskender'in ve Kisra'nın yaşadığını onları görmediğimiz hâlde biliyoruz. Yine Londra, Şikago ve Moskova adlı şehirlerin var olduklarını kesin olarak biliyoruz, ama onları görmüş değiliz. Fakat ne kadar vurgulamalı bir ifade kullanmak istersek isteyelim bu bilgiye görme demiyoruz. Meselâ sen, "Ben İbrahim Peygamber'in, İskender'in ve Kisra'nın var olduklarını onları görmüş gibi biliyorum." dersin; fakat "Onları gördüm" veya "görüyorum" demezsin. Bunların yanı sıra "Londra'nın, Şikago'nun ve Moskova'nın var olduklarını biliyorum." dersin; ama "Bu şehirleri gördüm" veya "görüyorum" demezsin.

Bundan daha açığı temel aksiyomlar ve postulatlarla ilgili kesin bilgimizdir ki, bunlar genelleme niteliğinde olduğu için somut ve algılanabilir şeyler değildirler. "Bir, ikinin yarısıdır.", "Dört, çift sayıdır." ve "Tamlama, iki ayaktan oluşur." şeklindeki sözlerimiz gibi. Bunlar, bilgi diye tanımlamaları uygun olduğu hâlde asla görme diye adlandırmaları uygun olmayan kesin bilgilerdir.

Akıl ve düşünce veya vehim ürünü bütün tasdiki hükümlerde de durum aynıdır. Husulî ilimler diye adlandırdığımız zihnî bulgular da böyledir. Bunlara bilgi adını veririz, fakat onları görme kavramı ile ifade etmeyiz. Onlardan "Onları biliyoruz" diye söz ederiz; ama "Onları görüyoruz" demeyiz. Eğer onlarla ilgili olarak görme kavramını kullanırsak, onu gözlemlemek ve bulmak anlamında değil, hüküm vermek ve kabul etmek anlamında kullanırız. ["Böyle görüyorum" ifadesini, "Böyle hüküm veriyorum" anlamında kullandığımız gibi.]

Fakat bilgilerimiz arasında öyleleri var ki, onlar hakkında hiç tereddüt etmeden görme kavramını kullanırız. Meselâ, "Benim ben olduğumu görüyorum" ve "Şunu istediğimi, şundan hoşlanmadığımı, şunu sevdiğimi, şundan nefret ettiğimi, şunu arzu ettiğimi, şunu temenni ettiğimi görüyorum" deriz.

Yani, "Kendimi buluyor ve doğrudan doğruya gözlemliyorum. Onunla aramda herhangi bir engel yok-tur", "Algılanabilir olmadığı gibi düşünce ürünü de olmayan iç isteğimi buluyor ve gözlüyorum", "İç dünyamda hoşlanmama, sevgi, nefret, arzu ve temenni buluyorum."

Bu sözler,"Senin şunu sevdiğini ve şundan nefret ettiğini görüyorum" şeklindeki sözlerden farklıdırlar. Çünkü bu sözün anlamı, "Seni bir şekilde gördüm ki, bundan sende sevgi veya nefret olduğu sonucuna vardım" şeklindedir. Oysa insanın kendisinin bir şeyi istediği, bir şeyden hoşlanmadığı, bir şeyi sevdiği veya bir şeyden nefret ettiği şeklinde kendini gördüğünden söz etmesine gelince; o bu sözleri ile bu hâlleri vakıa olarak kendinde bulduğunu kastediyor, yoksa birtakım deliller aracılığı ile bu sonuçlara vardığını, akıl yürütme yolu ile varlıklarına hükmettiğini söylemek istemiyor. Tersine, insan bu hâlleri dolaysız olarak ve ip ucu niteliğindeki bir aracın kanıtlamasına başvurmaksızın kendi içinde bulmaktadır.

İnsanın, bilinenleri objektif varoluşları ile bulması şeklinde tanımlayabileceğimiz bu tür bilgiler hakkında görme kavramı yaygın olarak kullanılır. Bunlar insanın kendi kişiliği, iç güçleri, kişilik nitelikleri ve psikolojik sıfatları ile ilgili bilgilerdir. Bunlar üzerinde herhangi bir yönün, zamanın, mekânın veya kendi dışında başka bir cismanî durumun müdahalesi yoktur. Bu gerçekleri iyi kavramak gerekir.

Yüce Allah, görmekten söz ettiği her ayette bu görme ile birlikte bazı özelliklerden de söz ediyor, bu görmeye bazı nitelikler ekliyor. Bu durum bize gösteriyor ki, bu görme ile bizim de kendi aramızda görme diye adlandırdığımız bu bilgi türü kastediliyor. Şu ayette buyrulduğu gibi: "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? İyi bilin ki onlar, Rableri ile buluşmaktan şüphededirler. İyi bilin ki O, her şeyi kuşatmıştır." (Fussilet, 54)

Burada ilk olarak şu gerçek vurgulanıyor: Allah, her şeyde hazırdır veya her şeyde görülmektedir. O herhangi bir yöne, herhangi bir mekâna veya herhangi bir şeye mahsus değildir. Tersine her şeye şahittir, her şeyi kuşatmaktadır. Eğer bir şey Onu bulsa, Onu her şeyin zahirinde ve batınında, kendi vic-danında ve nefsinde bulur. Eğer Onunla bir buluşma olursa, bu nitelikte olur. Bu buluşma yön, zaman ve mekânın belirleyici olduğu cismanî bir buluşma tarzında olmaz. "Gönül gördüğünü yalanlamadı." (Necm,11) ayetinde görme olayının gönle izafe edilmesinde de bu yönde bir işaret vardır. Buradaki gönülden maksat, insanın algılayan nefsidir; yoksa göğüs boşluğunun solunda asılı duran et parçası değildir.

Bunun bir başka benzeri, "Hayır, aslında onların işledikleri günahlar kalplerini paslandırmıştır. Hayır, o gün onlarla Rableri arasında perde çekilecektir." (Mutafifîn, 15) ayetleridir. Bu a-yet, onlar ile Allah arasında perde olan şeyin işledikleri günahların pası olduğunu kanıtlıyor. Bu pas onların kalpleri ile, yani kendileri ile Rableri arasına girerek onları Rablerini görme şerefinden alıkoymuştur. Eğer Rablerini görebilseler onu gözleri ile değil, kalpleri ile yani kendi benlikleri ile göreceklerdir.

Allah, bazı ayetlerde gözlerle görmenin ötesindeki bir başka görme türünün varlığından söz ediyor. Şu ayetlerde buyurduğu gibi: "Hayır, eğer kesin bilgi ile bilseniz, cehennemi kesinlikle görürsünüz. Sonra da onu yakin gözüyle göreceksiniz." (Tekâsür, 7), "Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (Allah'ın onlar üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanatını) gösteriyorduk ki (müşriklerle tartışırken kanıt getirebilsin) ve kesin inananlardan olsun." (En'âm, 75) Ayette geçen "melekut" kavramının nesnelerin iç yüzü olduğu, duyumsanabilen görünür tarafları olmadığı belirtilmişti.

Bu gerekçeler şunu ortaya koyuyor: Yüce Allah, bazı ayetlerde göz aracılığı ile gerçekleşen duygusal görmenin ötesinde başka bir görme türünün varlığını açıklıyor. Bu, insanda var olan bir şuur türüdür. İnsan bu şuur aracılığı ile duyumsama ve düşünme aracı kullanmaksızın nefsi ile bir şeyin bilincine varır. İnsanın Rabbi ile ilgili bir şuuru vardır. Bu şuur düşünce ve delil kullanma yolu ile sağlanmış bir inançtan başka bir şuurdur. İnsan bu şuuru doğal olarak gönlünde bulur. İnsan ile bu şuur arasına hiçbir engel girmez. İnsanı bu şuurdan gaflete düşüren tek şey, nefsi ile ve işlediği günahlarla meşgul olmasıdır. Bununla birlikte bu gaflet, görülen ve var olan bir şeyden gafil olmaktır. Yoksa bilginin bütünü ile ve kökten kaybolması söz konusu değildir. Ayetlerde asla böyle bir şey yoktur. Ayetlerde bu bilgisizlikten gaflet diye söz edilir. Gaflet, bilginin bilgi ile kaybolmasıdır, yoksa bilginin kökten yok olması değildir. Ayetlerin açıkladığı ve akim açık delillerle doğruladığı gerçek budur. Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen rivayetler de bu gerçeği teyit etmektedir.

Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, görme ve buluşma diye adlandırılan bu bilgi türü, "O gün bazı yüzler taravetli, parlak olacaklar ve Rablerine bakacaklar." (Kıyamet, 22-23) ayetlerinde görüldüğü gibi, kıyamet günü salih kullar için gerçekleşir. Bu şerefe ermenin yeri orasıdır. Dünyada ise insan bedeni ile meşguldür, doğal ihtiyaçlarına dalmıştır, Rabbinin ayetleri aracılığı ile buluşma ve kesin bilgi yolunda yürümektedir, "Ey insanoğlu, sen Rabbine varan yolda didinip duruyorsun, sonunda O'na kavuşacaksın." (İnşikak, 6) ayetinde vurgulandığı gibi Rabbi ile buluşmaya varan yolda didinip durmaktadır. Rabbi ile buluşmadan bu bilgiye ulaşamaz. Dönülecek son merciin, varılacak son noktanın Allah olduğunu vurgulayan başka ayetler de vardır.

Bu bilgi türü, yüce Allah'ın kendisi hakkında var olduğunu bildirdiği ve görme ve kavuşma diye adlandırdığı özel zarurî ilimdir. Bu adlandırmanın hakikat tarzında mı, yoksa mecaz tarzında olduğunun araştırması bizim için önemli değildir. Çünkü bilindiği gibi karineler maksadın bu yolda olduğunu gösteriyor. Eğer tabir hakikat nitelikli ise, bu karineler belirleyici karinelerdir. Eğer tabir mecaz nitelikli ise, karineler caydırıcı karinelerdir. Bu gerçeği böylesine orijinal bir şekilde açıklayan ilk kitap, Kur'ân'dır. Elimizdeki içerikleri ile daha önceki semavî kitaplar, Allah ile ilgili bu tür bir bilginin varlığından söz etmemektedir. Bu tür meseleleri ele alan felsefecilerin bize ulaşan incelemelerinde de bu tür bilgiye yer verilmiyor. Çünkü onlara göre huzurî bilgi, sadece bir şeyin kendisini bilmesidir. Bu bilgi türünü ilk kez İslâm bahsetmiştir. Dolayısıyla ilâhî bilgilerin netleşmesinde Kur'ân'a çok şey borçluyuz.

Şimdi incelediğimiz ayete dönelim: "Musa belirlediğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim, kendini bana göster de sana bakayım.' dedi." ifadesi, Musa Peygamber'den (aleyhi selâm) gelen ve az önce açıkladığımız gibi zarurî ilim anlamı taşıyan bir görme isteğidir. Bilindiği gibi yüce Allah, Musa Peygamber'i, O'nun ayetlerini gözleyerek elde edilen bilgiyle özel olarak donattı. Sonra buna ek olarak onu peygamber seçmekle, arkasından kendisi ile konuşmakla onurlandırdı ki bu konuşma, ona işitme yolu ile Allah'a ilişkin bilgi kazandırdı. Bu ayrıcalıklar üzerine kendisine ek olarak görme yolu ile de bilgi bağışlanmasını istedi ki, bu bilgi türü, Allah'a ilişkin zarurî bilginin kemal derecesidir. Allah, isteklerin ve arzuların en hayırlı muhatabıdır.

Musa Peygamber'in (aleyhi selâm) istediği, bu tür görmedir; gözle görme anlamındaki görme değildir. Musa gibi büyük bir peygamber, her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah'ı bu şekilde görmenin imkânsız olduğunu bilmemekten yücedir. O Musa Peygamber ki, bu buluşma için seçtiği heyetin Allah'ı görmeyi istemeleri üzerine, "Hani siz, 'Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayız.' demiştiniz. Bunun üzerine, sizi yıldırım kapıverdi ve siz bakıyordunuz..." (Bakara, 55) "Aramızdaki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin?" (Â'râf, 155) diyerek bu kimseleri beyinsizlikle nitelemişti. Öyleyken kendisi beyinsizlikten kaynaklandığını söylediği bir istekte bulunmaya nasıl yeltenebilir? [el-Mîzan, c.8, s.370, 334-341-361]

[4] — Aslında bu kelimenin kökeninde yatan anlam, objeler dünyasında gözlemlenen şeyin zihne yansıması ve gerçeğine ulaşılması için algılayıcı güçlerin en güçlülerinden sayılan görme duyusu ile algılayıştır. Ayette geçen görme ve körlük, bilgi ve cehalet veya iman ve küfürdür. [el-Mîzan, c.7, s,434]

[5] — Ebu Cafer Muhammed b. Numan el-Ahvel

[6] — Hadis: Zayıf. [Allâme Meclisi, Mir'at'u'l-Ukul, c.l, s.347]

[7] — el-İhticac adlı eserde Hz. Ali'nin (a.s) bir hutbesinde şöyle buyurduğu kaydedilir. “Delili ayetleridir. Varlığı ispatıdır... Tasavvur edilen her şey O'nun tersinedir... Zatı ve özü bilinen, ilâh olamaz. O, delil ile kendine delâlet eden, bilgi ile kendine ulaştıran ilâhtır.» Bu hutbedeki en latif konulardan biri, şu güzel cümlede ifade edilmiştir: "Varlığı ispatıdır." Bu sözle şunu kastediyor: O'nu ispat edecek kanıt, bizzat O'nun dıştaki varlığıdır. Yani O, zihne girmez, akla sığmaz.

"Tasavvur edilen her şey O'nun tersinedir." ifadesiyle kastedilen, O'nun zihinsel biçimden başka olduğu değildir. Çünkü bütün dış (objektif) varlıklar böyledir. Tam tersine maksat şudur:

Yüce Allah, ne olursa olsun zihinsel tasavvurun hikâye ettiği, anlattığı şeyin tersinedir, o değildir. Dolayısıyla hiçbir zihinsel biçim O'nu kuşatamaz. Hatta O'nun kutsal katının bu tasavvurdan, yani" O her tasavvurun tersinedir" tasavvurundan da münezzeh olduğundan gaflet etmemelisin.

"Zatı ve özü bilinen, ilâh olamaz."ifadesi, yüce Allah'ın herhangi bir bilgiye konu olmaktan, herhangi bir anlama ve algılamaya yenik düşmekten çok daha yüce olduğunu beyan etmek için serdedilmiştir. Çünkü zatı ve özüyle bizim bilgi ve tanımamıza konu olan her şey, bizden ve bilgimizden başka bir şeydir ki, bilgimize konu olabiliyor. Fakat Allah bizi de, bilgimizi de kuşatıcıdır: bizi de, bilgimizi de var edici, ayakta tutucudur. Böylece hiçbir şekilde kendimizi ve bilgimizi O'nun zatının kuşatmasından ve egemenliğinin kapsamında olmaktan kurtaramayız. Kurtaramayınca da O'nun hakkında, ayrı bir şeyin ayrı bir şeye olan bilgisi gibi bir bilgimizin olması mümkün değildir. Ali (a.s) bu gerçeği, "O, delil ile kendine delâlet eden, bilgi ile kendine ulaştıran ilâhtır." sözüyle beyan etmiştir.

Yani, kendisine delâlet edecek delili, kendisine doğru kılavuzlayacak kılavuzu var edip kendisine delâlet etmesini, kılavuzlamasını sağlayan delil ve kılavuz, yine yüce Allah'ın kendisidir. Aynı şekilde bilginin kendisine ulaşmasını, kendisiyle bir tür ilintili olmasını sağlayan, yine yüce Allah'ın kendisidir. Bunun sırrı şudur: Her şey, ama bütün her şey, O'nun kuşatması ve hegemonyası altındadır. O hâlde bir şeyin O'na yol bularak O'nu kuşatması nasıl mümkün olabilir?! Oysa O, onun kendisini de, yol bulmasını da kuşatmış bulunmaktadır. [el-Mîzan, c.6, s. 135-137]

[8] — Latif: Bir şeyin içine sızabilen, nüfuz eden ince varlık demektir. [el-Mizan, c.7, s.419]

[9] — Enam, 103

[10] — Bu tür tabirler birçok rivayette yer almıştır. Eğer hadislerin, Masumlardan (aleyhimu’s selâm) naklolduğuna yakin edersek bu şekilde söylemek zorundayız: bu büyük zatlar yüce marifetleri açıklamak için kelime ve tabirlerin yetersizliğinden dolayı o zamanın insanlarının daha iyi anlayabileceği temsil, tabir ve kelimeleri kullanmak zorunda kalıyorlardı. Bundan dolayı mücerret ve manevî tabirleri maddi ve hissel kalıplarda dile getirmekteydiler. (mütercim)

[11] - Ünlü Şii Alimi Şeyh Saduk (r.a) bu konu hakkında şöyle söylüyor: Şüphesiz Hz. Musa (aleyhi selâm) Allah azze ve celle’nin görülmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Buna rağmen aziz ve celil Allah’tan kendisini ona göstermesini istemesi kavminin ısrarından dolayı idi. Bundan dolayı Hz. Musa (aleyhi selâm) rabbinden izin almadan kendisine ona göstermesini istedi ve dedi ki: “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” Rabbi dedi ki: “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o hareket halinde yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” Sözünün anlamı yani sen beni asla beni göremezsin. Çünkü dağ asla aynı anda hem sakin hem de hareket halinde olamaz. Bu Allah azze ve celle’nin şu sözü gibidir: “Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler. (A’raf, 40)” Yani, devenin iğnenin deliğinden hiçbir zaman geçmeyeceği gibi onlarda hiçbir zaman cennete giremeyeceklerdir. “Rabbi o dağa tecelli edince” yani Allah ayetlerinden bir ayetle dağa zahir oldu. O ayet ise yarattığı nurlardan bir nurdu. O nurdan o dağa attığında Hz. Musa dağın o azamet ve görkemine rağmen sallanıp parçalanmasını görünce bayılarak yere yığıldı. Kendine gelip ayılınca: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim” dedi. Yani senin marifetine geri döndüm ve kavmimin beni seni görmeye zorlamalarından tövbe ediyorum. Bu tövbe günahtan kaynaklanan bir tövbe değildi. Çünkü enbiyalar küçük ve büyük günahlar işlemez ve ayrıca görme iznini almadan önce istekte bulunmaması farz değildi. Ancak istekte bulunmadan önce izin alması edeptendi. Bazıları Hz. Musa’nın izin aldığını ve Allah’ın da izin verdiğini rivayet etmişlerdir. Böylelikle Hz. Musa’nın kavmi Allah’ın görülemeyeceğini anlamış olacaklardı. “Ben tövbe edenlerin ilkiyim” sözünden amaçta Hz. Musa’yla birlikte olup da Hz. Musa’dan rablerini kendilerine gösterme isteğinde bulunanların arasından Allah’ın görülemeyeceğini anlayan ilk müminim demektir.

Bu doğrultuda rivayet edilen ve şeyhlerimizin (rahmetullahi aleyhim) kitaplarında getirdikleri hadisler bana göre doğru hadislerdir. Bazılarının anlamını bilmeden okuyup onu yalanlayarak bilmeden küfre düşeceklerden korktuğumdan bu babda bu hadisleri getirmeyi uygun görmedim.

Ahmed b. Muhammed b. İsa kitabının nadirler kısmında ve Muhammed b. Ahmed b. Yahya’nın camii’sinde “ruyet”in anlamında kısmında getirdiği hadisler sahih hadislerdir. Hakkı yalanlayanlardan ve anlamına cahil olanların dışında kimse onları reddetmez. Kelimeleri Kur’an’ın kelimeleridir. Hadislerin her birinde teşbih ve tatil ekolü nefyedilerek tevhit ispat edilmektedir. Ancak İmamlarımız (salavatullahi aleyhim) bize insanların akılları ölçüsünde onlarla konuşmamızı emretmiştir.

Rivayetlerde gelen “ruyet” kelimesi ilim anlamındadır. Çünkü dünya şek, tereddüt ve düşünce yurdudur. Kıyamet günü olduğunda Allah’ın ayetleri ve sevap ve azap işleri kulları için belli olacak, tereddütler kalkarak Allah azze ve celle’nin kudretinin hakikati bilinecektir. Bunun tasdiki Allah azze ve celle’in kitabındadır. Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir). (Kaf, 22)” Hadiste ‘Allah azze ve celle görülecektir’ gelmesinin anlamı yani yakini bir ilimle bilinecektir. Aziz ve celil Allah şöyle buyurmuştur: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? (Furkan, 45)” ve Allah’ın bu buyruğu: “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi! (Bakara, 258)” ve şu buyruğu: “Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? (Bakara, 243)” ve keza şu buyruğu: “Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? (Fil, 1)” Bu ayetler ve benzerlerinde geçen görmekten maksat kalp gözüyle görmektir, normal gözle değil. Allah azze ve celle’nin bu sözüne gelince ki şöyle buyurmuştur: “Rabbi o dağa tecelli edince” anlamı şudur: Allah azze ve celle dağın onunla seraba döndüğü, dağın un ufak olduğu ve parçalanarak toprağa dönüşmesini sağladığı ayetleriyle o dağa zahir oldu. Çünkü dağlar o ayetlerin ağırlığına tahammül edemediklerinden bu duruma düştüler. Denilmiştir ki o dağa ilahi Arş yansımıştır.

[12] - Araf, 143