Menu

Reklam1

Montag, 28. August 2017

Günahlardan Tövbe İstiğfar Kirlendikden Sonra Yıkanmak Gibidir (Kar©glanin 27 Ağustos 2017 Vaazi)



Günahlardan Tövbe İstiğfar 
Kirlendikden Sonra Yıkanmak Gibidir



(Kar©glanin 27 Ağustos 2017 Vaazi)





الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ


Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve huvel azî zul gafûr

Meali :

O, Sizin hanginizin daha güzel amel yapacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. Ve O; Aziz’dir, Gafûr’dur.(Yüce bir bağışlayıcıdır)

Sadakallahul Aziym MULK Suresi 2. ayet



وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ الْأُولَى

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ve lel âhıratu hayrun leke minel ûlâ.

Meali :

Esteuzubillah

Ve ahiret hayatı (bundan sonraki hayat, gelecek son zaman), mutlaka senin için, evvelkilerden (dünyanin öncelerindeki hayatlardan) daha hayırlıdır.(Kisaca sonradan gelenler öncekilerden üstündür tabikine, yani katlar yatlar, bilgisayarlar, ucaklar, arabalar, türlü türlü nimetler, güzel kadinlar)

Sadakallahul Aziym DUHÂ Suresi 4. ayet



بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Bel tu’sırûnel hayâted dunyâ. Vel âhıratu hayrun ve ebkâ.

Meali :

Esteuzubillah

Dünyadaki Hayat serüveninde, Ahiret yani sonda gelenler, önceklierden daha kalici ve üstündürler.(Cünkü dün muhammed ne dedi, daha emin olamiyouruz, cünkü video yokdu, kayit cihazi yokdu ,kagit kalem bile azdi ve yazilanlar cüzi mikdarda, bugün bir sanatci elli sene önce bir şarki söylemiş ve videosunu cekmişler, bugün haala kayit altinda bakin, yani kalici hala unutulmuyor, arşivlerden cikarip bakabiliyorsun, oysaki biz musa neler dedi neler yapti bilemiyoruz, cünkü cok az kayit ve bilgi var, öyle olunca, sonda gelenler ve zamani daha evla, ve bakidir, yani kalicidir, onlarin amellerini herşeyi kayit altinda tutabilirsin cünkü)

Sadakallahul Aziym A'LÂ Suresi 17. ayet


---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Allah'a ve son güne (Ahiret gününe) iman eden, ya hayır söylesin yahut sussun. Allah'a ve son güne iman eden komşusuna ikram etsin. Allah'a ve son güne iman eden konuğuna ikram eylesin. Allah'a ve son güne iman eden, komşusuna iyilik etsin. Allah'a ve son güne iman eden konuğuna ikram etsin. Allah'a ve son güne iman eden iyi söz söylesin yahut sussun."

( Hadis-i Şerif , Sahih-i Müslim, 67 - 69)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine Buyurdular

"Yarın ölecekmiş gibi ahirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine çalışınız!"

( Hadis-i Şerif , İbni Asakir)

"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"

Yolculugumuza başliyoruz :

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine Buyurdular

"Dünya ahiretin tarlasıdır. "

( Hadis-i Şerif , Deylemi)

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâdan
"Bir defa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri iki omuzumu tuttu da:
-Ey Abdullah! Sen dünyada bir garib yahud geçici bir yolcu gibi ol! buyurdu.
Bu hadisin ravilerinden Leys der ki: İbn-i Ömer (kendisi de bana) şöyle derdi:
-Ey Leys! Akşama erişince sabahı gözetleme, sabaha erişince de akşamı bekleme. Sıhhat ve âfiyet zamanından bir kısmını, hastalık zamanın için ayır. Hayatından bir kısmını da ölümün için ayır."



لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ




Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’si ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn

Meali :

Esteuzubillah
İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir.(yani müslümanlik ve müminlik namaz kilmakdan ibaret degildir diyor rabbimiz) Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.

Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 177. ayet

AHiRET NEDiR O ZAMAN

Ahiret öyle şimdiye kadar anlatilanlar gibi hicde öyle ölümden sonraki hayat falan degildir, ahiret "El evvelu Allah el ahiri Allah " demek başlangicda da Allah sondada Allah var demek yani öyle olunca burda "ahir" sondaki demek oluyorda niye ahiret kelimesi diger yerlerde öldükten sonrasi icin kullaniliyor. bizatihi sonda gelenlerin hayati demekdir, yani dünyaya en son gelenlerin vakti ve hayati, biz dünün ahiretiyiz, dün evvelki günün ahireti, yarin bugünün ahireti, yani öyle olunca, ahiret kainatin en son ilerledigi ve insanligin en son ulaştigi nokta demekdir, bugünün teknoljisi, ilmi bilimi, yarin old timer olcak, yani eski bilgi olacak, nasil dünkü cep telefonlari eskidi ev telefonlari eski model oldu, şimdi görntülü sesli videolu emailler var yani mektuplar dünkü mektup kalkdi, bugün görüntülü mektup, yani videolu mesajlar var, yine telefon görüntülü görüşmeler var öyle olunca, her gün bir ileri, bir ileri gitmekde insanoglu, ve Rabbimiz buyuruyor



الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ




Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn. Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn

Meali :

Esteuzubillah

Gelecekdeki müminler namazlarina devam edenler, ve verdigimiz riziklardan paylaşanlar olacak, ve onlarin bilgisi, öyleki onlarin imani ve bilgisi, hem öncekileri bilecekler sana bildiridiklerimizi bilcekler, hem sonrakileri bilecekler, ve işde gelecek böyle bize yakin gelenlerin olacak, yani en sonra, en sonra, böyle kimseler gelecek daha bilgili kimseler .

Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 3 ve 4. aye

Allahin var ve bir olmasi, kötülerinde var olmasina engel degildir, cünkü kainatin tamami karanlik iken, icine Allah necm veya yildiz denen kandiller asmişki, onlar ancak etraflarini aydinlatiyor, yoksa kainatin neredeyse tamami karanlik, ve öyle olunca biz gündüz ve aydinlik diye, dünya yönünü, yani ne tarafini güneşe dönmüş ise, o tarafa güneşe bakar vaziyette oldgundan, biz gündüz diyoruz, ve gece ise dünyanin kainata bakan tarafi, ve kainata bakan taraf ne kadar karanlik degilmi, yani hep karanlik icinde bir kac tane yildiz var gibi sanki, o kadar cok yildiz olmasina ragmen, karanliga ve kainatin büyüklügüne bakinca, o yildizlar hic gibi yani, öyle olunca yani karanlik ve zulumat yani kötülük enrejisi kainatda demekki cokca var, amma iyilikler işde aynen o yildzilar gibi etrafini aydinlatan ulvi şahsiyetler gibi işde, ve öyle olunca yildizilarin olmasi karanligi yok etmez, sadece karanlikda karanligin icinde kandiller gibidir iyiler, ve iyi kimseler, onlar karanligi yokedmezler, zaten sadece etraflari aydinladgi icin, biz onlarin etrafini aydinlik görürüz, ve güneş hareket edipde bir öteye gecince, terkettigi yeri, yine karanlik ile doludur yani.
Nasil saglikli insan, mikroplardan ve kazadan beladan korunabilen insan demek ise, ahirette öyle tertemiz kalanlarin yurdu degildir, cünkü dünün gelecegi olan yani dünün ahiret olan bugün ve bugünde kötü ve günahkarlar, ve hirsizlar, katiller, zinakarlar var aramizda, dünde vardi, yarinda olacakdir, amm ahiret yurdu yani gelecege sahip olanlarin dünyasi belki ancak günah işlemeyenler toplulugu degilde, belki günah işledikden sonra, tövbe edebilenler toplulugu demek olur, cünkü bu kadar karanlik ve zulumat var ise, o zaman günaha girmek kacinilmaz bir sonuc, ve öyle olunca, günahdan sonra tövbe ve istigfar edebilmek, rabbimizden veya yani hata ettigimiz kimseden belki özür dileyebilmekdir, yani tövbe ve istigfar ise hatayi neye karşi yaptiysan ondan özür dilemekdir bence, ve özür dileyip bir daha o hatayi yapmamaya calişmak, veya o hatisini, dogru olan hal ile degiştirebilmek, yani caldigi malin yerine, iki tane fazlasini geri koyabilmek. amma adam hirsiz olmuş , cünkü fakir mali yok, bu adam nasil o mali iade edecek degilmi, öyle olunca deminki yazdigimiz ayette olan gündeme girer, yani verdigimiz riziklardan paylaşabilenlerindir gelecek ve ahiret diyrodu o ayette rabbim, öyle olunca, sen fakiri fakir birakmaz ise, ne olur, fakir calmak durmunda kalmaz, işsizi iş sahibi yaparsan, alninin teri ile kazanip yer, calmaya muhtac kalmaz, memurunun gönlünü cebini doldurursan rüşvete tenezül etmez, öyle olunca iyilik işde öyle ne kibleye dönüp sadece yatip kalkip namaz kilmak, nede batiya dönüp, sadece ilim bilim ile ugraşmak, iyilk işde paylaşabilen, namazini eda edebilen, başkalarina tasadduk edebilen, sözünde duran, ayeti tekrar yazmaya gerek yok, yukari cik, ayeti bir dah oku anla yani.

ve gecen yazdigmiz gibi böyle kurt gibi aslan gibi tilki gibi olanlar ne yapar, iyilik yapiyor görünsede, yani kirmizi başlikli kizdaki kurt gibi, kuzu postu giyip, her ne kadar şirin ve iyi gibi görünmeye calişsada, gayesi lokmasini yemekdir, yani onun iyiligi kendi lokmasi icin, yani öyle olunca, ya bizler farklimiyiz, bak kurban geldi, koyun kuzu keci inek dana kesilcek, daha dün inekleri koyunlari besliyor, bakiyor seviyor görünüyorduk, amma bugün, kesmek icin niyet ettik artik yani, hani koyunu seviyordun, yani herkesi lokmasinin katilidir, yani öyle olunca kasap et derdinde, koyun can derdinde derlerya, yani sen koyunu kesip kurban edeceksinde, yarin senin yeni halin kimin koyunu ve kurbani olacak biliyorumsun, yarin belki durum degişcek, o kurban senin sahibin olarak dogacak, ve sen onun kurbani olacaksin, ve o yüzden kurbanin iyi davran, yoksa oda aynisini sana yapacakdir, senden gördügünü yeni halinde sana uygulyacakdir.
işde günahlardan sonra tevbe ve pişmanlik belki, elin elbisen vücüdun kirlendikden sonra, yikamak veya yikanmak gibidir, amma hic kirlenmyen temiz elbise, bir daha birdaha yikanirmi, hayir, dolaba koyarsin temiz elbiseni, temiz ise temiz temiz durur, ve zamani gelince, temizce giyersin, yoksa cikarip cikarip bir daha yikamazsin degilmi, öyle olunca tövbede yine günah işlenince yapilan bir ameldir, ve öyle olunca, elin kirlendiyse yikama ihtiyaci duyarsin, degilmi? öyle olunca, senin vicdanin günah işleyince, pişmanlik duymuyorsa, sen vicdansizin birisisindir, o zaman öyle olunca

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Muhakkak kötü arzular kalbime gelir de bu yüzden günde yetmiş defa istiğfar ederim.”

( Hadis-i Şerif , Müslim)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine Buyurdular

"Vallahi ben Allah'a günde yetmiş defadan çok istiğfar ediyorum."

"Bütün insanlar hatalıdır; hatalı insanların Allah (cc) katında en makbul olanları tevbe edenleridir."

Bu nedenle Ebu Hureyre (ra):
"Peygamberden daha çok istiğfar edeni görmedim." demiştir. (El-Kurtubi)

ve Deniz ne kadar büyük olursa, o zaman icine at eşşek ölüsü düşse, denizi mundar etmez, göl büyükse, gölüde mundar etmez, amma eger bir at yada eşşek, kuyuya düşse, yada havuza düşsede ölse, havuzda kuyuda mundar olur, öyle olunca, günah büyük bile olsa, eger sen iyi kimse isen ve iyilgin artilarin coksa, bak tyb amca caldi dediler ayakkabi kutusunda, amma adam diyor, varsin calsin iş yapiyor, yol yapiyor diyor, yani öyle olunca, senin iyi görünen kürkün varsa iyiyse, sen calsanda, seni aziz yapiyorsa, ya devir bozuldu, yada kural, bu deniz büyükse, at ölüsü mundar etmez. amma sen göz önünde kücük ve fakir bir adamsan, firindan ekmek calsan, seni hapse atarlar, bu adam kodaman adam, deniz büyük icinde eriiti o günahini pisligini, ne tutukladilar, nede kimse onun calmasindan rahatisiz, deniz büyük yani. lan fakir fakir bir cocok firindan ekmek caldi diye tokatlayip dövenler vardi daha dün, ne oldu bizlere, dinmi degiştirdik bizler aceb, ne oldu da hirisiza göz yumar olduk.

Ve ben daha düne kadar, televizyon seyrederken, müzik dinlerken bile, zikrime devam edebilyiordum, ve bunu raşdi tarikatini kurupda sizede tavsiye edip duyurunca, sizin hallerinizmi başima dert oldu bilmiyon, ve ben zikir ederken hic öyle dalmazdim, ve bugünlerde ise, televizyonda haberler varsa, ve ben zikrederken, egeer habere kulak veirirsem birden nerde kaldiydim zikirimde unutuveriyon, yani ya denizler kücüldü, benim deniz kücüldü, yada günahlar büyüdü artik, denizi bile bulandircak günahlar mi cikdi ortaya acaba ondanmidir bu hal. benimde fikrimi bulandirir oldu, tv seyretemk falan yoksa düne kadar, ciplak kadin görsem bile beni irgalamzdi yani, ve deniziler sicaklardan kurumayami başladi da kücülürmü oldu, yoksa işde günahlar ve insanlik koca bir günah gibimi oldu aceb.
ve ben yada sen kötü fiil ve ameller yaparakdan gelcegimize mi kötülük yapmiş oluyoruz o zaman demekki öyle, yani öyle olunca ve kainatta Allahdan gayri bir varlik yoksa "la mevcuda illa hu" kurali geregi, o zaman ben sana sövüp sayip, yada kötülük yaparakdan ancak, sende Allahin halifesisin, bende halifesiysem, o zaman ben veya o temsili misal bu kötü ameller ile ancak yine hepimizde var olan Allaha, yada kendi zatimiza kötülük etmiş olmazmiyiz, yani kisaca bana sövende allah sövmüş olur, sana sövende Allah sövmüş olur, cünkü ondan gayrisi yokki, öyle olunca, sen beni degil ancak, kendini aldatirsin, sen benden calsan, ancak kendinden calmiş olursun, ben sen isem, sen ben isen, ve biz Allahin parcasi ve halifesiysek o zaman.
" Her kim ne eder ise, kendine eder, yine kendine eder " kurali yani, cok kimse rastlamişdir bir kaza bela olurda kurtulur, ve derlerki, "bir iyiligin el germiş sana "öyle olunca iyilk de yapsan yine kendine iyilik etmiş olursun, kötülük yaparakda kendine yapmiş olursun, nitekim muhammed, kendini demir tirnaklar ile tirmalayanlar gördü miracda, yani bugün geldi ve metalika cilginlarini gördü herhalde, yani bu günkü sapik zümreyi gördü, ve öyle olunca, yani onlar bu halde kendi cehennemlerini yaşiyorlar demekki, 1400 küsür sene önceki muhammedi, al gel gelcekdeki bizim vaktimize tabiki bazi insanlarin hali ona cennet gibi görüncek bazilarinin halide cehennem olmuş görüncek degilmi yani
işde böyle bir gruplara katilmak belkide kötüler yurdunda olmak demek olur, ve iyilerle birlikte olmak ise, iyiler yurdunda olmak demek olur, yani dünyada mümin bildiklerimizi ve onlarin diyari olan memlektler var ve birde kafirler ve kafir memleketleri var, öyle olunca ahiretteki iyiler yurduna bitmek isteyen, iyi ameller yapacak ki iyiler yurduna varabilsin,
mesala bizim milletimiz kural tanimaz, halbuki avurpa ve komşularinda kurallar ve anayasa medni huku diye yasalar cikaranlar grubu, öyle olunca onlarin diyari kurallara uyunca sanki cennet gibi, sucun da cezasi var, iyiler iyi oldgu müdetce suca girmedegi müddetce cennet diyari vatanlarinda, sakin huzurlu yaşiyorlar, oysaki bir türkiye daha trafikde kirmizida durulcagi kuralina uymaz, kaza yapar, ya kendi ölür, ya birini öldürür. arabaya beş koltuk koymuşlar, bizimkiler arabaya dokuz kişi bindirir, amma avrupa yasa koymuş beşden fazla binersen, sana ceza, adam bu yaptirima uyar, kural cignemez, ve kazaya sebeb olmaz, öyle olunca, iyilerle beraber olmak, kurali vardir islamda iyilerle beraber olan şayet bu kitmir gibi bir köpek olsa bile, cennette layik olur, iyilerin diyarina gitmeye sebeb olur, ve nuhun oglu kenan gibi veya lutun karisi gibi, veya gücünü sacindan alan uzun sacli adam samsonun karisi gibi kötüler ile arkadaşlik edenlerde hakkettigi cezayi bulmuş kimseler yani, yeni hallerinide Allah bilir, nerde bittiler bir daha. yani belki bir dagcinin eşegi oldun ve her gün daga tirmanip yük taşiyordur, yani öyle olunca, ahirettede iyiler yurdunda dogmak isteyen, en azindan kitmir gibi iyilerle beraber olmali yani.
gecen haftalarda yazdigimiz hadisde anlatilan budur yani.

Sahabeden biri Peygambere gelerek kıyamet ne zaman kopacak diye sordu.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Kıyamet için ne hazırladın ki onu bekliyorsun" deyince, o sahabi dedi ki: "Ya Rasûlullah, ben çok namaz kılan, çok oruç tutan ve çok çok sadaka veren biri değilim. Fakat Allah ve Rasûlünün sevgisi kalbimdedir." Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu:
"Kişi sevdiği ile haşr olunacaktır, kişi kimi severse kıyamette onunla beraber olacaktır."

( Hadis-i Şerif , Buhari)

yani haşrolmak ise o cemaatin o milletin yada o köyün yada o sokagin yada o ailenin icinde bulunmak manasindadir bu söz yani öyle olunca

kiyamet ise öldükten sonra yeniden kalkildiginda manasindadir, yani senin yeni versiyonun, yeni bebe oldugun yer, iyi bir sokak iyi bir memleket iyi bir aile oluverir en azindan kitimir oldunsa bile, iyi birinin köpegi, kedisi tavşani inegi koyunu oluveririsin yani.

"Hubbi fillah ve buğdi fillah" Allah icin sevmek ve Allah icin kizmakda böyledir yani
amma bak mevsim sonbahar ve kiş mevsimine yol aliyor öyle olunca hep aydinlik, hep sicak degil, artik biraz rüzgar, birazda yagmur, birazda soguk, birazda karanlik, birazda kar, tipi gibi zamanlar, öyle olunca, yani iyilerin yaprak dökme zamani, yemyeşildi canliydi amma, mevsim bitti, yaprak dökdü, yani öyle olunca, iyilgin bile bir siniri var, yine cok kötü olsan şirret biri olsan, seninde bir sinirin var, seninde yaprak dökecegin zaman var yani
Evliyalardan Allahu alem Abdurrahmni tagi hazretlerei olsa gerek, ona sormuşlar mesleginiz ne diye, oda demişki "biz bağlayip, çözücüyüz" demiş biz kalpleri gönülleri birbirine baglar cözeriz demiş.
Allah bizede meslek olarak elektrikciligi verdi bizede, elektrik hatti baglariz, elektrik hatti baglama cözme işi verildi, yani maniviyattada gönülllerden gönüllere giden elektrigi baglar cözeriz, yine su tesisatciligini ögrendim, yani Yine gönüllerden gönüllere rahmet yani su ve rahmet baglantisi yapmayida biliriz, bazilari ise büyücü olmuş ve onlarda dügümlere nefes edeerekden onun bunun cişini berikinin cocuklugunu, öbürünün kismertini baglarlar, onlar da baglayip cözücü, amm işde herşeyi kutuplu yaratilmiş Allah, iyilerin baglayip cözmesi ile, kötülerinki farkli, ikiside baglar cözer, amm birininkinden fayda görülür, digerininkinden zarar, ve öyle olunca dügümlere nefes eden büyücülerin şerrindende Allaha siginmak lazimdir, o yüzden zikir evradimizda, yine onlardan Allaha siginma duasi ve zikiri ederiz, bize mensup olanlarda Allahdan böyle kimselere karşi yardim dilemiş olurlar. yine adam uyku bagliyor yada ciş bagliyor yani ne yapiyor, yolunda akan bir sistemin yolunu kesiyor, yani bir nevi yol kesen harami, ve ceza olarakda haramilik cezasina carptirilir böyleleri. ve gecen hafta dedik son surede ve sondan önceki felak suresinde bunlarin olmasi kuranin sonu kainatin son vaktinde bunlardan Allah a siginmamiz gerektigini gösterir öyle olunca, biz zikirimize aldik, ve her gün büyük zikir ceken, hergün üc defa bunlardan Allah a siginir, yani ve öyle olunca kuranda yer alan yine bize verilen bir başka zikirmiz





أَنتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

ente veliyyunâ fagfir lenâ verhamnâ ve ente hayrul gâfirîn

Meali :

Esteuzubillah
Sen, bizim bizi savunan destek cikan dostumuzsun velimizsin. Artık bizi mağfiret et ve koru bizi savun, ve bize rahmet (merhamet) et. Sen, mağfiret edenlerin en hayırlısısın.

Sadakallahul Aziym A'RAF Suresi 155. ayetten pasaj


Allah kötülerin ve zulumetin ve karanlgin babasi olan şeytan ve hizbini, iyilerin ardina takmiş iyileri kovalar durur, ve yine iyleride o karanlgin icine yildiz diye cakmiş, ve o karanlgi deler gecerler onlarda, işde bunu anltan zikirimizde



تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyl(leyli), ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayy(hayyi), ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb

Meali :

Esteuzubillah

Geceyi gündüzün içine sokarsın Geceyi uzatırsın, gündüzün bir kısmı gece olur. ve gündüzü gecenin içine sokarsın, gecenin bir kısmı gündüz olur. Canlıyı ölüden çıkarırsın ve ölüyü canlıdan çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın.

Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 27. ayet

yani geceyi gündüzün peşina takmiş, gündüzüde gecenin peşine takmiş rabbimiz, yani tavşana kac, taziya tut demiş velhasil kelam.

ve sonbhar dönencesine yol aliyoruz artik, ve göcmen kuşlarin göc mevsimine geliyoruz, bakin hem 30 Agustos bayrami, hem kurban ve hac bayrami, hemde sonbahara giriş 3lü bayram yani ve hacilar hac mevsimindeler ve

Rabbim Hac edenlerden Haclarimizi ve haclarinizi, kurbanlarimizi ve kurbanlarinizi, ve iyiliklerinizi ve iyiliklerimizi, sadakalarimizi ve sadakalarinizi , dualarimizi ve zikirlerimizi, hayirli dualarinizi ve zikirlerinizi, namazlarimizi ve namazlarinizi,...ile ahiri ile birlikte bizlerden ve sizlerden kabul buyursun.



رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

"Rabbenâ tekabbel minnâ inneke entes semîul alîm. "

Meali :

Esteuzubillah

"Ey Rabbimiz! Bizden bunlari kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.

Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 127. ayetten pasaj
zikitimzdeki Bu duamizda yine Hz ibrahimin duasidir yani.

Dularda vaazlarda sohbetlerde ve zikirlerde buluşmak dilegi ile esselamu aleyküm



--oOo---


أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ


''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve

etûbu ileyk.

--OoO--




Vaazi mp3 olarak indirmek icin linke sag tikla farkli kaydeti sec




Buraya TIKLA Dinle Veya Sag TIKLA indir dinle




Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 27 Ağustos 2017 Pazar

Original Kar © glan



Sessiz Zehirin - ve internetin Sesi ve Onun Şifası Olan - Radyo Karoglan

Ocak - Şubat - Mart - Nisan - Mayıs - Haziran

Temmuz - Ağustos - Eylül - Ekim - Kasım - Aralık

1 Senede/12 Ay

Pazartesi - Salı - Çarşamba - Perşembe - Cuma - Cumartesi - Pazar

1 Yılda/365 Gün

7 Günde/24 Saat

Vaaz - Dini Sohbet - Tasavvuf Sohbetleri - Radyo Karoglanda

RADYO KAROGLAN

Sessiz Zehirin - ve internetin Sesi ve Onun Şifası Olan - Radyo Karoglan



Calligraphic Arapca "Mucadle suresi 21. Ayet " Yazili Dini Resim Tasarimlarim (15 Renk)

Calligraphic Arapca "Mucadle suresi 21. Ayet " Yazili Dini Resim Tasarimlarim (15 Renk)





















Portal icin




"Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz"Calligraphic, Arapca, "Mucadle suresi 21. Ayet ", Yazili, Dini Resim, Tasarimlarim, (15 Renk),16 Tane, Arapca, Allah ve Muhammed Yazili ,Gif Resim,Hareketli Resim,dini resim,hat yazisi,grafik,dini grafik,dini,islamic,islami,islamic art,تَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ,religiöse,calligraphy, 






islam Dininin Hurafe Ve Bidatlara Bakiş Açisi



İSLAM DİNİNİN HURAFE VE Bİ’DATLARA BAKIŞ AÇISI, NEDİR BU HURAFE VE BİD’AT DEDİKLERİ

BİDAT VE HURÂFE NEDİR?

“Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne var ki?” ( Yûnus sûresi ( 10), 32) Bu âyet-i kerîme, hak ile dalâlet arasında bir bağ olmadığını ortaya koymaktadır. Haktan ayrılan mutlaka dalâlete düşer, sapıklık batağına saplanır. Allah’dan başka rab arayan, bâtıl yollara dalar, uydurma ilahlara inanır, tevhid akidesinden ayrılarak şirke sapar.

Gerçeği gören, bilen ve tanıyan kimse, nasıl olur da sapıklığa değer verip onu tercih eder? İnsana yakışan hakkın yanında ve hakta olmaktır. Her çeşit bid’at ve temeli dine dayanmayan, sonradan uydurulmuş her şey sapıklıktır. Sapıklığın her türü reddedilmiştir, makbul değildir.

“Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” ( En’âm sûresi ( 6), 38 )

Âlimler ve müfessirler, burada geçen “kitab” dan maksadın ne olduğunu farklı şekilde anlayıp yorumlamışlardır. Bir kısmı, her şeyin yazılı olduğu “kitab”dan maksadın levh-i mahfûz olduğunu, çünkü bütün mahlûkatın ahvâlinin yalnızca orada yazılı bulunduğunu söylemişlerdir. Her şeyi bilen Allah Teâlâ’nın yarattıklarından bir tanesinin bile rızkını ve yönetimini unutması söz konusu değildir. Âlemde cereyan edecek olan herşeyin hali, durumu ve bilgisi tamamen ve bütün ayrıntılarıyla levh-i mahfûz’da yazılı olup Allah katında bilinmektedir.

Bir kısım âlimler de “kitab”dan maksadın Kur’ân-ı Kerîm olduğunu söylemiştir. Çünkü Kur’an’da insanlığın ihtiyacı olan delil ve tekliflerden hiçbiri ihmal edilmemiştir; hepsi ya kısaca veya tafsilâtlı olarak bildirilmiştir. Tabii ki şu anda cerayan eden veya ilerde meydana gelecek her hâdiseyi, tek başına düşünmek ve bizzat kendileri fiilen yaşamak isteyenler, hiçbir âyeti okuyamaz, anlayamazlar. Ancak bu yönde başkalarına ibret olurlar. Meselâ bir kimsenin başına taş yağmasını, bir insanı yıldırım çarpmasını tek başına bir olay olarak görmekte hiçbir fayda söz konusu olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün ferdî vak’aları buna kıyas edebiliriz. Bunun bir âyet olması veya bir kıymet ifade etmesi, benzer olayların kendi başına da gelebileceğini düşünerek, ondan sakınma ve korunma yolları aramasına bağlıdır.

İşte bu anlamda olmak üzere, Kur’an bize her şeyi saymış, herhangi bir şeyi eksik bırakmamıştır. Her şeyin bilgisi, delâleti veya işareti Kur’an’da mevcuttur.

Kâinatı bir kitap kabul edip, bütün varlıkları o kitabın kelime ve delâletleri, nakış ve hatları olarak görenler de vardır. Buna da “kâinat kitabı” denilmiştir. O halde kâinattaki her şeyden alınacak bir ders, bir ibret vardır.

Neticede biz bunların her birini yine Kur’an’dan öğreniyoruz.

“Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, çözüm için, Allah’a ve Resûlüne başvurun.” ( Nisâ sûresi ( 4), 59)

Allah ve Resûlü’nün ölçülerine, Kur’an ve Sünnet’in hakikatlerine uymayan çözümler, insanı ve toplumu çözümsüzlüğe götürür. Kişiler ve hattâ toplumlar bazı kere en mükemmel çözümün kendi buldukları ve uyguladıkları yollar, yöntemler ve sistemler olduğuna inanırlar. Hattâ başkalarını da buna inandırabilirler. Fakat, fikir ve düşünceleri, sistemleri iflas edince, herkes, ne büyük yanlışlıklar yapıldığını, ne korkunç insanlık suçları işlendiğini görür. Heyhat! İş işten geçmiş, binlerce, milyonlarca insan heder olmuş, milletler dinsizleşmiş, insanlık hasletlerinden uzaklaşmış, ülkeler târ ü mâr olmuş, yeryüzünün dengesi bozulmuştur. Onu yeniden rayına oturtmak hakkı hakim kılmakla olur.

Yukarıda sayılan olumsuzlukların yaşanmaması için, yeryüzünde Allah ve Resûlü’nün hükmü yürürlükte olmalı, karşısındaki bütün batıllar, bid’atlar, sapıklıklar ve yanlışlar ortadan kaldırılmalı, iyilikler ve güzellikler hakim kılınmalıdır.

Bu âyetin tamamının açıklaması “Sünneti Koruma” bahsinde geçmişti.

“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Sizi Allah yolundan ayırıp, parçalayacak yollara uymayın.” ( En’âm sûresi ( 6), 153)

Bu âyet-i kerimeden önce geçen âyetlerde, iman ve tevhid, emirler ve nehiyler, bazı önemli hükümler zikredilmiştir. Dosdoğru yol diye tavsiye edilen hususlar bunlardır. Sayılan bu esaslar semâvî kitapların hiçbirinde nesh edilip kaldırılmamış, tam aksine bütün dinlerde temel esaslar olarak korunmuştur. Bunlar şirkten sakınma, ana babaya iyilik, yoksulluk yüzünden evladı öldürmemek, açık ve gizli her türlü fuhşiyattan uzak durmak, haksız yere insan öldürmemek, yetim malı yememek, ölçü ve tartıyı tam tutmak, adâletten ayrılmamaktır. İşte bunlar dosdoğru yol olup, dinin esasıdır.

Bunun dışındaki birçok yollar, muhtelif dinler, mezhepler, bid’atler ve sapıklıklar, inananları fırka fırka, grup grup yapıp Allah yolundan ayırır ve parçalar.

Allah’a gittiği sanılan birçok yollar vardır. Nitekim, “Allah’a giden yol, yaratılmışların sayısıncadır” denilmiştir. Fakat bütün bunların içinde gerçekten Allah’a ulaştıran ve Allah ile resulleri tarafından davet olunan hak yol bir tanedir. Bu yol, kendisine girenleri toplayan, birleştiren, dağıtmayan, aldatmayan tevhid yoludur. Hak birdir, bâtıl ise çoktur. Tebliğ ve dâvet metodlarının değişik olması, hakkın da farklı ve değişik olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Tebliğ yollarının her birinde hakkın hükmü bir olup, çeşit çeşit değildir. Bu ise Peygamber’in tuttuğu yoldur. Allah’ın yolunu bulmak isteyenlerin Peygamber’e uyması zorunludur. Peygamber’in yolu dışındaki yollar, bid’attır, dalâlettir, sapıklıktır. Bu sebeple Peygamber’i rehber, önder ve örnek edinmek hak yolun temelidir.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın.” Âl-i İmrân sûresi ( 3), 31

Allah sevgisi, bir mü’min için en üstün duyguların başında gelir. İnsanoğlu, sevmekten daha çok sevilmeyi arzu eder. Bu sebeple Allah’ın sevgisini kazanmak, ulaşılabilecek en üstün seviyedir. Çünkü bu seviyeye ulaşandan Allah hoşnut ve razı olmuş demektir. Allah’ın kendisinden razı olduğu kimse ise, dünya ve âhirette saâdete nâil olur, en kıymetli nimetlere kavuşur. Cenneti ve cemâlullahı müşâhedeyi hak eder. Bunlar hayatın gayesidir ve âhiretin en büyük saâdetleridir. Bütün bu nimetlere nâil olmak için Allah’ın Resûlü’ne uymamız gerektiğine bu âyet delâlet ediyor. Allah’ın kulunu sevmesi, kulun peygambere tâbi olma, uyma, onun yolunu ve izini takip etme şartına bağlanmış bulunmaktadır. Çünkü sevgi sadece sözle değil seven kimsenin sevdiğinin emrine, arzu ve isteklerine uymasıyla olur.

Bid’atlardan ve dinde aslı olmayan birtakım bâtıl ve yanlış yollara sapmaktan kurtulmanın çaresi, örnek ve önderimiz bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hak ve doğru olan aydınlık yoluna uymaktan ibarettir. Âyetin açıklaması “Sünnetin Ortaya Koyduğu Edebleri Koruma” bahsinde de geçmişti.

Âişe radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o şey kabul edilmez.”

Müslim’in bir rivayeti şöyledir:

“Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir.”

Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 2

KUR’AN VE SÜNNETE UYMAYAN HERŞEY MERDUTTUR

Bu hadis, İslâm’ın en önemli temellerinden birini teşkil eder. Kitab ve Sünnet esasına dayanmayan her şey merdut, yani kabul edilemez niteliktedir. Böyle bir şey dinden sayılmaz ve bâtıl olarak adlandırılır.

Riyâzü’s-sâlihîn’ in başlangıcında geçen “Ameller niyetlere göredir” hadisi, yaptığımız ibadetlerin ve işlerin sevap veya cezasında, kalbî bir amel olan niyetin önemini bize öğretmişti. Bu hadiste ise, ibadet ve tâatler de dahil, yaptığımız her işin görünüşte bile dine, Kur’an ve Sünnet esaslarına uyması gerektiği bize öğretilmiştir. Allah ve Resûlü’nün izin vermediği hiçbir şeyin dinden sayılmayacağını bu hadisin özlü ifadesinden gayet açık bir şekilde anlamış oluyoruz.

DİNİMİZDE BİD’AT NEDİR?

Dinde aslı olmayan bir şeyin sonradan ortaya konulması, dinimizde “bid’at” diye adlandırılır. Esasen bir çok âyet-i kerime ve sahih hadis, bu veciz kelâmda ifadesini bulmuştur. Biraz önce kısa açıklamalarını vermeye çalıştığımız âyetler, bunlardan sadece bir kaçıdır.

Hz. Peygamber, bu hadisleriyle, dinde haddi aşıp ileri gidenlerin aşırılıklarını, bâtıl yollara sapıp dini tahrif edenlerin tahrifatını din olarak kabul etmemek gerektiğine dikkatimizi çekmektedir. Bunların her biri bid’at olarak nitelenmiştir.

Daha dindar olabilmek veya öyle görünmek için Kur’an’da ve Resûl-i Ekrem’in sünnetinde bulunmayan birtakım ibadetler veya Allah’a yakın olmaya vesile sayılabilecek bazı ameller ortaya çıkartan kimse daha dindar değil, dine ilavelerde bulunan bir bid’atçidir. Kendisi ve yaptığı işi asla kabul edilemez. Bunun aksine, dinde bulunup da Kur’an ve Sünnet’e uygun olan ibadet ve amelleri yok sayan, noksanlaştıran veya değiştiren, böylece dini tahrif eden bâtıl ehli de bid’atçıdır. Onlar ve amelleri merdut olup, asla kabul edilemez.

Bu husus, Peygamberimiz’in bir sonraki hadislerinden daha net bir biçimde anlaşılmaktadır. Çünkü orada, sonradan ortaya çıkarılan her şeyin bid’at, her bid’atın da dalâlet, sapıklık olduğu beyan buyurulmaktadır. Bid’at, Kur’an ve Sünnet’e dayalı bir temeli ve bu yönde ümmetin uygulaması bulunmayan şeydir. Burada ise dinde delili olmaksızın ortaya konulan yenilikler anlamında kullanılmaktadır.

“Her bid’at dalâlettir” sözü bir genelleme ifade etmekte ise de, İslâm âlimleri bu sözle ekseriyetin kastedildiği hükmüne varmışlardır. Zira onlara göre bid’at, vâcip, mendub, haram, mekruh ve mübah kısımlarına ayrılır.

Meselâ günümüz sistematiğine göre delilleri ortaya koyarak dinsizlere cevap vermek, İslâm’ı savunmak, teknik imkânlardan yararlanarak dini tebliğ etmek gibi görevler vâcip sayılır.

İlmî kitaplar yazmak, günün şartlarına uygun okullar ve hizmet binaları yapmak menduptur.

Çeşitli yemekler, mahzuru bulunmayan yeni icad edilmiş içecekler kullanmak mübahtır.

Haram ve mekruhların neler olduğu İslâm’ı öğreten kitaplarda, özellikle fıkıh eserleri ve ilmihallerde etraflıca belirtilmiştir.

Dinimiz, ferdin ve toplumun yararına olan şeyleri yasaklamamıştır. Helalleri ve haramları açıklamış, icmâ, kıyas ve ictihadı serbest bırakarak, Kur’an ve Sünnet’in naslarına aykırı olmamak şartıyla, kıyamete kadar ortaya çıkabilecek her konuya karar verme imkânı, yetki ve selâhiyetini âlimlerle, onlara başvuracak yöneticilere bırakmıştır.

Bid’at konusu, İslâm âlimlerinin her asırda ciddiyetle üzerinde durdukları bir konu olmuştur. İ’tisam denilen, Kur’an ve Sünnet’e bağlanma konusuyla bid’at hep bir arada mütâlaa edilegelmiştir. Çünkü buraya kadar söylediklerimizden de anlaşılacağı gibi, Kur’an ve Sünnet’in devreden çıkarılması veya ihmal edilmesi, bid’atları doğurur ve onların yetişip gelişmesine zemin hazırlar. O halde bid’atlara engel olabilmenin yegâne yolu, Kur’an ve Sünnet kültürünü yaygınlaştırmak, bunların hayat tarzı haline gelmesine zemin hazırlamaktır.

Din, Kur’an’a ve Allah Resûlü’nün sünnetine uymak, ortaya çıkan problemlere Kur’an ve Sünnet’e uygun çareler bulmak ve insanları çözümsüzlüğe mahkûm etmemek suretiyle hayatiyetini ve etkisini sürekli kılabilir. Özellikle hadiste geçen “dinde olmayan şey” ifadesi, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayan îcadların, yasaklanmış bid’atlardan sayılmayacağına işaret kabul edilebilir. Çünkü bir çok yeni icad vardır ki, bunlar fıkhen zarûrî ihtiyaçlardan bile sayılır olmuştur.

ÖYLE İSE BİD’ATI NASIL ALGILAYACAĞIZ?

İmam Şâfiî: “Kitab’a, Sünnet’e, icmâa ve sahabenin yoluna muhalif olan her şey, saptırıcı, kötü bir bid’at; bunlara muhalif olmayıp hayra yönelik şeyler de iyi ve güzel bir bid’attır” demektedir. İşte iyi bid’at ( el-bid’atü’l-hasene) ve kötü bid’at ( el-bid’atü’s-seyyie) denilmesinin sebebi budur. Şâfiî’nin delili ise Hz. Ömer’in sahâbe-i kirâmın camide cemaatle teravih namazı kılmalarını, “bu ne güzel bid’at” diyerek tasvib etmesine dayanmaktadır.

Sahâbîler, Peygamber Efendimiz’in zamanında olmayan pek çok işler yapmışlar, onlara cevaz vererek kabulü hususunda icmâ etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir zamanında Kur’an’ın bir mushaf halinde toplanması, Hz. Osman’ın zamanında nüshaların çoğaltılarak çeşitli bölgelere gönderilmesi en çok bilinen örneklerin başında gelir.

Daha sonraki dönemlerde nahiv, ferâiz, hesap, tefsir, isnada dayalı söz ve hadis metinlerinin tamamının yazılmasına yönelik çalışmalar da bunun örneklerinden bir kaçıdır. Bunları bid’at olarak isimlendirsek bile, kötü ve merdut oldukları söylenemez. Çünkü ilmin muhafazası, yayılması ve sonraki nesillere intikâli bu sayede olmuştur.

Konuyu zamanımıza kadar getirmek, basın yayın organlarını, bunların basıldığı modern baskı tesislerini, diğer iletişim vasıtaları ile, askerî ve sivil alandaki bütün gelişmeleri bu tavır ve tarz içinde ele almak zorundayız. Bunların bulunduğu bir dünyaya ayak uydurmayanların yaşama şansı ve hayat hakkı da olmaz.

Aynı şekilde, evlerimizin yapı tarzından, içinde ihtiyaç duyduğumuz malzemeye varıncaya kadar bir çok eşya, zamana, mekâna ve coğrafyaya göre farklılıklar gösterir.

O halde bid’atlerin alanı, yani kötü karşılanan, yasaklanan ve haram olan, sahibini bazı kere iman dairesinin dışına çıkartan bid’atların alanı, itikad, amel ve muamelât gibi sınırları Allah ve Resûlü tarafından çizilmiş, helal ve haramlığı belirlenmiş sahalardır. Bu hudutları aşanlar ve bunlara aykırı davrananlar bid’at çıkarmış olurlar. Bu tür bid’at ise merduttur, yani kesinlikle kabul edilmez.

İşte bu sebeblerden dolayı, itikâdî mezhepleri Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat ve Ehl-i bid’at ve’d dalâlet olarak adlandırmışlardır. Akâid kitaplarımız, hangi inanç sapmalarının bid’at ve dalâlet olduklarını delilleriyle birlikte açıklar. Fıkıh kitaplarında da bid’at sayılan ibadet ve muamelât türlerine işaret edilir.

O halde bid’atları, günlük hayatımızda kullandığımız basit anlamıyla algılamak doğru bir yaklaşım ve anlayış sayılmaz.


HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

Bu hadis, İslâm’ın en büyük temellerinden birini teşkil eder. Bu temel, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olarak sonradan ortaya çıkan her inanç, ibadet ve muamelâtın kabul edilemez oluşudur.
Sonradan ortaya çıkan bir takım îcadlar ve ihtiyaçlar, Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir ciheti olmadıkça, merdut olan bid’atlar sınıfından sayılmaz.
Bid’at, hasene ( iyi) ve seyyie ( kötü) olmak üzere ikiye ayrılır. Kur’an, Sünnet, icmâ ve sahabe yoluna aykırı olmayanlar iyi, aksi olanlar kötü diye adlandırılır.
İslâm âlimleri bid’atları, vâcip, mendup, mübah, haram ve mekruh olmak üzere beş kısımda ele almışlardır. Savaş aletleri îcadı, zamanın şartlarına uygun kuvvet hazırlamak vâciptir. Üniversiteler, enstitüler kurmak, ilmî kitaplar hazırlayıp basmak, ilmi yaymak, insanlara öğretmek, okul binaları yapmak gibi şeyler mendup ve makbuldür. Helal olan şeyleri yeyip içmek mübahtır. Haram ve mekruh ise dinimizce tayin ve tesbit edilmiştir.
Bid’atı îcat eden de, onun yolunda ve izinde giden de aynı şekilde günahkârdır.

Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hutbe irad ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, “Düşman sabah ve akşam üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz” diye ordusunu uyaran kumandan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta parmağını bir araya getirerek:

“Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi:

“Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sel-lem’ in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olan bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır.” Sonra da şöyle buyurdu:

“Ben her mü’mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha üstünüm. Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da benim görevimdir.” Müslim, Cum’a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7

EFENDİMİZ’İN HAYATINDAN ÖRNEKLER

Peygamber Efendimiz çok çeşitli vesilelerle ashâba hitap eder, o andaki duruma, toplumun psikolojisine uygun konuşmalar yapardı. Arabçada “hutbe” denen, dilimizde de aynen kullanılan kelime, bizde olduğu gibi, sadece cuma günü hatibin minberden yaptığı konuşma anlamına gelmez. Bir hatibin, topluluğa hitaben yaptığı her konuşma hutbe olarak isimlendirilir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in konuşma yaparken gözlerinin kızarması, sesinin yükselmesi, kızması gibi burada anlatılan fizyolojik durumlar, bütün konuşmalarında görülmez. O, bir kötülükten sakındırdığı, bir yasaktan kaçınılmasını istediği veya kötü bir sonuçtan korkuttuğu zaman böyle bir görünüme sahip olurdu. Tehdid eden ve korkutan insanın tavrı elbette böyle olur. Bu şekilde hareket etmesi, şeriata muhalif bir hareketi yasaklamak için de olabilir.

Peygamberimiz, insanların tehlikelere karşı duyarsızlıklarını, bazı hakikatlerden habersiz oluşlarını, ihmalkârlık ve vurdumduymazlıklarını görünce kızmış, öfkelenmiş ve onları ciddi bir biçimde uyarmıştır. Bu uyarı, sadece sahâbeye has değil, ümmetin her ferdini ve her zamanı kapsayıcı niteliktedir. Ayrıca toplumu bilgilendirmekle, irşad ve îkaz göreviyle sorumlu kişiler, vâizler ve hatibler için de yol ve yön gösterici, örnek olucu özellikler taşır.

Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın insanlığa gönderdiği son elçidir. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça beyan ettiği gibi, kendisi de sık sık hatırlatır. Kıyamete kadar başka bir din, başka bir peygamber, başka bir ilâhî kitap gelmeyecektir. Dünyada yaşanan geçmiş zaman dilimine göre, kalan sürenin çok kısa olduğuna, Resûlullah Efendimiz şehadet parmağıyla orta parmağını birbirine yaklaştırarak dikkat çekmiştir. Ancak bu geri kalan zaman süresinin ne kadar olduğu ve hangi tarihte sona ereceği konusunda kimseye bilgi verilmemiştir. Ayrıca bu ifadeyle Efendimiz, şehadet parmağıyla orta parmak arasında başka parmak olmadığı gibi, benimle kıyamet arasında da başka peygamber yoktur, demek istemiştir.

Burada Peygamberimiz önce Allah’ın kitabı Kur’an’a sonra da kendisinin sünnetine dikkatimizi çekmektedir. Dinin bu iki temeline işaret ettikten sonra, bunlara önem verilmemesi durumunda ortaya çıkacak iki olumsuz noktaya da işaret ederek bizi uyarmaktadır. Bunlar da, sonradan ortaya çıkarılan sapıklıklar ve bid’atlardır.

Sözün en hayırlısının Kur’an oluşu, birkaç açıdan ele alınabilir. Kur’an, fesâhat ve belâgatin bütün inceliklerini kapsayıcı niteliği ile insanlığa en mükemmel hitaptır. Bu ilâhî kitap, her hakikati, doğruyu ve yanlışı apaçık ortaya koyar. “Sana bu kitabı her şeyi açıklayan ve müslümanlara yol gösteren bir rahmet ve müjde olarak indirdik” [Nahl sûresi ( 16), 89]. Böyle olduğuna göre, müslümanların dünya ve âhiret işleriyle ilgili her konuda Kur’an’a baş vurmaları gerekir. Çünkü Kur’an, gerçeği ve kurtuluşu arayan herkesin, kendisine yönelince aradığını bulacağı bir hazinedir. Hazineye kavuşmak bazan ne kadar zor ise, Kur’an’ın ilâhî hakikatlerini kavramak, esrârına erişebilmek de kolay değildir. Ama bir hazinenin insanı cezbetmesi ve kişinin bu arayışla meşgul olması da işin başlangıç ve ilk adımıdır. Kur’an bir rehber olması sebebiyle, her an kendisiyle olmamız gereken bir kitaptır.

Yolların en hayırlısı ise, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ in yolu, yani sünnetidir. Çünkü onun yolu, Kur’an’ın rehberlik ettiği dosdoğru yoldur. Hayatını Kur’an’a uydurmak ve hayat programını Kur’an’dan almak isteyenler Peygamber’e tabi olur, onun izinde yürürler. “Yemin ederim ki, sizin için, Allah’ın huzuruna çıkmayı umanlar, âhiret gününe inananlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resûlü güzel bir örnektir” [Ahzâb sûresi ( 33), 21].

Allah ve Resûlü’nün yolundan ayrılanlar, birtakım farklı ve aykırı yollar îcat edenler, bid’ate, sapıklık ve yanlışlığa düşerler. Bundan önceki hadisin açıklamasında bu konu genişçe ele alınmıştır.

Peygamber Efendimiz’in “Ben her müslümana kendi nefsinden daha ileriyim” sözü, “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından bile üstün olmak gerekir” [Ahzâb sûresi ( 33), 6] âyetine uymaktadır. Çünkü, Peygamber’in emrettiği konular, mü’minleri dünya ve âhirette saadete kavuşturacak şeylerdir. İnsan tabiatı şerre, kötülüklere yönelmeye daha müsaittir. Nitekim Yûsuf aleyhisselâm: : “Ben, nefsimi temize çıkarmak istemiyorum. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir” [Yûsuf sûresi ( 12), 53] demişti.

Sahâbe-i kirâm, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i kendi nefislerinden ileri ve önde tutarlardı. Onların Allah Resûlü ile iştirak ettikleri gazvelerdeki tutum ve davranışları, bunun canlı örneklerini teşkil eder.

Peygamberimiz’in “Her kim geride bir borç veya yetimler bırakırsa, bunlar bana aittir” sözü, kendisinin her mü’mine kendi nefsinden daha ileri olduğuna dair beyanını açıklayıcı niteliktedir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, İslâm’ın ilk yıllarında borçlu ölen ve borcunu ödeyecek mal bırakmayanların cenaze namazını kılmazdı. Böylece sahâbe-i kirâmı ihmalkârlıktan ve borçlanmaktan sakındırmayı hedeflemişti. Sonraları fetihler sayesinde hazinenin mâlî durumu düzelince, böylelerin borçlarını Peygamberimiz bizzat ödemeye başladı. Fakat bu, Peygamber’e has bir durumdu. Daha sonraları halifelerin bu yönde bir uygulama geliştirdiklerini görmüyoruz. Şu kadar var ki, yetim kalan çocuklara beytülmalden yani devlet hazinesinden nafaka ödendiğini görüyoruz. Hattâ Hz. Ebû Bekir’in, müslümanlar arasında ayırım yapmaksızın bu nafakayı ödediği, Hz. Ömer’in ise, bunun aksine, müslümanlar arasında tercihde bulunduğu söylenmektedir.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

Haramdan sakındırma, şeriata muhalif bir hareketi kınama gibi sebeplerle kızmak, sesi yükselterek konuşmak câizdir.
Peygamberimiz’le kıyamet arasındaki zamanda başka bir peygamber gelmeyecektir.
Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetiyle meşgul olmak, en hayırlı amellerden sayılır.
Bid’atlarla mücadele etmek müslümanlar için bir görevdir. Bunun yolu, Kur’an ve Sünnet’i öğrenmek ve hayata uygulamaktan ibarettir.
Yetimlere ve kimsesiz çocuklara beytülmalden yardım etmek gerekir.
Miras haktır ve helaldir.

--------------------------

Falcılık, Bâtıl inanç ve Hurafeler

Sual: Fal günah mıdır? Falcılık ve büyücülük aynı şey midir?
CEVAP
Yıldız falı, kahve falı, el falı gibi her çeşit fal hurafedir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
( Falcının, büyücünün söylediklerine inanan, Kur'an-ı kerime inanmamış olur.) [Taberani]

( Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]

Cincilere ve büyücülerin, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek, büyü çözmek için büyü yapmak da caiz değildir. Büyü yaparken, küfre sebep olan bir şey yapmak küfürdür. Böyle olmazsa, büyük günahtır. Hadis-i şerifte ( Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir) buyuruldu. ( Bezzar)

Burçlara göre fal açmak da hurafedir. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar burç sayısı kadar yani 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Siftah olarak alınan parayı çeneye sürmek, güvercine kağıt çektirmek, misafir giden evi 3 gün süpürmemek, salı günü yola çıkmamak, sabunu elden ele vermemek, kötü bir şey söylendiği vakit eliyle bir yere tıklayarak şeytan kulağına kurşun demek, cenazede küreği birinin eline vermeyip yere atmak, lohusa kadının kırkı çıkıncaya kadar, dışarı çıkmaması, yanında birinin bulunması, hatta yanına bir süpürge olsun koymalı demek, kırkı çıkmamış iki çocuğu birbirinin yanına getirmemek bâtıl inançtır.

Hıdrellezi, Nevruzu, Noeli kutlamak, dert ve dilek için yatırlarda bulunan ağaçlara çaput bağlamak, türbelere mum dikmek, cenazeyi yüksek sesle tekbirle veya marşla götürmek, matem işaretleri taşımak, çelenk götürmek caiz değildir.

Bid’at olmayanlar
Bid’at ehli, aşağıdakileri de hurafe saymışsa da yanlış söyledikleri çeşitli kitaplarda yazılıdır:

Kur'an ve hadiste olmayıp da, icma veya kıyası fukaha ile meydana gelen hükümler bid’at değildir.

İki bayram arasında nikah yapmak caizdir. Peygamber efendimiz, Cuma gününe rastlayan bir bayram günü, namazdan sonra, nikah yapması istenince, ( İki bayram arası nikah olmaz) buyurdu. Yani vakit dar, bayramlaştıktan sonra tekrar Cuma namazı için mescide geleceğiz demek istemiştir.

Nazar için kurşun dökmek, nazar boncuğu takmak, tarlaya at kafası takmak bid’at değildir. Bunlara bakılınca, gözlerdeki şua ilk defa oraya gider ve nazar önlenir. ( Hindiye)

Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir.
Devir ve iskat bid’at değildir.
Definden sonra, mezarlıkta, cenaze sahiplerine taziyede bulunmak bid'at değildir.

Peygamber efendimizin âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak [mesela entari giymemek] yahut da yapmadığı şeyleri yapmak, [mesela çatal kaşık kullanmak] bid'at değildir.

Ölmüş evliyaya adak yapmak, yani mübarek bir zatı vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak caizdir. Mesela ( Hastam iyi olursa, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, adak olarak bir koyun keseceğim) demek. Burada, Allahü teâlâ için kesilen adağın sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanıyor, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa veriyor kazayı, belayı gideriyor. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Puta tapanların, put yanında kesmelerine benzememeli. Türbenin avlusu genişse, bir kenarda kesilebilir.

İşleri, Allahü teâlânın yaptığına inanarak, türbelerdeki evliyadan yardım istemek, onların hürmetine dua etmek de bid’at değildir. Hazret-i Mevlana, ( Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu. Deylemi’nin bildirdiği ( Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifi de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir.

Fal ve din istismarı
Kabataş parkında çoluk çocuk oturuyorduk. Esmer bir kız, yanımıza yaklaşıp, ( Şu gözlüğümü bir takayım, falınıza öyle bakayım. Neyse halın, çıksın falın) dedi. Ben de, başımdan savmak için, ( Biz fala mala inanmayız) dedim. Hemen, ( İyi ama beyim, “Fala inanma, falsız da kalma” dememişler mi? Sen yine inanma. Falına bakar, karamsarlıktan kurtulursun, rahata kavuşursun) dedi. Falcıyı uygun şekilde uzaklaştırdıktan sonra, Peygamber efendimizin, ( Falcının söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur) buyurduğunu oradakilere söyledim. Benim hadis-i şeriften bahsettiğimi gören, bid’at sakallı bir genç, yanıma yaklaşarak, ( Amca, duamı almak istemez misin?) dedi. Onun ne demek istediğini anlayamadım. Elimdeki galetayı ona verip, ( Dua edersen et, bana niye soruyorsun?) dedim. Eli ile para işareti yaptı. Sonra anladım ki, ( Para ver, sana dua edeyim) demek istiyormuş. Halbuki dini alet etmek doğru değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, ( Sakın ola ki, neslin dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) buyurmuştur.

Kabir fareleri
Kabataş’a gelmeden önce de, Beşiktaş’a uğramıştım. Mezarlığın yanından geçerken bir Fatiha okuyayım, dedim. Hemen yanıma bir genç gelip dedi ki:
- Amca hazır hatim var.
- Kaça satıyorsun?
- Amca Kur’an satılır mı, satılsa ona değer biçilir mi?
- İyi ama sana ne vereceğiz?
- Gönlünden ne koparsa...
- Sen hâfız mısın?
- Elbette amca.
Cebimden çıkardığım Tebareke cüzünü gösterip sordum:
- Şunu bir okur musun?
- Amca, hâfız olan hoca efendidir. Hatmi de o hazırladı. Ben sadece vazifeliyim.
- Hatimlerin parasını hoca efendi ile müşterek mi paylaşıyorsunuz?
- Hayır, ben aldıklarımın hepsini veriyorum. O da duruma göre az çok veriyor.
- Hoca efendi para ile Kur’an okumanın caiz olmadığını bilmiyor mu?
- Bilmez olur mu hiç?
- Biliyor da niye hatim sattırıyor?
- Amca biz hatim satmıyoruz. Hediye ediyoruz. Para veren olursa alıyoruz.
- Delikanlı müftiyüssekaleyn diye birini duydun mu? Sen şu hoca efendinin adını söyler misin?
Genç, söylediğim kelimeyi anlamadı galiba. Müftü müfettişi mi ne zannetti.
- Hoca efendi öldü, sağlığında verdiği hatimleri bağışlıyorum.
- Anlaşıldı. Bak sağlığın yerinde, alnının teri ile kazansan olmaz mı?
- Olur, bundan sonra öyle yaparım, diyerek uzaklaştı.

Dini alet etmek
Malını müşteriye gösterirken, tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Müşteri çekmek için dükkanına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur.

Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir ki, bunun dinimizdeki adı riyadır. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak, herhangi bir menfaat gibi Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş riya olur. Riya çok büyük günahtır. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İyi bil ki, riya haramdır. Peygamber efendimiz, ( Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapan, sözleri baldan tatlı kimseler çıkar. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur) buyurdu. ( Tirmizi)

Din alet edilerek elde edilen mala şair lanet ederek der ki:
Lanet ola ol male [makama, şöhrete] ki,
tahsiline anın ya din ola, ya ırz, ya namus ola alet.

Sual: Halk arasında, bir hanım ölünce, saçları göğsünü örtecek uzunlukta olmalıdır diye bir inanış var. Bu doğru mu?
CEVAP
Doğru değildir, aslı yoktur.

Sual: Kulak çınlaması kötüye alamet midir? Çınlayınca okunacak dua var mı?
CEVAP
Kulak çınlaması kötüye alamet değildir. Çok kimsenin kulağı çınlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
( Kulağı çınlayan beni hatırlasın, bana salevat-ı şerife getirsin. Sonra da "Beni hayırla anana Allah rahmet etsin!" desin!) [Müslim]

Sual: Göz seğirmesi kötüye mi alamettir?
CEVAP
Hayır.

Sual: Gözü seğiren, bir şey olacağına inansa, günah mıdır?
CEVAP
Hayır. Tefeül caizdir. [Hayra yormak]

Sual: Gazetelerdeki burç sayfalarını okumanın hükmü nedir?
CEVAP
Caiz değildir.

Sual: İnsan karakterleri burçlara göre midir?
CEVAP
Halk arasında, zodyak ( burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takım yıldıza "burçlar" adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir. Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır. Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocak’ta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu yüzden de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Sual: Gece tırnak kesilmez diyorlar. Ne zaman kesmeli, tırnak kesmenin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir. Haftanın her günü kesilebilir. Cuma günü, cuma namazından sonra kesmek daha iyi olur.

Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Hadis-i şerifte, ( Cuma günü tırnağını kesen, bir hafta, beladan emin olur) buyuruldu. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. ( Dürr-ül-muhtar)

Hadis-i şerifte, ( Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir) buyuruldu. ( E.Şeyh)
Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimizin Cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir. Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
( Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!) [Deylemi]

Sual: Bir dileğin kabul olması için, Mekke veya Medine’den getirilen bir miktar hamur, bir gece evde kaldıktan sonra, bir bardak un, şeker ve süt katılıyor. 10 gün bu hamurun yanında hacet namazı kılınıyor. Sonra bu hamur dörde bölünüyor. Bir parçası ile tatlı yapıp ev halkı yiyor. Diğer üç parçası komşulara veriliyor. Onlar da aynı şeyleri yaparak dilekte bulunuyor. Böyle bir şeyin dinimizde yeri var mıdır?
CEVAP
Bunların aslı yoktur, uydurma şeylerdir. Dilek için çeşitli dualar vardır. [Duanın önemi ve çeşitli dualar maddesine bakınız.]

Sual: Hocalar Yıldız nameye bakıyor, günah mıdır?
CEVAP
Yıldız name fal kitabıdır, bakmak ve inanmak haramdır büyük günahtır, küfre kadar götürür.

Sual: Yasin okunup düğümleniyor, kırk adet olunca kabre konuyor, böyle yapmak uygun mudur?
CEVAP
Uygun değil, bid'attir.

Sual: Bazı yatırlara para atılıyor. Mahzuru var mıdır?
CEVAP
Kabirlere para atmak, iplik bağlamak gibi şeyler dinimizde yoktur. Bunların hiç bir faydası olmadığı gibi, bid'at olduğu için de zararlıdır.

Sual: Makas gibi kesici aletler elden ele alınmaz deniyor. Alınırsa o iki kişi kavga eder deniyor. Makas hep kapalı durmalı deniyor. Açık durursa kefen biçer deniyor. Bunların aslı var mı?
CEVAP
Aslı yoktur, hurafedir.

Hurafelerin çıkışı
Sual: Araştırmalara göre, hurafeler, dini bilmeyen veya çok az bilen kimseler, özellikle de, kadınlar arasında çok yaygındır. Bu hurafeleri kimler, niye çıkarıyor?
CEVAP
Genelde bunları misyonerler çıkarıyor. Cahiller eliyle, bunları yaymaya çalışıyorlar. Bunların maksatları, Müslümanları kendi uydurdukları hurafelerle uğraştırmak ve itikatlarını sarsmaktır. ( Medine’den gelen mektup), ( Mekke’den gelen mesaj), ( Rüyada görülen dua) gibi hurafeler çıkarıyorlar, sonra, ( Bakın, Müslümanlar hurafelerle uğraşıyor) diyorlar. ( Bu duayı 7 kişiye veya 13 kişiye gönderin, göndermezseniz başınıza şöyle bir bela gelir. Gönderen bir sürprizle karşılaşacaktır) gibi hurafeler internette dolaşmaktadır. Bu işlere alet olup da, misyonerlerin oyununa gelmemelidir.

Hıdırellez nedir?
Sual: Hıdırellez nedir? Kimi, ( Hıdırellez bir âdettir, kutlamanın hiç mahzuru olmaz) derken, bazıları da, kâfirlerin kutsal günü diyor. S. Ebediyye’de ise, ( Nevruz ve Hıdırellez günleri kâfirler arasında değerli sayılır) deniyor. Hıdırellez’i kutlamakta bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Âdet demek yanlış olur. Müslümanlıkta, miladî aylar içinde mübarek gün ve gece yoktur. 6 Mayıs Hıdırellez günü Müslümanlıkla bağdaşmaz. Hazret-i Hızır’la Hazret-i İlyas’ın buluştuğu gün diye kutlanan bir hurafedir. Kutlamak günahtır. O gün birçok hurafeler yapılmaktadır.

Bebeğin banyo suyu
Sual: ( Yeni doğan bebeğin ilk banyo suyunun toprağa dökülmesi gerekir) deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yoktur.

Nübüvvet mührü demek
Sual: Yuvarlak mühür şeklinde elle yazılmış bir kelime-i tevhidi, nübüvvet mührü diye dağıtıyorlar. Bir de, yaptıkları o yazılı şekle bakan kimse için, ( O sene içinde ölürse, imanla âhirete göçmüş olur) deniyor. Nübüvvet mührü diye bu yazıyı dağıtmak uygun mudur?
CEVAP
Öyle yazmaları da, dağıtmaları da uygun değildir. Çeşitli fitnelere sebep olabilir. Ayrıca itikadı düzgün değilse, dinin emrine uyulmuyorsa, kelime-i tevhide senede bir kere değil, bin kere de bakılsa, imanla ölüneceğini söylemek çok yanlış olur.

İmanla ölmek için nelerin yapılması gerektiğini dinimiz bildirmiştir. Böyle yazılara itibar edilmemelidir.

-----------------------

Günümüzde işlenen bid’atler


Sual: Günümüzde işlenen bid’atler nelerdir?
CEVAP
İbadetlere bir şey ilave etmek bid'attir, büyük günahtır. Dinimiz noksan değildir. Hâşâ Allahü teâlâ veya Peygamber efendimiz dinde bir şeyi eksik bırakmış da, daha iyisini biz mi yapacağız? İbadete bid'at karıştırmak, Allahü teâlânın dininde noksanlık bulmak, koyduğu hükümleri beğenmemek, dini değiştirmek olur.

Mesela akşam namazının farzını 3 rekat yerine, daha fazla ibadet etmek için, 4 rekat kılmak bid'attir. 3 yerine de geçmez, namaz hiç kabul olmaz. Tesbihleri 33 yerine, çok sevap olsun diye 40 defa veya daha fazla çekmek bid'at olur. Halbuki hiç tesbih çekilmeden gidilse günah olmaz.

Namazlardan sonra âyet-el-kürsi okunur, tesbihler çekilir ve dua edilir. Dua ederken salâten tüncina okunur. Âyet-el kürsinin okunduğu yerde salâten tüncinayı okumak sünneti değiştirmek olur, yani bid'attir. Peygamber efendimiz nasıl ibadet etmişse, mezhebimiz bunu nasıl bildirmişse, o şekilde ibadet edilir. “Şunu da yapalım, ötekini de ilave edelim” demek, dinde değişiklik olur. Hadis-i şerifte, ( İbadetleri bizim gibi yapmayan bizden değildir) buyuruluyor. Hoparlörle ezan okumak iyi ise, Allahü teâlâ, Peygamberine ibadetin iyisini niye bildirmedi? Allah hoparlörü yaratmaktan âciz mi idi? Binlerce mucizesi görülen Sevgili Peygamberimiz bunu yapamaz mıydı? Yapmadığına göre, hoparlörü ibadete sokmak bid’at olur.

Diğer bid’atlerden bazıları şunlardır:
İnce çoraba veya çıplak ayağa mesh etmek. ( Dürer)

Kur'an-ı kerimi teganni ile okumak. ( Bezzâziyye)

Namazı hoparlör ile kıldırmak. ( Mezahibi erbea, Elmalılı tefsiri)

Sünnet ile farz namaz arasında dua etmek, tesbih çekmek, üç İhlas okumak. ( İbni Âbidin)

Müezzinin tesbihlere komuta etmesi. Hutbeyi Türkçe olarak okumak. ( El edille)

Namaz kılıp, duadan sonra şükür secdesi yapmak. ( Dürr-ül Muhtar)

Namazlardan sonra imam ile, eli göğse koyarak selamlaşmak. ( S. Ebediyye)

Camide her namazdan sonra müsafeha etmek. [Tokalaşmak] ( Redd-ül Muhtar)

Estagfirullahel'azim ellezi... diye başlayan istigfarı müezzinin yüksek sesle okuması. ( El İbda)

Vaazdan sonra, cenazede yüksek sesle dua etmek. ( Mekâtib-i şerife)

Mezar taşı üzerine âyet-i kerime, şiir, methiye v.s. yazmak. ( S. Ebediyye)

Aşûre günü aşûre pişirmeyi ibadet sanmak. ( S.Ebediyye)

Bir kabirden başka bir yere nakledilirken tekrar cenaze namazı kılmak. ( Hindiyye)

Eshab-ı kiramdan herhangi birini kötülemek. ( Şerh-i Akâid)

Kadını bir defada üç talakla boşamak. ( Mecmua-i Zühdiyye)

Cenazede yüksek sesle tekbir getirmek, ilâhi okumak. ( Halebi)

Cenaze namazından sonra konuşma yapmak. ( Zübdet-ül-makamât)

Ölü evinden helva vs. dağıtmak. Ölünün 3, 7, 40, 52 veya 53 üncü günlerini yapmak. ( Tahtavi)

Kabir azabına inanmamak. ( Akâid-i Şeybâniyye)

Yatırlara mum yakmak. Mezhepsiz olmak. ( Tahtavi)

Zekeriya sofrası diye adak yapmak. ( S.Ebediyye)

Bir kişinin bildirdiği hadislere inanmamak. ( Tâtârhâniyye)

Mirac mucizesinin Kudüs’ten sonrasına inanmamak. ( Bahr)

Kısa sakala sünnet demek. ( Hadika)

Mübarek gecelerde, minareler arasına mahya asmak. ( Mirat-ül-haremeyn)

Hazret-i Mehdi geldiği zaman, ( Bir zaman gelir ki, Sünnet, bid'at gibi çirkin görülür, bid'at ise sünnet gibi rağbet görür) hadis-i şerifinde bildirildiği gibi, bid'at işlemeye alışmış olan Medine’deki âlim, bid'ati güzel sanıp ibadet olarak yaptığı için Hazret-i Mehdi’nin bid’at aleyhindeki sözlerine şaşıp "Bu adam bizim dinimizi yok ediyor" diyecektir. Hazret-i Mehdi, bu mezhepsizi öldürecektir. ( Mek. Rabbani)

Bazı bid’atler:
Cennette, Allahü teâlânın görüleceğine inanmamak,
Gökte Allah var demek,
Allah dede demek,

Hazret-i Ali’yi diğer üç halifeden üstün sanmak,
Eshab-ı kirama veya fâsık Müslümanlara bile lanet etmek bid’attir.

Namaza başlarken yalnız dil ile niyet etmek bid'attir. Kalb ile niyet şarttır.

Kur'anı, zikirleri, tekbirleri müzikle veya ney çalarak okumak bid’attir, tasavvuf müziği de bid’attir.

Ücretle Kur’an okumak bid'attir.

Hutbenin ikinci kısmında, aşağı basamağa inmek, sonra tekrar yukarı basamağa çıkmak,

Mest üzerine mesh etmemek ve çıplak ayağa mesh etmek bid'attir.

Vaazdan sonra toplanarak yüksek sesle dua yapmak,
Mübarek gecelerde, camilerde fazla ışık yakmak bid'attir.

Kısa sakal ile sünneti yerine getirdiğine inanmak,
Büyük zatların ölüm yıldönümlerinde matem tutmak bid'attir.

Cenaze olduğunu bildirmek için, minarelerde salât okumak,
Ölünün 40. ve 52. gecesini yapmak,
Mezar taşlarına resim koymak, Fatiha ve methiye yazmak bid’attir.

Türbe veya camilerde tavaf eder gibi dönmek bid’attir.

Sual: ( Namazlardan sonra, hemen âyet-el-kürsi okumak lazım iken, önce Salâten Tüncinâ’yı ve başka duaları okumak bid’attir. Bunları, tesbihlerden sonra okumalıdır) diyorsunuz.
Sünnet ile farz arasında zikir çekmek, dua etmek niçin bid’at olsun? Salâten Tüncinâ’yı önce oku, sonra oku ne fark eder? Hem hocamız her zaman böyle okur. O bilmiyor da sen mi biliyorsun?
CEVAP
Biz, muteber eserlerden alarak yazıyoruz. Kendi görüşümüzü din gibi ortaya sürmekten Allah saklasın. Kimin hocası olursa olsun, muteber eserlere aykırı ise, itibar edilmez.

Merakıl-felah’ın Tahtavi haşiyesinin tercümesi olan Nimet-i İslam’da, ( Farz ile sünnet ve sünnet ile farz arasında konuşmak, sünneti iskat [iptal] etmez. Fakat sünnetin sevabını azaltır. Bir kavle göre de, sünnet sakıt [iptal] olmakla namaz iade olunur) deniyor.

Aynı ifade Dürr-ül Muhtar’da da vardır: ( Sünnet ile farz arasında konuşmak, sünneti iskat etmez ise de, sevabını azaltır. Bir şey okumak da konuşmak gibidir. Bazı âlimler, “Sünnet kabul olmaz. Önceki sünneti tekrar kılmak gerekir” buyurmaktadır.)

Bu ifade, Dürr-ül Muhtar’ın Arabi aslının 457, bazı baskılarında 711. sayfasındadır. Türkçe tercümesinde de c.3, s. 40-41’dedir. İbni Âbidin hazretleri, bu ifadeyi açıklarken, ( Her türlü okumalar da bu hükme girer) buyurmaktadır.

Şu halde, sünnet ile farz arasında konuşmamalı, dua, sure veya üç İhlâs okumamalıdır. Hele bu okumaları âdet hâline getirmek bid’attir. İbadetlere ilave yapmak, dini değiştirmek olur. Hadis-i şerifte, ( İbadetleri bizim gibi yapmayan bizden değildir) buyuruluyor. ( Mizan-ül kübra)

Peygamber efendimiz nasıl ibadet etmişse, mezhebimiz bunu nasıl bildirmişse, o şekilde ibadet edilir. ( Şunu yapalım, ötekini ilâve edelim) veya, ( Hocamız böyle yapıyordu. Biz de öyle yapalım) demek, dinde reform olur. Asla caiz olmaz.

Sünnet ile farz arasında bir şey okumanın sünneti iskat [iptal] edeceği Bahr-ür-raık’ta da yazılıdır.

Tefekkür eder
Sabahın sünnetini evinde kılıp, camiye gelen kimse, konuşmaz, sesli olarak bir şey okumaz. Dudağını kıpırdatmadan kalbinden kelime-i tevhid okuyabilir veya tefekkür eder. Eğer kazaya kalmış namazı varsa, kaza kılar. Kur’an-ı kerim okunuyorsa dinler.

Sabah namazının farzı ile sünneti arasında okunması bildirilen dualar vardır. Bu duaları sabah namazının sünnetinden önce veya farzdan sonra okumalıdır.
Çünkü, İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Sünnetten sonra yalnız, ( Allahümme entesselam...... ikram) denir. Fazla bir şey okunursa, sünnet namazı, sünnet olan yerinde kılınmamış olur. Bazı âlimler, “Sünnet sakıt olur, tekrar kılınması lazım olur” buyurdu. Farzdan sonra olan sünneti ( Allahümme entesselam....) dedikten sonra, daha fazla geciktirmek mekruh olur. Resulullah efendimiz, farzdan sonra, ( Allahümme entesselam...) diyecek kadar oturup, hemen son sünnete başlardı. Hadis-i şeriflerde, namazlardan sonra okunmaları bildirilen “Evrâd” son sünnetlerden sonra okunur. Çünkü sünnet namazlar, farzların devamıdır. Son sünnetlerden sonra okumaya, farzdan sonra okumak denilir. ( Resulullah farz namazdan sonra Tesbih, Tahmid, Tekbir ve Tehlil okurdu) demek, ( Son sünnetlerden sonra okurdu) demektir. ( Redd-ül Muhtar)

Bunlar, Hanefi mezhebine göredir. Şafii mezhebinde durum farklıdır. Herkes kendi mezhebine göre amel etmelidir. Mesela bir Hanefi, “Şafiiler imam arkasında Fatiha okuyor” diye Fatiha okursa, tahrimen mekruh işlemiş olur. Namazı iade etmesi vacip olur.

İnançtaki bazı Bid’at ve Hurafeler:

-Ruh göçüne inanmak,

-Gaybı bildiğini söylemek ve o kişiye inanmak,

-Sihir büyü yapmak,

-Fala bakmak,falcıya inanmak,

-Nazardan korunmak için at nalı,kemik takmak,kurşun dökmek.

-Uğur,uğursuzluk aramak,

-Irkçı düşünce taşımak,

-Allah’tan başka tanrı edinmek,

-Haramı helal saymak,

-Cenazelere çelenk göndermek,fotoğraf taşımak,tekbir getirmek,nutuk atmak,cenaze taşınırken arabada taş,bıçak,ekmek bulundurmak,alkışla uğurlamak.

-Cuma,Salı iş yapmamak,

-Bayram sabahı silah atmak,

-Mezarlığa mersin götürmek,

-İsteğin olması için türbeye koşmak adakta bulunmak,horoz kesmek,mum yakmak,yiyecek koymak,eşya koymak,

-Ölünün ardında 7.40.52 inci günü bir şeyler yapmak,

-Hactan gelenin gözünü,ayağının altını öpmek,

-Cennetlik olmak için kefeni zem zemle yıkatmak,

-Hatim okunurken düğüm atmak,bid’atlar işlemek,

-Peygambere uymak şirktirdemek,

-Allah’ın kulun ibadetine ihtiyacı yoktur,kalbi temiz olan ibadet etmesede da olur demek,

-Farz borcu olan sünnet kılmaz demek,

-Bize Kur’an yeter,bize Kur’an Müslümanlığı lazım,peygamberin görevi bitmiştir,demek,

-İki bayram arası nikah kıymamak,

-Hamilenin çocuğun ömrü kısa olur diye saç kesmemesi,gibi dini ve akli olmayan şeyler.



Sosyal hayattaki Bid’at ve hurafeler

-İşe başlamak için gün ve tarih seçmek,

-Kısmeti kapalı olan kızın gece çeşmeyi açık bırakması,

-Dişi ağrıyan mezar taşını ısırırsa,ağrı geçer demek,

-Hasta türbenin içinde yatarsa hasta şifa bulur demek

-Türbelerden,yatırlardan şifa beklemek,yardım istemek,hastanın çamaşırını türbeye koyup sonrada giydirmek,sınava girecek öğrenci için türbeye bir şeyler bırakıp bir müddet sonra öğrenciye yedirip içirmek,başarılı olmasını beklemek.

-Elden sabun makas almayı uğursuzluk saymak.

-Baykuşta,uluyan köpekte,tavşanda,kedide,uğursuzluk aramak.

-Yemin ederken,yalan söylerken ayağı birisini kaldırarak yemin etmek,yalan söylemek.

-Yılbaşı kutlamak.Efes’i kutsal bilip ziyaret etmek,yarım hacı olacağına inanmak.

-Kahve fincanına bakıp fal uydurmak,

-Renklerden rakamlardan hüküm çıkarmak,uğur,uğursuzluk aramak.

– Ölü için çelenk yaptırmak,mezarlığa,türbelere isteklerle gitmek,masraflı mezarlar yapmak.

-Yeni yapılan eve,yeni arabaya boynuz,kemik,mavi bez,mavi boncuk takmak.

-Ay veya güneş tutulunca davul çalmak,silah atmak.

-Gece sakız çiğnememek,aynaya bakmamak,tırnak kesmemek,

-Esnafın ilk parayı yere atıp yüzüne sürmesi,uğur araması,

-Çocuğun göbeğini camiye gömmek,

-Bir şey için hayvan kesip kanını alna,arabaya,oraya buraya sürmek,

-Akşam eve süt,sirke,acı sokmamak,

-Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın demek,

-Bir kötü şeyden korunmak için duvara,tahtaya vurmak,veya kulak çekmek,şeytan kulağına kurşun demek,

-Mezara,ağaca çapıt bağlamak,kilit asmak dilek tutmak,

-Suya para atıp,dilek tutmak,

-Nazar değmesin diye göz yapıştırmak

-Evde kırık çatal,eşya bulundurmayı uğursuzluk saymak,

-Çocuğu olmayan kadını,hasta olanı,türbede gece yatırmak,

-Dilek taşı dikmek,

-Şüpheli şeyi sol elle yemek,

-Gemisini kurtaran kaptan demek,

-Nerede aş,oraya yanaş,nerede aç oradan kaç demek,

-El öpmekle dudak aşınmaz demek,

-Devletin malı deniz,yemeyen domuz demek,

-İsteme benden,soğurum senden demek,

-Merhametten maraz doğar,

-Acıma,acınacak hale gelirsin,

-Güzele bakmak sevaptır demek.

-Çocuğa ilk kakasını yedirmek,

-İyi geçim için kocaya hayız kanı içirmek,

-Alkolik için camiye su koymak,içirmek.

-“Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı de.”

-“Çağ sana uymazsa sen çağa uy.”

-“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”

-“Sağır ol,kör ol,dilsiz ol,rahat ol.”

-“Üzümü ye bağını sorma.”

-“Gelen ağam,giden paşam,kimsenin işine karışmam.”

-“Körün yanında sende bir gözünü kapat.”

-“Fakirin baş ucunda oturmaktan zenginin ayak ucunda ölmek iyidir.”

-“Bedava sirke baldan tatlıdır.”

-“Devletliye dokun geç,fukaradan sakın geç.”

-“Bal tutan parmağını yalar.”

-“ Kırk gün günahkar,bir gün tövbekar ol.”

-“Para her kapıyı açar.”

-“Verince kırkı,gider korku.”

-“Haram helal ver Allah’ım,kulun durmaz yer Allah’ım!.”

-“Yağmur yağarken testini doldur.”denmemelidir.

Peygamber( a.s)şöyle buyurur:

-“Ümmetimden pek çok kimseyi şefeatimle ateşten kurtaracağım.Bazı kimseleri de zebaniler alıp gidecek.Ben:”Allah’ım zebanilerin alıp götürdükleri benim ümmetimdendir”diyeceğim.Cenab-ı Allah bana”senden sonra onların neler neler ihtas ettiğini,bid’at işlediğini biliyor musun?”diyecek( İ.Canan Hadis Ans:17/398 )

-“Birileri gelir sünneti öldürürler ve dinin temizliğini bozacak şeyleri sokarlar.Allah’ın,lanet edicilerin,meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun.”( Ramuz el-Ehadis:507/5)

Hurafe dinde olmayan,dindenmiş gibi gösterilen şeylerdir.Bunlar insanı dinden uzaklaştırır,insanı köleleştirir.

En çok hurafe türbelerde işleniyor türbeler tapınak haline geliyor:dua yeri,namaz yeri,şifa yeri,dilek adak yeri olarak kullanılıyor.Yani ölüler dirileri yönetiyor.Bir fatiha bekleyenlerden çok şey bekleniyor.



Kabirlerde türbelerde işlenilen Bid’at ve Hurafeler:

Diyanet işleri başkanlığı tarafında türbelere uyarı levhaları asılmıştır.Bu levhalarda şunlar yazılıdır:

-Para atılmaz.

-Adak adanmaz.

-Mum yakılmaz.

-Kurban kesilmez.

-El-yüz sürülmez.

-Bez-çaput bağlanmaz.

-Taş,para yapıştırılmaz.

-Türbelerin içinde yatılmaz.

-Yiyecek şeyler bırakılmaz.

-Eğilerek,emekleyerek girilmez.

-Türbe ve yatır etrafında dönülmez.

-Türbe ve yatırlardan medet( şifa)umulmaz.

Bu uyarılara rağmen her türbede her gün aynı şeyler tekrar tekrar yapılmaktadır.

Bir insan türbeye gitse,bir şeyler yapsa ve yaptıklarının faydasını gördüğüne inansa şirke düşmüş olur.

-Para,eşya bırakmak,mum yakmak,çaput bağlamak,

-Çelenk koymak,mersin götürmek,

-Yüz sürmek,öpmek sarılmak,

-Oradan taş,toprak alınmaz.Büyü malzemesi yapılmaz.

-Etrafında dönülmez,orada yatılmaz.

-Yiyecek,içecek,çamaşır bırakılmaz.

-Kabre karşı şikayet edilmez,bir şey istenip beklenmez,orada çare aranmaz.

-Orada hayvan kesilmez.

-İmdat yetiş!denmez.Falanca yatırdan fayda gördüm demek şirktir.

-Türbede ayrı bölüm yoksa orada namaz kılınmaz.

-Kabir üzerine oturulmaz.

-Orada ücretle Kur’an okutulmaz.

-Mezara pirinç,buğday konulmaz.

-Kısacası mezardan,türbeden bir şey umulmaz.Onların dünya ile tasarrufu bitmiştir.Fayda da veremezler zararda.Yunus’un dediği gibi:”Ne söylerler ne bir haber verirler.”

Peygamberimiz:”Allah’ım! Kabrimi tapınılan yer yapma” diye dua etmiştir.( R.Salihın:1799)

Kulağı çınlayan bir şeyler uyduruyor.

Rüya gören ona buna soruyor manalar çıkarıyor.

Tedavide çok yanlış ve zararlı şeylere baş vuruluyor.

Ortalıkta vasiyetler dolaşıyor.

Uydurma İsrailiyat kulaktan kulağa dolaşıyor.

Falcılar büyücüler ortalıkta itibar görüyor.

Ruh göçüne inananlar,ruh çağıranlar insanları kandıranlar oluyor.

Uğursuzluk arayanlar,orada burada kısmet arayanlar,muska yazanlar yazdıranlar nazar değmesin diye kurşun döktürenler,nazarlıklar takanlar.Bunlar bid’at ve hurafe işlemektedir.



a)Hızır( a.s)ile ilgili bid’at ve hurafeler neler biliyor muyuz?

Hızır’ın ab-ı hayattan içip,ölümsüzleştiğine inanılıyor.İnsanlara yardım edip zenginlik verdiğine,bereket verdiğine veya sefalete sürüklediğine inanılıyor.

Halk dilinde:”Hızır gibi imdada yetişti”,”Kul sıkılmayınca Hızır yetişmez” sözleri yaygındır.

Hızır( a.s),Kur’an’da Kehf suresi 60-82,ayetlerde geçer.Peygamberimiz de Hızır( a.s) dan bahsetmiştir.( bak:sahih-i Buhari tecridi sarih tercemesi 1/102)Halkımızın dilinde

-“Her geceyi Kadir bil her geleni de Hızır bil”

-“Hıdırellez yağmurunun damlası altın olur.”

-“Hıdırellezden sonra yazdır”

-“Hıdırelleze kadar bir tutam,hıdırellezden sonra tutam tutam.”

-“Hızır gibi imdada yetişti.”

-“Kul sıkılmayınca Hızır yetişmez.”

-“Hızırın eli değmiş.”

-“Hızır bereketi.”gibi anlamlı sözler canlılığını korumaktadır.

Hızır Musa peygamber zamanında yaşamıştır.Hızırın şu anda yaşadığına dair İslami kaynaklarda bir bilgi yoktur.Bu kadar uzun ömür kimseye verilmemiştir.Ab-ı hayattan içip ölümsüzleşmesi,efsane niteliği taşıyor.Kimseye ebedi hayat verilmemiştir.( Enbiya:34)Her nefis ölümü tadıcıdır.( Enbiya:35)



Hıdırellez ile ilgili neleri yanlış yapıyoruz?

-Nehire,göle,denize dilek kağıtları yazıp atmak ve kağıdın batması,batmamasına göre yorum yapmak.

-Hızırla karşılaşmak için beyaz elbise giymek.

-Cehennem ateşi yakmasın diye ateşin üzerinden atlamak.

-Gece ay ışığında,gölgeye bakıp yorum yapmak

-Akşamdan çömleğe niyet kağıdı koymak,manilerle açmak.

-Bereket için çiğ damlaları toplamak,hamura,yoğurda katmak,süt veren hayvana serpmek.

-Soğan yapraklarını kesip birine kırmızı,diğerine yeşil ip bağlamak hangisi uzanırsa ona göre mana vermek.

-Evlenmeyenlerin başında kilit açmak.

-Ev sahibi olmak için hamurdan,çamurdan ev yapmak.

-Bereket için yiyeceklerin ağzını açık bırakmak.

-Akşam yoğrulan hamur kabarırsa,bolluk,kabarmaz kuraklık olacağına inanmak.

-Gül dalına para asmak.

-Zengin olmak için zenginlerin bahçesinden toprak almak.

-Hasta iyileşsin diye çamaşırını gül dalına asmak veya hastayı çimlerin üzerine yatırmak.

Bu tür gelenekler herkesi etkiliyor ve yayılma imkanı buluyor.Hele bilgi ve inanç zayıflığı olanlar,ciddi ciddi böyle davranışlarda bulunuyor.

Hamurdan,çamurdan gülden,sudan,çimden yardım beklemek normal bir iş değildir.


-------------------

Bid'at Nedir, Ne Değildir?
Zaman zaman bir kısım yeni uygulamaların İslam'a aykırı olduğu ifade edilir ve bid'at olduğu söylenir. Bu açıdan bid'atın ne olduğu bilinmeli ki, her yeni uygulamaya, İslam'a aykırı diye karşı çıkılmasın.

Örneğin:

"Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid'at;"
"Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid'at;"
"Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid'at;"
"Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid'at;"
"Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid'at"

gibi kanaatler ileri sürülür, böylece güya sünnet ve bid'at tanınmış ve tanıtılmış olur çoğu kere...

Bu sözlerle insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyi niyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid'ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.

Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslâmî hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.

Resûlullah'ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslâm uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid'at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.

Ulema arasında bid'at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalâa edilmiştir. Bid'atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler, kısaca şu tarifi getirirler:

"Bid'at, Resûlullah'tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan her şeydir."

Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid'at olarak kabul edilmiştir.

Bu âlimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler:

"Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden, onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid'at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid'at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden, onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır." ( İbn Mâce, Mukaddime, 15)

Bu tarifle birlikte aynı ulema bid'atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır, yapılması mahzurlu olmayanlara bid'at-ı hasene ( iyi bid'at), yapılması mahzurlu olanlara da bid'at-ı seyyie ( kötü bid'at) derler. Minare ve medrese yapmak bid'at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid'at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid'atler, kötü bid'atlerdir.

Hz. Ömer ( r.a), Mescid-i Nebevi'de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, "Bu ne güzel bir bid'attır." diyerek teşvik etmiş ve bid'at-ı haseneyi belirtmiştir. ( Buhârî, Teravih, 1)

Bid'atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler:

"Bid'at, Resûlullah'tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şeydir."

Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid'at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid'at kavramının dışında değerlendirilir.

Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:

"İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir." ( Müslim, Cum'a, 43)

"Sonradan ihdas edilen her şey bid'attır." ( İbn Mâce, Mukaddime, 7)

"Her bid'at dalalettir." ( Müslim, Cum'a, 43)

"Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid'attır ve her bid'at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır." ( Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bid'atı 'sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol' olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:

"Bid'atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi, Allah'a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bid'atten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid'at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid'attır."

Şâtıbî'ye göre bid'atı 'hasene' ve 'seyyie' olarak iki ayırmak doğru değildir. ( İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ'tisam; DİA, "Bid'at" maddesi)

Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000'inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bid'atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:

"En bahtiyar odur ki, İslâm'ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid'atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah'ın ( a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid'atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid'atleri kaldırsın. Çünkü bid'atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur." ( Mektubat, 1/34-35)

Şâtıbî gibi bid'atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbânî, itirazını şu şekilde dile getirir:

"Eski âlimler bid'atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid'atlere 'hasene' ( iyi) bid'at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid'atlerden hiçbirisine 'hasene' diyemem. Bid'atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka bir şey göremiyorum. Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem 'Bütün bid'atler dalalettir' buyurmuştur. İslâm'ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid'ate sarılmaktadır."

"Sonradan çıkan her şey bid'at ve her bid'at dalalet olursa, nasıl olur da bid'atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid'at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid'atlerle sınırlı değildir ve her bid'at seyyiedir."

"Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki:

'Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid'at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid'at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.' ( Et-Tergîb ve't-Terhîb Trc, 1:109)

"Hassan bin Sabit'ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir:

'Bir topluluk dinlerinde bir bid'at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid'at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.'" ( Mektubat, 1/160)

Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid'ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte, Mektubat'ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid'at ismini bulaştırmaz, onlar için 'güzel âdet' anlamında 'sünnet-i hasene' tabirini kullanır. ( M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19)

Kendisini 'Bid'atüzzaman' olarak tanıtan ve hayatı boyu bid'atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, "Mirkatü's-Sünne ve Tiryaku Marazı'l-Bid'a" ( Sünnetin Dereceleri ve Bid'at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bid'atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve,

"Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid'attır,"

"Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ ve kellâ-nâkıs ( eksik) görmek hissini veren bid'aları icad etmek dalâlettir, ateştir."

diyerek, bid'at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

Ona göre, "Her bid'at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir" hadis-i şerifi ve "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim" ( Mâide Sûresi, 3) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- eksik görmeye götüren bid'atları icat etmek dalâlettir, ateştir. ( RNK, Lem'alar, s. 609)

Yine Bediüzzaman'a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid'attır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid'attır. Diğer kısmı 'âdâb' olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid'at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem'in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. ( RNK, Lem'alar, s. 609)

Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği -farz namazları kılmak gibi- farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.

Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid'attır, dalalettir.

Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel âdetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek 'müstahsendir,' çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. ( RNK, Lem'alar, s. 610)

Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman 'ehl-i bid'a' tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslâm'ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman'ın ehl-i bid'a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız:

"Acaba, bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?" ( RNK, Mektubat, s. 558 ).

"Ehl-i bid'a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: 'Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir." ( RNK, Mektubat, s. 557).

"Şeâiri tağyir eden ( İslâm'ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid'a diyorlar ki: 'Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.'"

Bu ifadelerden, 'ehl-i bid'a'yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm'ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.

Mektubat isimli eserinde ehl-i bid'a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, 'tahribatçı ehl-i bid'a'yı da iki kısma ayırır:

Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet'e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek 'dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.' Bu hareketleri bid'akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında "ulemâ-i sû', meczup, akılsız, cahil sufiler" tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.

İkinci kısım ehl-i bid'a ise, "millet namına milliyet hesabına unsuriyete ( ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen 'Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz' diye bid'atları icat ediyorlar." ( RNK, Mektubat, s. 559)

Barla Lâhikası'nda en büyük yedi günahın arasında 'dine zarar verecek bid'alara taraftar olmayı' da sayan Bediüzzaman ( RNK, Barla Lâhikası. s. 1547), bid'atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:

Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid'at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı âlimler, bid'at demiş olsalar da, 'bid'a-i hasene' adını vermişlerdir. ( RNK, Lem'alar, s. 610)

İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimizin mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir.

"Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır." ( RNK, Lem'alar, s. 637)

Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid'at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid'at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir 'yeniliği' getirmektir. Yoksa Efendimizin güzel âdetlerine ve 'âdap' olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, "Müslümanların güzel gördüğü güzeldir" esasına uygun olarak, dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alâkalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise 'bid'at-ı hasene' veya 'sünnet-i hasene' kısmına girer.

Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun 'nâzikâne, nezihâne ve kavl-i leyyinle' tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.

Sözün özü:

"Bid'atların ve dalâletlerin istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur'âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir." ( et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/41)

"Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor. ( RNK, Lem'alar, s. 609)

-----------------

HURAFE, HURAFECİLİK

Uydurulmuş hikâye ve rivayet. Bu hikâye ve rivayetleri aktarına ve benimseme tutumu. Bunlar genellikle dinin bir parçası veya gereği olarak aktarıla geldiği gibi, benimseyenlerce de dindenmiş gibi benimsenmiş olan, gerçekteyse dinle ilgisi bulunmayan, sonradan katılmış hikâye ve rivayetlerdir .

Hurafenin bu durumuna açıklık getirebilmek için, dine sonradan katılan diğer unsurları anlatan kelimelere, kavramlara da kısaca değinmek gerekecektir. Bunları şöylece sıralayabiliriz:

a. Bid'atler: Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet'te bulunmayan ve Ashabca da bilinmeyen, özellikle din esaslarına ilişkin sonradan çıkma kimi ibadet ve davranış biçimleri ve inanca yönelik yorumlar.

b. İsrailiyyat: Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssaların yorumu ve benzeri durumlarda ayrıntıya ilişkin bilgi vermiş olmak adına Kitab-ı Mukaddes, özellikle Tevrat ve Tevrat yorumlarından aktarılan bilgiler. Ehli kitap rivayetleri...

c. Batıl İnançlar: Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri.

d. Esâtîr: Eski batıl dinlerin inanç ve yorumlarından olup da, halkın arasında sürüp giderken, müslümanlaşma sırasında "Müslümanlaştırılarak" dine katılan mitolojik hikâyeler, efsaneler . . .

e. Hurafeler: İsrailiyyat ve esâtîrden olmadığı halde bütünüyle sonradan uydurulan ve genellikle İslâm'ın gerçeğiyle bağdaşmaz batıl inançları veya çarpık davranış biçimlerini telkin eden hikâyeler.

Nitekim, "hurafe" kelimesinin kökeni de, bu tür bir olayın adlandırılmasıyla ilişkilidir. Hurafe, gerçekle, Arap kabilelerinden Uzle'ye mensup bir şahsın adı olup, anlattığı inanılmayacak şeylere de ( onun adına izafetle) 'hadis-i Hurafe' denilmiştir. ( Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Hurafe Kelimesi).

İbarede geçen "hadis-i Hurafe"nin anlamı, "Hurafe'nin çıkardıkları, uydurdukları, ortaya attıkları, söyledikleri bütünüyle temelsiz hikâyeler"dir. Yukarıda sıralanan dine sonradan katılmış şeylerden "hikâye" türündeki İsrailiyyat'tan bir bölümü Tevrat'ta vardır. Bir bölümü ise Tevrat tefsirlerinde olup, bunlar ya esatîrden alınma ya da bütünüyle uydurmadır. Tevrat'ta bulunanların bir bölümünün de Tevrat'ın yeniden yazılması sırasında katılmış olması mümkündür. Bu itibarla, İsrailiyyat'ın büyükçe bir bölümünün gerçek Tevrat'la ilgisi olmadığı cihetle hurafe olarak değerlendirilmesi yanlış olmayacaktır. Semavî kökenli olmayan batıl dinlerin mitolojisinden kaynaklanma esatîr'in ise, apaçık bir hurafe olarak değerlendirilmesi gerekir. Çünkü, bu dinlerdeki her şey insanların uydurmasıdır. Bunlara ek olarak, sonraki yıllarda yeni yeni uydurulan hikâyeler de, hep, hurafe sınıfına dahildir.

Hurafecilik'e gelince: Bu deyim, ilk bakışta hurafeleri benimsemek gibi görünüyor olsa da, boyutları bu kadar değildir. Tabiin -hatta Ashabın son dönemi- devrinden itibaren, camilerde halka öğüt verenlerden kimileri daha çok dinleyici bulup, çıkar sağlamak için anlattıklarını hikâyelerle süslemeğe başlamışlar ve bu arada İsrailiyata başvurmakla yetinmeyip, kendileri de kimi hikâyeler uydurur olmuşlardır. Gerek hadis ve gerekse tefsir tarihlerinde kendilerinden "kıssacılar" olarak söz edilen bu kişiler, halkın dinin özünü unutarak hikâyelerle oyalanmasına yol açtıkları için dine büyük zarar vermişlerdir. Hurafecilik, işte o günden bu yana sürüp gelmiştir.

---------------

İSLAM DİNİNİN HURAFE VE Bİ’DATLARA BAKIŞ AÇISI, NEDİR BU HURAFE VE BİD’AT DEDİKLERİ




Alemlerin tek Rabbi ve Hamd’ü Sena’nın sadece ona mahsus olduğu Allahü Hak Teala’ya sonsuz kere Hamd’ü Sena olsun ki sonunda bana bir eser daha yazmayı nasip etti…

Sevgili dostlar uzun süreden beridir çalışmasını yaptığım bu yazımda sizleri dinimizde yeri olmayan inanç ve davranışlar ile ilgili sizleri aydınlatmaya çalışacağım. İstedim ki yazımı sadece ansiklopedik bilgiler ışığında değil gerçek veri araştırmalar ışığında yazayım düşüncesiyle hem de toplumu gözlemleyerek araştırarak yapayım ki bu hastalığı tam net ifade edeyim dedim. Maalesef alemler kurulduğundan beridir çağımızın en tehlikeli hastalığı olan Bid’at ve hurafeler maalesef her tarafımızı örümcek ağı gibi sardı. Rabbimiz bu hastalığa düşmemizden korusun. Belki birilerinin ayağına basacağım belki hakaretlerine de maruz kalacağım belki söveceklerde ama olsun Rabbimin katında ki yer benim için önemlidir. Varsın desinler kötü söz sahibinindir.
“Çürük baklanın kör alıcısı olur” muş, çoğu da hak ile batılı ayırt edemiyor. Şirke düşerek inanılıyor, imanla küfür arasında bir hayat yaşanıyor.
Meseleyi bilenlerin ise pek rahatsız olmadığı görülüyor. Körler, sağırlar ve dilsizler gibi fütursuzca her kes seyrediyor. İslâm’ın gerçek hayat tarzı bir tarafa bırakılarak ölüden, türbeden, bazı yer ve mekanlardan medet bekleniyor, yardım isteniyor. Artık insanları ölüler idare etmeye başlıyor. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir. Hamurdan. Çamurdan, havadan, sudan, ottan, çöpten, kuştan, taştan, beklenen şeyler, insanı küçültmekten başka hiçbir işe yaramaz.
İnsan, hakim olması, hükmetmesi gereken şeylere mahkum olmuş. Kendi yaptığına tapan cahiliye insanı gibi putlar edinmiş, sıra sıra filler ve hayvanlarda uğur aranıyor.
İnsanlar, ibadetsiz, içi boş çağdaş din istiyor. Kurtuluşu bir sözde, bir tek harekette veya bir sahtekârın vaatlerinde arıyor. İstekler çağdaş ama hayat tarzı ilkel.
Önce Bid’at ve Hurafe nedir anlamına bakalım:
Bid’at: Elime itibarıyla sonradan ortaya çıkan şey, yenilik olup, İslam hukukuna göre örneksiz bir şey yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaata aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir.
Hurafe: Dine sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inançdır
Gördünüz bu iki cümle maalesef bir çok mü’min kardeşimizin ahretini ebedi cehennemine sokabilecek davranış ve inanç topluluğudur.
Kısacası: Mantıki temeli olmayan telâkki ve uygulamalara, din adına ileri sürülüp benimsenen bâtıl inanç ve davranışlara hurafe denir. Hurafelerin iki temel özellikleri vardır. Birincisi akla ve bilime aykırı olmaları, ikincisi de dinî bir dayanaklarının bulunmamasıdır. İşte bam teli burada kopuyor bu boşlukta sözde şeyh efendiler, hoca efendiler ve sözde gavslar ortaya çıkıyor. Kime karşı ! dini bilgisi kıt olan, okuyup ilim tahsil etmeyen cahil insanlar topluluğuna karşı ! Tek maksatları dini ve inançları kullanarak cepleri doldurmak. İşte bu iş bu kadar tehlikeli boyutlara ulaştı.
Diğer bir deyişle de Korku, çaresizlik ve çağrışım gibi psikolojik nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle bazı rastlantı ve benzerlikleri, iyilik ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren; bilimin ve geçerli bir dinin reddettiği, birtakım doğaüstü kuvvetlerin varlığını kabul eden, kulaktan kulağa geçen yanlış ve boş inanmalardır ”
Önümde Abdullah ÇOBANOĞLU’na ait bir Araştırma Tezi var. Araştırma 2006 yılına ait. İçindekilere göz gezdirdikçe inanın bende ürktüm. Araştırma, Bursa ili’nin Osmangazi ilçesi’nde yaşayan halk arasında mevcut hurafe ve bâtıl inançları araştırmış, ve bu sayede duymadığım şeyleri de bu sayede duymuş öğrenmiş oldum.. O yıllarda ki hurafe ve bid’atların varlığı karşısında yıl 2017 şimdi Allah bilir ne duruma düşmüşüdür düşünmek istemiyorum.
Araştırma sonuçlarına bir göz gezdirelim ve sonra kaldığımız yerden devam edelim. Araştırmanın yapıldığı Osmangazi, nüfus ve yüzölçümü olarak Türkiye’nin sekizinci, Bursa’nın en büyük merkez ilçesidir. Osmangazi İlçesi, camileri, çarşıları, külliyeleri, hanları, köprüleri ve bedesteniyle tarihî bakımdan son derece zengin bir yerdir. İlçedeki en önemli tarihî eser, Yıldırım Bayezit tarafından yaptırılan Ulu Camii’dir. Sanayinin oldukça gelişmiş olduğu Osmangazi, devamlı göç alan bir ilçedir. İlçeye, Bursa’nın farklı yerleşim birimlerinden, Türkiye’nin bir çok bölgesinden vatandalar, Bulgaristan ve Yunanistan’dan soydalar göç edip yerleşmektedir. Bu bakımdan Osmangazi, farklı kültürlerin bulunduğu bir mozaik konumundadır.
Araştırma, üst sosyo-ekonomik düzeyi temsîlen Çekirge’de ( Doburca Mahallesi) %26,7 si, orta düzeyi temsîlen Küplüpınar %36,5 ve Soğanlı mahallelerinde%24,2, alt düzeyi temsîlen de Yeniceabat Beldesi’nde% 12,6 yaşayan halk arasından seçilen deneklere uygulanmış olup tamamen Türkiye mozaiği gerçeğini yansıtması açısından bu araştırma önemlidir..
Hurafe kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de yer almamakla birlikte, anlam yakınlığı bulunan kelimeler yer almaktadır. Aşağıdaki kelimeler bunlara örnektir:
a. Esâtîr: Ustûre veya estîrenin çoğuludur ve “gerçeğe uymayan, düzensiz, asılsız ve boş sözler” demektir ( İsfehânî, 1970:339). Esâtîr kelimesi, “esâtîru’l-evvelîn” eklinde Kur’ân-ı Kerîm’de dokuz âyette geçmektedir ( el-En‘âm 6/25; el-Enfâl 8/31; en-Nahl 16/24; el-Mu’minûn 23/83; el-Furkân 25/5; en-Neml 27/68; el-Ahkâf 46/17; el-Kalem 68/15; el-Mutaffifîn 83/13).
b. İhtilâk: “Uydurulmuş yalan söz” demektir ( İsfehânî, 1970:225; Devellioğlu, 2004:419). Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde geçmektedir ( es-Sâd 38/7).
c. Tekavvül: İhtilâk ile aynı anlamdadır ( Mustafa ve di., 1996:767 ). Kur’ân’da iki âyette geçmektedir ( et-Tûr 52/33; el-Hakka 69/44).
d. Hulüku’l-evvelîn: “Önceki milletlerin tabiî eğilimleri, yatkınlıkları, gelenekleri” demektir ( Mustafa ve diğ, 1996:252; Devellioğlu, 2004:380). Kur’ân’da bir yerde geçmektedir ( e-Şuarâ 26/137).
e. Hars: “Bir temele ve ilme dayanmayan, zan ve tahmine istinaden söylenen saçma ve yalan söz” anlamındadır ( İsfehânî, 1970:209). Kur’an’da bu kökten gelen yahrusûntahrusûn ( el-En‘âm 6/116; el-En‘âm 6/148 ) ve harrâsûn ( ez-Zâriyât 67/10) ifadeleri geçmektedir
Yukarıdan beri ifade edilen ve anlam bakımından hurafe kelimesiyle yakınlığı olan bu tabirler, Kur’ân-ı Kerîm’i ilâhî vahiy olarak kabul etmeyen, ona Hz. Muhammed ( s.a.v.)’in uydurduğu bir kitap nazarıyla bakan müriklerin bâtıl iddialarını anlatmak amacıyla dile getirilmiştir. Kur’ân onlara gerekli cevabı vermiş, bütün iddialarını çürütmüştür.
Kur’an da Hurafelere bakış açısının yanında hadis lere de bakalım Peygamber efendimiz s.a.v konuya nasıl bakmaktadır:
Hz. Peygamber efendimizin s.a.v anlattığı bir konu için kadınlardan biri: “Ey Allah’ın Resûlü, bu anlattığınız Hurafe’nin sözüne benziyor” demiştir. Bunun üzerine Resûlüllah: “Hurafenin ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sormuş ve sözüne şöyle devam etmiştir: “Hurafe Benî Uzre veya Cüheyne kabilesine mensup bir adamdı. Câhiliye döneminde cinler tarafından esir alınmış, içlerinde uzun süre kaldıktan sonra; cinler arasında gördüğü ilginç olayları anlatınca insanlar kendisini yalanlamış ve artık onlar asılsız kabul ettikleri her söz için ‘Hurafe’nin sözü’ demişlerdir” ( İbnü’l-Esîr, 1963:2/25; Ahmed b. Hanbel, 1981:6/157; Taberânî, 1995:7/40-41).
Bir kısım insanlar halktan menfaat sağlamak için onların hoşuna gidecek hadisler uydurmuşlardır. Özellikle bazı vâizler cemaatini memnun edebilmek, onlardan daha fazla maddi yardım sağlayabilmek ve halkın nezdinde ki itibarlarını arttırabilmek için akla ve mantığa uymayan hadisler uydurmuşlardır. Bunun yanında pazarda sebzesini, meyvesini satamayanlar halkın bunlara rağbetini arttırmak maksadıyla elindeki malı öven hadisler uydurmuşlardır ( Baran ve Sönmez, 1993:155-156). Meselâ karpuzla ilgili öyle bir hadis uydurulmuştur: “Yemekten önce yenilen karpuz mideyi ve bağırsakları tertemiz eder ve hastalığın kökünü kurutur” ( Başaran ve Sönmez, 1993:157)
Halife veya emirlerin heveslerine göre fetvâ veren kimseler ihtiyaç anında hadis uydurmaktan çekinmemişlerdir. Bilhassa Abbasî devrinde görülen bu gibi olaylar, bazı halifelerin, Emevîler’i halkın gözünden düşürmek için böyle kimselerden istifade ettiklerini ve Emevîler aleyhinde çeşitli hadisler uydurulmasına yol açtıklarını göstermektedir ( Koçyiğit, 1997:115). Meselâ Gıyâs b. İbrahim, Halife Mehdî’nin güvercin yarıştırdığını görünce, hemen orada Hz. Peygambere uzanan bir sened zikrederek, güya Hz. Peygamber’in “Ok, deve, at ve kuş yarışlarından bakası için ödül almak helâl olmaz” buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu hadis aslında sonunda “kuş” ibaresi olmaksızın Sünen-i erba‘a’da nakledilen sahih hadislerdendir. Fakat Gıyâs halifenin endişesini gidermek, ona yaranmak ve bu suretle iltifata mazhar olmak için hadisin sonuna “kuş” ibaresini ilâve etmekten çekinmemiştir ( Çakan, 1990:157; Tahhân, 1996:92).
Müslümanları iyiliğe yöneltmek ve kötülüklerden uzaklaştırmak, böylece dine hizmet etmiş olmak için de pek çok hadis uydurulmuştur. Özellikle Kur’ân-ı Kerîm okumanın, sûrelerin ve nafile ibadet etmenin faziletlerine dair hadisler uydurulmuştur.

Meselâ, Kur’ân sûrelerinin faziletine dair öyle bir hadis uydurulmuştur: “Hz. Peygamber Ubey b. Kâ‘ba hitaben: ‘Ey Ubey, bir kimse Fâtiha sûresini okursa ona şu kadar sevap verilir’ demiş ve Kur’ân’ın sonuna kadar sırayla her surenin faziletiyle ilgili aynı şeyi söylemiştir” ( Başaran ve Sönmez, 1993:168 ).
Yine Resûlüllah’ın, “Ben Rabbimi Minâ’da Kurban bayramının üçüncü gününde gri bir deveye binmiş, üzerinde yün bir cübbe olduğu halde insanların önünde dururken gördüm” buyurduğuna dair sözler uydurmadır. Aliyyü’l-Kârî ( 2005:102), bu hadisin mevzû olduğunu, aslının olmadığını ifade etmiştir. Bu uydurma hadiste Allah insana benzetilmekte, O’na mekân izafe edilmektedir. Bu anlayış, ulûhiyyetle ilgili bâtıl itikatlardandır.
Netice olarak hadislerin Hz. Peygamber’in hayatında yazılı metin haline getirilmemesini fırsat bilen bazı art niyetli kişiler, mevzû hadisler vasıtasıyla İslâm dinine bir takım bid‘atlar ve hurafeler sokmaya çalışmışlardır. Bu durum hadiste isnat sisteminin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan amillerden biri olmuştur. İsnat sistemiyle birlikte hadis âlimleri bu tip mevzû hadislerle etkin bir şekilde mücadele etmişlerdir
Hurafelerin ortaya çıkmasında İslâm öncesi kültün İslâm’a taşınması, uydurma hadisler ve isrâilî rivayetler etkili olurken; hurafelerin yayılmasında da daha çok cehâlet, taklit ve kitle iletişim araçları rol oynamaktadır.
Daha çok bilgisizliğe balı olduğu kabul edilen hurafelere inanma hususu, İslâm’ı ana kaynaklarından öğrenip halkı aydınlatacak yeterli sayıda âlimin yetişmemesiyle orantılı olarak müslüman halk arasında yaygınlaşmıştır. İslâmiyet insanları düşünmek suretiyle inançlarını temellendirmeye ve akıl yürütme güçlerini kullanmaya davet etmektedir. İslâm’ın bu temel ilkesi, “De ki: İşte benim yolum, ben şuurlu bir şekilde Allah’a çağırıyorum, bana uyanlar da” ( Yûsuf 12/108 ) meâlindeki âyette ortaya konmuştur. Ancak İslâmî konulara yeterince ilgi göstermeyen okumuş kesimle dinî bilgileri ve kültür seviyeleri düşük halk tabakasının soyut özellikler taşıyan dinî konuları doğru olarak anlayıp kavraması kolay değildir ( Yavuz, 1998:383). Bu durum dinin kendisiyle hiçbir ilgisi olmayan hurafelerin dinî hususlarla karışmasını kolaylaştırmaktadır.
Hurafelerin yayılmasında halkın dinî konularda bilgisiz olması ve tatmin edici bir din eğitimi ve öğretiminin olmayışı etkili olmaktadır. Çünkü İslâm dininin esaslarını ve İslâm düşüncesini iyi bilen bir müslüman hurafelere inanmaz, safsatalara kanmaz ( Erdil, 1999:7).
Ayrıca vâizler ve sohbet ehlinin yetersiz oluşu ve hurafelerden arınmış sağlam dinî bilgilere sahip olmayışı da bâtıl inançlara zemin hazırlamıştır ( Yavuz, 1998:383). Ehliyetli ilim adamları halkı aydınlatma hususunda üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmeyince, vaaz kürsüleri ilmî seviyeden yoksun kimselere kalmıştır. Bu kişiler halka İslâm’ın temel prensipleriyle ilgisi olmayan hurafeler ve isrâiliyât telkin etmişlerdir ( Günaltay, 1997:265). Ehliyetsiz vâizlerin kullandıkları vaaz kitaplarının büyük çoğunluğu, akl-ı selîm ve belli bir ilmî seviyeye ulaşmış insanları, işittiklerinde dinden nefret ettirecek derecede hurafelerle doludur. Bu kitaplarda genellikle isrâilî rivayetler ve uydurma hadisler ağırlıklıdır. Bazı vâizler tarafından kullanılan bu kitaplar, dil ve üslup yönünden zayıf, fikir ve mana bakımından da oldukça düşük seviyededir ( Günaltay, 1997:267).
Psikolojik ve sosyolojik bir çok sebebi olan taklit de hurafelerin kabulünde ve yayılmasında rol oynayan faktörlerdendir. Taklidin en büyük delili Tv. özellikle gelişmemiş veya Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde televizyonun önemi diğer kitle iletişim araçlarına göre çoktur. Bu ülkelerde okuma yazma oranının düşük olması televizyona olan ilgiyi daha da arttırmaktadır ( Turan, 2005:120). Televizyon izleme oranının yüksek olduğu Türkiye’de televizyon programları toplumun davranış kalıplarının, inanç ve kanaatlerinin oluşmasında belirleyici bir unsur olmaktadır. Türk televizyonlarında yayınlan bazı diziler, bazı filmler büyük ile ilgili hurafeleri, bir takım programlar nazar boncuğuyla alakalı bâtıl telâkkileri adeta topluma hurafe ve bid’atları empoze etmektedir. Özellikle yıl başlarında ve belli zamanlarda astrologların, medyumların görüşlerine yer vermek suretiyle gaybla ilgili hurafeler bilerek veya bilmeyerek halka aktarılmaktadır.
Töre ve geleneklerin daha etkili olduğu toplumlarda nesiller arası değerlerin aktarımı daha hızlı, yeniliklerin ve ilmî gelişmelerin aktarımı ise daha yavaş olmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, insanoğlunun ilmî yeniliklerden ziyade atalarına bağlı bir yapıya sahip olduğu gerçeği, “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman, ‘Atalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler” ( el-A‘râf 7/28 ) ifadesiyle dile getirilmektedir.
Özellikle küçük yerleşim birimlerinde ve kırsal kesimlerde töre ve gelenekler etkisini daha çok göstermekte, içlerinde hurafeleri de barındırmaktadır. Dinî değerlerle bağdaşmayan bu uygulamalar, az da olsa halen varlıklarını sürdürmektedir. Bunlar, halk inançları olarak atalardan alınmış, zamanla benimsenmiş kabullerdir.
İnsanlar, bilgi ve kültürden yoksun oldukları oranda yenilikten ziyade, gelenek ve törelere daha çok bağlılık göstermektedirler. Bu hususta kapalı toplumsal yapı özellikleri güçlü bir şekilde devam eden yörelerde, geleneksel ve yerel değerler daha çok ön plana çıkmaktadır. Bu durumda olan insanlar, her aktarılan değeri düşünmeden kabullenmekte ve toplumda yaşatmaktadırlar. Halbuki bilgi toplumlarında aynı şeyi görmemiz pek mümkün değildir. Böyle toplumlarda insanlar daha ziyade etkileyici bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla eğitilmiş toplumlarda yenilikler ve ilmî gelişmeler söz konusudur. Çünkü eğitimin sosyal değişmedeki rolü, maddî kültür alanındaki gelişmeyi hızlandırdığı gibi aynı zamanda manevî kültür alanındaki kalkınmayı da temin edici ve düzenleyici olmasıdır ( Günay, 1992:100).
Bu gün ekonomik düzeyi düşük toplumlarda hurafelere daha çok rastlanmaktadır. İnsanların ihtiyaçlarını ve istediklerini elde edemedikleri zaman üzüntü ve sıkıntı sebebiyle muskacılara, büyücülere müracaat ettikleri, falcılara gidip fal baktırdıkları, adak ve ziyaret yerlerine gidip, adak adayıp dilek tuttukları görülmektedir. Ayrıca falcıların, medyumların ve astrologların söylediklerine itibar ettikleri, bazı hastalıkların tedavisinde tıbbî imkânlardan faydalanmak yerine halk arasındaki söylentilere göre hareket ettikleri müşahede edilmektedir ( Bedir, 1998:43). Günümüzde genel olarak eski kültür ve medeniyetlerin etkisiyle Asya ve Afrika kıtalarında bulunan ülkelerde falcılık, muska ve tılsımlar vb. daha yaygındır. Bu ülkeler ekonomik yönden de zayıftır. Toplumların maddî ya da ekonomik hayatını diğer bütün sosyal olaylar ve faaliyetlerden ayrı düşünmeye imkân yoktur. Çünkü ekonominin temelinde ferdî menfaat motivasyonunun yanı sıra, vicdanın tatmini gibi motivasyonların da bulunabileceği artık anlaşılmıştır.
Ekonomik problemler insanların sosyal yaşantılarını da etkilemektedir. Ekonomik yönden zayıf olan ülkelerde beklenti ve ümit içerisinde olan insanlar arasında hurafeler daha yaygındır.
Her ne kadar ekonomik faktörlerin kötüye gitmesi insanların hurafelere daha fazla meyletmesini doğuruyorsa da bunun bütünüyle böyle olmadığı da bir vakıadır. Ekonomik bakımdan gelişmiş ülkelerin halkları arasında da hurafeler söz konusudur. Nitekim bu konuda Hikmet Tanyu u tespiti yapmaktadır:
“... Zira batılı, iktisat, teknik ve ilim sahasında ilerlemiş muhtelif ihtiyaçları karşılayan müesseseleri bulunan memleketlerde ( katolik, ortodoks, protestan vb.) Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın, Asya’nın ( Japonya) ileri seviyedeki memleketlerinde sayılar, uğurlu, uğursuz günler, fallar, adak ve adama gibi birçok inançların bulunduğunu görmekteyiz. Bize göre yalnız maddî ihtiyaçların giderilmesi, bir doktor vs. ile itikatlar kalkıvereceğini sanmak isabetli görünmüyor” ( Tanyu, 1967:322).
Gayb âleminde kalan hususları Allah’tan baka kimsenin bilemeyeceği âyetlerde, hadislerde ifade edilmesine ve âlimlerin büyük çoğunluğunun böyle düşünmesine rağmen birçok tasavvuf mensubu, seçkin tasavvuf ehlinin keramet yoluyla gayba vâkıf olduğuna inanır ( Uysal, 1990:1/37-38 ).
Ayrıca yıldızlardan ahkâm çıkarma,4 kahve ve ok, bakla, iskambil kâıdı, suya bakma, yıldıznameye bakma, kitap açma ( Kur’ân veya baka kitaplar) gibi yöntemlere başvurularak yapılan falcılık, İslâm öncesi döneme ait bâtıl inançlar olup bazı İslâmî zümreler tarafından benimsenmiştir ( Yavuz, 1998:383). Bu tip bâtıl inançlar müslümanlara Mısırlılar ile Asurîler’den geçmiştir ( Günaltay, 1997:294).
Yıldızların durum ve hareketlerinden birtakım hükümler çıkarmak insanlığa Keldânîler’den kalma bir adettir. Önceleri bir tapınma hissi ile bağlayan efsane devri zamanla daha yoğunluk kazanmış, halkın başına birer belâ olan kâhinler, câhil kitleyi istedikleri gibi kullanmak, hatta zâlim hükümdarları kendi emirlerine boyun eğdirebilmek için, bu tip inançların artması için ellerinden geleni yapıp nüfuzlarını yükseltmişlerdir. Kâhinlerin nüfuzu o derece artmıştı ki sava ve barı gibi büyük ilerden, yeme, içme, tıraş olma ve yıkanma gibi basit işlere kadar her şey kâhinlerin uygun görmesiyle yerine getiriliyordu ( Günaltay, 1997:293). Gayb bilgisi ile ilgili hurafelerden biri de “cefr” ilmi ve “ebced” ( cümmel) hesabıyla kıyametin veya ileride olacak büyük hadiselerin zamanını tespit etmeye çalışmaktır.
Cefr ilmi ve ebced hesabı müslüman müelliflerin bir kısmı tarafından makbul ve muteber kabul edilmiştir. Halbuki her iki husus da hurafe olmaktan öteye gitmemektedir ( İbn Haldûn, 1990:1/808 ).
Uğursuzlukla ilgili anlayışların en yaygını hayvanlarla ilgili olanlardır. Bazı hayvanların uluması, bazı kuşların ötmesi çeşitli şekillerde yorumlanmakta; bunların kimisi uğur, kimisi uğursuzluk, kimisi de ölüm işareti olarak kabul edilmektedir ( Erdil, 1999:79).
En modern memleketlerde de rastlanan uğura ve uğursuzluğa yorma inançlarının kökü eski çağ dinlerinin kâhinlerine, sihirbazlarına, büyücülerine dayanmaktadır. Bu tür inançların bir kaynağı da ilkçağda İran’dır ( Ülken, 1969:26). Önüne gelen her şeyden bir mana çıkarmak, bazı şeyleri uğurlu görüp, birtakım şeyleri uğursuz sayma inancı, Romalılar ile putperest Araplardan miras kalmıştır. Romalılar kuşların ötüşünden ve uçuşundan bazı hükümler çıkarırlardı. Tatayyur ( kötüye yorma, uğursuz sayma) denen bu adetin aynısı Araplarda da vardı. Halk arasında uğursuz olarak kabul edilen baykuş Romalılar döneminde de uğursuz sayılırdı. Romalılar baykuşun yanık yanık ötmesini bir felâketin başlangıcı olarak kabul ederlerdi ( Günaltay, 1997:295).


Genellikle devlet önde gelenleri ve ünlü kişiler için inşa edilen, İslâm mimarisine özgü mezar yapılarına türbe denir ( Meydan Larousse, 1978:338 ). Türbeler, müslümanlardan büyük âlim, veli, hükümdar, hükümdar zevcesi ve çocukları, emir, vezir ve komutanların kabirleri üzerine inşa edilmiş, üzerleri kubbelerle örtülü yapılardır. Eski devirlerde ileri gelenler, ölmeden önce kendileri veya aile fertleri için türbe yaptırırlardı. Öldükten sonra da bu türbelere gömülürlerdi ( Türk Ansiklopedisi, 1983:50). Zamanla devlet erkânı yanında mühim zatların ve tarîkat şeyhlerinin de türbeleri yapılmaya başlanmıştır. Yaygın hurafelerden biri de türbe ve yatırları ziyaret edip, oralarda meftûn bulunanlardan yardım beklemektir. İnsanlardan kimisi dua yapmak, kimisi dilek tutmak, kimisi de hastalıklardan şifa bulmak gayesiyle din âlimlerine ve şeyhlere ait türbelere, “yatır” olarak nitelenen mezarlara gidip mum yakmak, bez bağlamak, taş yapıştırmak ve adak adamak suretiyle ölülerin rûhâniyetinden medet ummaktadır ( Yavuz, 1998:383). Hatta bazı insanlar türbelere gidip elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmekte, bir takım tapınma hareketleri yapmaktadır. Bunların hepsi bâtıl hareketlerdir ( Erdil, 1999:67).
Türbe ve yatırlara, kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen mekânlara daha çok çocuğu olmayan ve çocuğu hasta olan kadınlar gitmektedir. Bir çok kadın bu mahallere gidip bez bağlamakta, suya parasını atmakta, ta yapıştırmakta ve bunun sonucu bir takım hastalıklarda kurtulacağına ve hatta hamile kalacağına inanmaktadır ( Erdil, 1999:55).
Abbasiler’in son dönemlerine doğru bu tür inançlara daha yenileri de eklenerek İslâmiyet’e sokulmaya çalışılmıştır. Sultanlar döneminin sıkıntılı zamanları, dinî esasları sarsacak hurafelerin yayılmasına ve umumileşmesine yardımcı olmuştur ( Günaltay, 1997:283-284).
Türbe ve yatırlarda görülen hurafelerden biri de bez bağlamadır. Bez bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya uluslarının eski dinleri olan Şamanizm’e mahsus önemli unsurlardan biridir. Şamanist Türkler’in inanışlarına göre her dağın, her kutlu pınarın, göl ve ırmakların, kutlu ağaç ve kayaların “izi” denen sahipleri vardır. Çağdaş Altaylı Şamanistler’in inandıkları “izi”ler, Göktürkler’in bıraktıkları yazıtlarda “yer-su” ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu “yer-su” denilen ruhları Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu “izi”ler kişiden kurban isterler. Kendilerine kurban sunmayanlara zararları dokunur. Ancak bu ruhlar çok kanaatkârdır. Bunları bir paçavra parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir ta parçasıyla bile tatmin etmek mümkündür ( Tanyu, 1967:324-325).
Türkler müslüman olduktan sonra da bu adetlerini tamamen bırakmamışlar, evliya saydıkları ulu kimselerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da orada bulunan bazı kayalara bez bağlamak suretiyle devam ettirmişlerdir ( Erdil, 1999:54).
Türbe, mezar, tekke vb. yerlerde ilenen hurafelerden biri de mum yakma ameliyesidir. Bu câhiliyet çağından kalma adetlerden biridir. Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil, diğer ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum yakmak ya da ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı. Arkeologların çoğu, bu adetin ilkel ateş kültü ile ilgili olduğu kanaatindedirler ( İnan, 1962:42).
Türbelerde kandil yakma adeti ise Fenikeliler’de söz konusuydu. Fenikeliler Sur şehrinin hâmisi ve ilâhı olarak kabul ettikleri Melkares’in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı ( Günaltay, 1997:294).
Bu gün kabirlerde, türbelerde, yatırlarda, ve kutsal sayılan yerlerde ilenen hurafeler İslâm dininin tevhîd inancını zedeleyen uygulamalardır. Oysa Hz. Peygamber, müslümanları şirk hastalığından korumak ve tevhîd akîdesini yerleştirmek gayesiyle İslâm’ın ilk dönemlerinde kabir ziyaretini bile bütünüyle yasaklamıştır. Daha sonra müslümanların tevhîdi ve şirki iyice öğrenmeleri ve muhtemel tehlikenin ortadan kalkmasıyla kabir ziyareti serbest bırakılmıştır. Resûlüllah bu hususta “Size kabir ziyaretini yasaklamıştım, artık kabirleri ziyaret edin; çünkü onlar size ölümü ve âhireti hatırlatır” ( Müslim, Cenâiz 105, 108; Ebû Dâvûd, Cenâiz 75; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî, Cenâiz 100, 101) buyurmak suretiyle kabir ziyaretinin hangi amaçla yapılması gerektiğini de ortaya koymuştur. Kabir ziyaretleri kabirde yatan kişinin bir gün diri olduğunu, kendisine takdir edilen sürenin dolmasıyla ölümün onu sevdiklerinden ayırdığını, kendisinin de mutlaka bir gün öleceğini, âhirette dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini... düğünmek, böylece masiyetleri terk edip taatlere yönelmek gayesiyle yapılmalıdır. Hz. Peygamberin, “Lezzetleri parça parca eden ölümü anınız!” ( Tirmizî, Kıyâme 26, Zühd 4; Nesâî, Cenâiz İbn Mâce, Zühd 31) hadisi, kişinin kendisine ölümü düşündürecek yerleri zaman zaman ziyaret etmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Müslümanın dua edeceği, sıkıntılarını, isteklerini arz edeceği, beklenti içerisinde olacağı yegâne makam Cenâb-ı Allah’tır. Çünkü Kur’ân, Fâtiha sûresinde “Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden tardım dileriz” buyurmak suretiyle İslâm inancının temel prensibini ortaya koymaktadır. Müminler beş vakit namazlarının her rekâtında Fâtihâ sûresini okumak suretiyle kendi acziyetlerini ve Allah’ın yardım istenecek tek güç olduğunu yeniden hatırlarlar ve sürekli antlaşmayı yenilerler. Artık kişinin türbelerden, yatırlardan, kutsallık atfedilen bazı yerlerden yardım istemesi kendi verdiği sözde durmaması anlamına gelir.
Kur’ân-ı Kerîm’de verilen bilgilere göre cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Cân insan türünün mevcudiyetinden önce yakıcı ve her eye nüfuz edici ateşten halk edilmiştir. Cinlere de peygamber gönderilmiş, bir kısmı iman etmiş bir kısmı da kâfir olarak kalmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed insanlara olduğu gibi cinlere de ilâhî emirleri tebliğ etmiştir. Cinler insanlara nispetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ, kısa sürede uzun mesafeleri katedebilirler, insanlar tarafından görünmedikleri halde onlar insanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat gaybı bilmezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından gizlice haber almak isterlerse de buna imkân verilmez. İslâm âlimlerine göre cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte uzun süre yaşadıkları ve meleklerden haber sızdırabildikleri için insanların bilmediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür ( Kılavuz, 1993b:8-9).

Cinlerin insanları etkileyip etkileyemeyeceği hususu tartışmalı olmasına ve cinlerden korunmak için Resûlüllah’ın tavsiyeleri açık olmasına rağmen halk arasında cinlerin özellikle insanları etkilediği, insanları çarptığı ve ruh hastalıklarına sebebiyet verdiği inancı yaygındır. Cinlerin tasallutundan korunmak için cincilere başvurup tedavi olmanın, onlara muska yazdırmanın ve bunu taşımanın gerektiğini kabul etmek de bu inancın devamıdır ( Yavuz, 1998:383). Cinlerin insanlar üzerinde etkili olabileceğini kabul edenlerin bir kısmı bunun daha çok sihir ve büyü faktörlerinde ortaya çıktığını söyleyerek, cinlerin bu nevi şeylerde kullanılabileceğini söylerler. Manaları anlaşılmayan “havas” ve “azâim” türünden bazı metinlerin okunması yoluyla cinlerden faydalanma girişiminde bulunulmasına huddâmcılık, bu işte kullanıldığı söylenen cinlere de huddâm denilir ( Kılavuz, 1993b:10). İslâm dininin ana kaynaklarında bulunmayan azâim ve havassa dair bilgiler daha çok Mısır, İran, Türk ve Hint bölgelerinde yaşayan eski kültürlerden Müslümanlara intikal emi ve halk arasında yaygın bir şekilde benimsenen inançlar halini almıştır ( Günaltay, 1997:292-293). .
Hz. Peygamberin cinlerin insanlar üzerindeki etkisinden kurtulmak ve onları tesirsiz hale getirmek için Felak ve Nâs surelerini, ayrıca Ayete’l-kürsî’nin ve Bakara sûresinden bazı âyetlerin okunmasını tavsiye etmesi ( Buhârî, Vekâle 10; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 2, 3; Ahmed b. Hanbel, 4/144, 146) de insanların cinlerin faaliyetlerine karşı kendilerini savunabilecekleri eklinde yorumlanmıştır
Sözlükte “gizli olan, hakîkati olmayan şey ve aldatmak” anlamlarına gelen sihir ( İsfehânî, 1970:331), Türkçe’de büyü kelimesiyle ifade edilmekle birlikte, aslında Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği anlamları itibariyle büyüden daha geniş kapsamlı olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan Türkçe’de büyücü ile sihirbaz da aynı anlama gelmemektedir.
Hakîkatin aksine tahayyül olunan yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden her hangi bir iş sihirdir. Sihirde esrarengiz bir surette hakkı bâtıl, bâtılı hak, gerçeği hayal, hayali gerçek gibi göstermek vardır ( Yazır, 1935:1/441).
Büyü ise “tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabii nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma gayeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan şiler” şeklinde tarif edilmiştir. Kutsalla ilişkisi bulunmaması ve ahlâkî amaç taşımaması büyünün en temel özellikleridir. Büyünün başlıca gayesi insanları, hayvanları, bitkileri, tabiat olaylarını ve güçlerini kontrol ederek şu veya bu kişi yahut kişilere iyilik ya da kötülük etmek suretiyle menfaat ve çıkar sağlamaktır ( Tanyu, 1992:501
Sihrin varlığı hususunda alimler arasında ittifak vardır. Zaten Kur’ân-ı Kerîm sihrin var olduğunu ifade etmektedir. Ancak sihrin bir kısmı, hayali hakikat zannettirecek şekilde insanlar üzerinde aldatıcı bir tesirden ibaret olup tamamen hayalden ibarettir. Diğer bir kısmının ise hakikati vardır.


Bakara suresinde anlatılan kıssada bu ikisine işaret edilmektedir: “... O şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyücülük ve Bâbil’de Hârut, Mârut adında iki meleğe indirileni ( sihri) öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, ‘Biz ancak bir imtihan için gönderildik, sakın sihir yapıp kâfir olma!’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı koca arasını ayıran şeyleri öğreniyorlardı. Fakat bu iki melek Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi...” ( elBakara 2/102).
Tarih boyunca çeşitli amaçları gerçekleştirmek için başvurulan büyü, günümüzde başlıca şu amaçlar için yapılmaktadır:
a. İki kişiyi birbirine yaklaştırmak ya da uzaklaştırmak için yapılan “sıcaklık” veya “soğukluk” büyüsü.
b. İnsanın gücünü yok etmek ve organlarını çalışmaz hale getirmek amacıyla yapılan “bağlama” büyüsü.
c. Karısındakini hasta etme, delirtme, sakatlama ve kötürüm hale getirme gayesiyle yapılan “düşmanlık” büyüleri.
d. Yapılan büyülerin tesirini kaldırmak ve kişiyi tedavî etmek için yapılan karşı büyüler ( Erdil, 1999:36).
Büyü yapılış amacına göre şu çeşitlere ayrılmıştır:
1. Ak Büyü: Buna koruyucu büyü de denir. Genel olarak ferdin veya toplumun iyiliği için yapılan büyüdür. Kuraklık, yaralanma, mal ve mülkün zarara uğraması, hastalık gibi felaketlere karşı, ayrıca çocuklara, hamile ve lohusa kadınlara zarar veren şeylere çare bulmak ve bu zararları önlemek için yapılan koruyucu büyüler ak büyü sayılır. Bu büyüde dinden, din adamından, dualardan ve dinî metinlerden istifade edilir.
2. Kara Büyü: Ak büyünün aksine birine zarar vermek ve kötülük yapmak gayesiyle yapılır. Evlilerin boşanmasını sağlamak, kişileri birbirinden ayırmak, cinsi gücü önlemek, hasta etmek, sakat bırakmak, öldürmek gibi kötü istekleri gerçekleştirmek için yapılır. Bütün bu istekler dinî prensiplere aykırı olduğu halde kara büyü yapanlar kötü amaçlarına ulaşmak için bile bile bazı kutsal değerleri, nesneleri, metinleri araç olarak kullanırlar ( Albayrak, 1996:85).
3. Aktif Büyü: Bu büyüyü yapan, tabiat olaylarını yönetim ve denetimi altına alarak güçlü iradesiyle onları dilediği gibi kullanabildiğini iddia eder, kendisinin parapsikolojik bir hayatı olduğunu telkin eder. Bu kişi özel bazı sözleri, tekerlemeleri, dua veya bedduaları ile büyüyü hazırlamak için elverişli bir durum meydana getirmek ister. Kötü ve zararlı bir olayları önlemek, uğursuzluktan korunmak, insanların zararlarından etkilenmemek için bu büyüye başvurulur.
4. Temas Büyüsü: En çok yapılan büyü şekillerindendir. Temas büyüsünde temas esas olduğundan bir kimsenin saçından koparılan bir kıl, elbisesinden koparılan bir bez parçası, kopartılan bir iplik parçası, bir tırnak ucu gibi şeylerle bu büyü yapılır. Temas büyüsü genellikle kişinin iyiliği için yapılmaktaysa da bazen bir kötülüğü ortadan kaldırmak veya zarar vermek gayesiyle de bu büyüye başvurulabilmektedir.
5. Taklit Büyüsü: Bir şeyin taklidini yapmakla o şeyin esasını etkileme, taklit yoluyla istenilen sonucu elde etme esasına dayanır. Pek çok alanda uygulanmaktadır. Aynı zamanda anoloji büyüsü, homeopatik büyü de denilen bu büyüye hem iyi hem de kötü gayeler için başvurulur. Bu büyü şeklinde çocuk isteyenlerin bezden çocuk, ev isteyenlerin de ufak taşlarla bir ev yapmaları benzerin benzer eyleri meydana getirebileceği inancından kaynaklanır. Bu büyü çeşidinde dualar ve okumalar ikinci plandadır ( Tanyu, 1992:502).
Nazar, “bir şeyi görmek ve idrak etmek için gözü çevirmek” manasında Arapça bir isimdir ( İsfehânî, 1970:758 ). Halk arasında, bazı insanların bakılarındaki zararlı güç nedeniyle, bakma sonucu kişide veya hayvanda meydana getirdikleri sakatlık, hastalık yada ölüm gibi olumsuz etkilere nazar denilmektedir. Herhangi bir zararlı olayın böyle bir sebepten ileri geldiğine inanıldığı zaman “nazar dedi”8 deyimi kullanılır. Sapasağlam bir çocuk aniden hasta olunca, bir aile içinde düzen bozulunca veya iki dost arasındaki samimiyet ortadan kalkınca söylenen “kem göze uğradı” deyimi aynı anlamı ifade eder ( Anadol, 1988:28 ). Nazara değmesine en elverişli kimselerin çocuklarla, güzellikleri ve hünerleri herkesin hayranlığını uyandırmış kişiler olduğuna inanılır. Çünkü çocuklar zayıf mahlüklardır, güzel ve hünerli kimseler de insanların kıskançlık duygularını kamçılarlar. Bu kötü duygular da göz yolu ile hedefi etkiler ve sakatlar. Nazara uğrama sadece insanlara mahsus bir durum değildir; mal, mülk, hayvanlar, çeşitli eşyalar ve evlerin de nazara uğrayabileceği düşünülür ( Anadol, 1988:29).

Nazardan korunmak amacıyla halk arasında bir çok yönteme başvurulur. Dinî bir dayanağı olmayan ve halk inanışından öteye geçmeyen bu yöntemler şöyle özetlenebilir:
a. Nazarlık takılır. Nazarlık olarak mavi boncuk, yedi delikli boncuk, kurt boncuğu, göz boncuğu, hurma çekirdeği, kartal pençesi, at nalı, boynuz, sarı kehribar, hamayıl vb. şeyler takılır ( Anadol, 1988:34).
b. Nazara karşı en yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş ş öyle uygulanır: Nazar isabet eden hasta kurşun dökücünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapandıktan sonra çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber; “Kem göz çatlasın, nazar eden patlasın” diye beddua ederler
c. Nazar muskaları kullanılır.
d. Nefesi keskin ( izinli denilen) bir hocaya okutulur ( Erdil, 1999:58 ).
e. Kötü gözlü biri gördükten sonra çocuk yıkanır.
f. Çocuk kasten kirli gezdirilir. Çocuğa kirli elbise giydirilir.
g. Çocuğun yüzüne, kulağının arkasına kazan karası çalınır. Yüzüne tükürük çalınır.
h. Başucuna Kur’ân-ı Kerîm, balta, tabanca konur.
i. Yaşlı kadınlar çocuğun yüzüne karşı okuyup üflerler.
j. Çocuğun yaşı söylenmez ( Anadol, 1988:31).
Nazar değmesi yahut göz değmesi hususuna Hz. Peygamber devrinde de inanılıyordu. Bu hususta Resûlüllah, “Göz değmesi haktır ( gerçektir)” buyurmuştur ( Buhârî, Tıb 36; Müslim, Selâm 41, 42; Tirmizî, Tıb 19). Böyle durumlarda Allah’ın elçisi, nazarı değen kimsenin ibadet maksadıyla abdest almasını ve abdest alınan bu sudan nazar değen o insana yahut eyşaya Allah’a sığınılarak zâhidane bir ekilde serpilmesini çare olarak tavsiye etmiştir ( Ebû Dâvûd, Tıb 15; Hamidullah, 1993:2/1089). Ayrıca Felak, Nâs sûreleri nâzil olduktan sonra Resûlüllah’ın insanların göz değmesinden ve cinlerin şerrinden korunmak amacıyla bu iki sûreyi okuduğu rivayet edilmektedir ( Tirmizî, Tıb 15; İbn Mâce, Tıb 33).
Bazı hastalıkları, kötülükleri, büyü ve nazarı defetmek için boyna asılan veya üste taşınan yazılı kağıda muska denir. Muska yazan veya yapan kimseye de muskacı denir ( Doğan, 1996:795). Halk arasında görülen telâkkilerden biri de muskacılara muska yazdırıp taşıma adetidir.
Muska bir deri , metal kutu ya da sargı içerisinde genellikle kare veya üçgen eklinde sarılır ve saklayan kişiyi cinler, kötü ruhlar, talihsizlikler, hastalıklar, belalar ve benzeri olumsuz durumlardan koruduğuna inanılır ( Gündüz, 1998a:271). Ancak bu durum halk inancından öteye geçmemekte, İslâmî bir dayanağı bulunmamaktadır.
Muska ve tılsımların menşei, putperestliğin en ilkel şekli olan fetiştir. Bu inançta olanlar bazı nesnelerde şuur veya şuursuzluk bulunduğuna inanılır. Kişi, şuurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, kartal tırnağı, leylek kemiği, taş parçaları vb. şeyler olabilir.
Daha sonraki dönemlerde bu işaretlerin yerini kâğıt parçaları üzerine yazılmış dinî formüller veya çizilmiş muska ve tılsımlar almıştır. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da bulunduğu rivayet edilir. Eski Romalılar da hastalıklardan korunmak ve zehirlenmelerden korunmak için tuhaf işaretlerle yazılmış muska tılsımları kullanmışlardır. İslâmiyet’ten önce yaşamış Türk boylarında da muska ve tılsım kullanma adeti vardı ( Erdil, 1999:22). Bu gün muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle meşgul olan bazı kişilerin kullandıkları kitaplar Babil, Âsur, Mısır müşriklerine, eski Budist ve şamanist Türkler’e ait kaynaklardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı kuvvetlendirmek için Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler, Hz. Peygamber’in yaptığı bazı dualar ve Esmâ-i Hüsnâ eklenmiştir ( inan, 1962:50).

Muska yazmanın Kur’ân ve Sünnet’te bir dayanağı olmamasına rağmen muskacılardan bazıları, İsrâ sûresi 82. âyeti muska yazmaya delil olarak göstermişlerdir ( Erdil, 1999:29).
Oysa zikredilen âyette muska yazmak için bir işaret yoktur. Âyet-i kerîmenin meâli şöyledir: “Biz Kur’ân’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama bu, zâlimlere ziyan arttırmaktan başka bir katkıda bulunmaz.”
Muskanın bazı olumsuzluklardan, nazardan ve büyüden koruduğuna dair Kur’ân ve Sünnet’te bir delil bulunmamasına rağmen bazı ilim adamları, kişinin fenalıklardan korunmak amacıyla üzerinde muska taşımasını câiz görmüşlerdir. Muska taşımayı câiz görenler bunu bir takım şartlara bağlamışlardır. İçinde yazılan şeylerin anlamlarının bilinmesi, içinde şirk anlamı taşıyan bir söz bulunmaması, dinin kabul ettiği nitelikte olması bu şartlardandır ( Havva, 1989:5/138 ).
Muskayı câiz görenlerin bir dayanağı da Hz. Peygamberin Rukye’ye izin vermesidir. Rukye, kişinin kendisi veya hasta hakkında şifa dilemek için Kur’ân âyetleri okuması, Allah’a dua ve ilticada bulunmasıdır ( Havva, 1989:5/138 ). Yani rukye, okumak suretiyle yapılan bir çeşit tedavi yöntemidir. Resûlüllah’ın nazar değmesine ve cinlerin etkilerine karşı yapılmasını istediği rukye, Fâtihâ, Felak, Nâs sûrelerini ve Âyete’l-kürsî’yi okumak suretiyle Allah’tan korunma dilemektir ( Buhârî, Vekâle, 10; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 2, 3; Ahmed b. Hanbel, 4/144, 146). Bu bir dua ve niyazdır. Dolayısıyla manevî bir tedavidir. Böyle bir tedavinin insan ruhu ve bedeni üzerindeki olumlu tesirleri her devirde tecrübelerle sabit olmuştur.
Efsuncuların, sihir yaptıklarını iddia eden cincilerin nefesli, merasimli şirk ihtiva eden rukyeleri dinen yasaklanmıştır ( Müslim, Selâm 64). Çünkü bunların rukyelerinin insanlık için bir çok yönden zararları vardır. Oysa Resûlüllah’ın cevaz verdiği rukye, samimi bir şekilde Allah’a yönelmeyi ve böylece insanların manevî hastalıklarını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.
İslâm dininin kadına bir çok hak vermesi, onu erkekten ayırmamasına rağmen bazı kesimlerde kadınla ilgili yanlı anlayışlar vardır. Kadının yarım olduğu, evden çıkan erkek işine giderken önünden kadın geçerse işlerinin ters gideceği, kısa boylu kadının uğursuz olduğu vb. anlayışlar kadınla ilgili hurafelerdir ( Erdil, 1999:94). Ayrıca hamile ve yeni doğum yapan kadınların korunma amaçlı yaptıkları bazı ameliyeler, evlenemeyen kızların kısmetinin açılmasına yönelik bir takım anlayışlar halk arasında yaşayan hurafelerdendir.
Sağlıkla ilgili olarak, tedaviyi ihmal ederek hastaları türbelerde dolaştırarak iyi etme inancı, bazı su başlarının, pınarların, ırmak ve nehirlerin hastalıklara iyi geldiği telâkkisi, bazı hastalıkların da hoca kisvesine bürünmüş çıkarcılara, üfürükçü ve muskacılara götürülmesi ile iyi olacağı anlayışı yaşayan hurafelerdendir. Ayrıca bazı hastalıklara karşı hijyenden yoksun kocakarı ilaçlarının kullanılması da bu cümledendir ( Bedir, 1999:57).
Temizlikle ilgili hurafelerin yaygın olanları şunlardır:
Gece ev süpürülürse fakirlik getirir. Cuma akamı ev süpürmek kıtlık getirir. Cuma akamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır. Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir. Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa süpürgeye tükürülür.
Gece tırnak kesmek ömrü kısaltır ( Erdil, 1999:86). Ve benzeri bir çok hurafe Anadolu’nun farklı bölgelerinde görülür. İslam dininin temizliğe büyük önem vermesine rağmen halk arasında mevcut olan bu tür anlayışlar insanların temizlik konusunda gereken hassasiyeti göstermelerini engellemekte ve toplum sağlığını tehlikeye düşürmektedir. Bu durum çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına ve bu hastalıkları tedavide hurafelere başvurulmasına zemin hazırlamaktadır.

Yapılan çalışmada hurafe ve bid’atların ana hatlarıyla çıkış noktası incelendiğinde:
1. Halk arasında İslâm akîdesi ile bağdaşmayan bir takım hurafeler ve bâtıl telâkkiler mevcuttur.
2. Hurafelerin yayılmasında cehalet en önemli faktördür.
3. Çaresizlik psikolojisi insanların hurafelere baş vurmasında baş rol oynamaktadır.
4. Hurafelere inanma kadınlarda erkeklere göre daha fazladır.
5. Bâtıl inançlar ibadetlerini yerine getiren kişilerde, ibadetlerini yapmayanlara göre daha azdır.
6. İnsanların bir kısmı nazara ( göz demesine) inanmayı hurafe olarak algılamaktadır.
7. Uğur ve uğursuzlukla ilgili hurafeler oldukça yaygındır.
8. Fal baktırma ameliyesi daha çok eğlence maksadıyla yapılmaktadır.
9. Halkın büyük çoğunluğu türbe ziyaretlerine önem vermektedir.
10. Türbe ve yatırlarda İslâm dininin yasakladığı, tevhîd akîdesini zedeleyen bir takım uygulamalar yapılmaktadır.
11. Astroloji ve burçlarla ilgili bilgiler genellikle kitle iletişim araçları vasıtasıyla öğrenilmektedir.

Bid‘atların ortaya çıkması ve yaşama şansı bulması şu sebeplerle açıklanabilir:
a. İslâmiyet’in kısa sürede yayılması: İslâm dini Hz. Peygamber döneminde Arabistan yarımadası dışına çıkmamıştır. Resûlüllah’ın vefatından sonra bir çok yer fethedilmiş, İslâm kısa sürede farklı sosyal ve kültürel yapılardaki milletler arasında yayılmıştır. Yeni müslüman olan bu milletler eski din, kültür ve medeniyetlerinden getirdikleri bazı inanç ve düşünceleri unutmamış, onları İslâmî kimliğe bürüyerek devam ettirmişlerdir ( Kılavuz, 1993a:260). Bu durum bid‘atların ortaya çıkmasında ve yayılmasında etkili olan faktörlerin başında gelir.
b. İslâmî esas ve hükümlerin İslâmiyet’e yeni girenler tarafından yanlış anlatılması veya eski kültür mirasının etkisiyle yanlış yorumlanması da bid‘atların İslâmiyet’e girmesine zemin hazırlamıştır.
c. İslâm düşmanlarının faaliyetleri: İslâm düşmanları, dinin saflığını bozmak gayesiyle bir takım hurafeleri ve eski dinî inançları kasıtlı olarak İslâm’a sokmaya çalışmışlardır ( Yaran, 1992:130).
d. Cehalet ve taklit: Halkın bilgisizlik sebebiyle İslâm’da olmayan bir düşünceyi veya inancı dinde varmış gibi algılaması; gördüklerine, işittiklerine ve alıştıklarına uyması, yanlı da olsa o telâkkiden ayrılmak istememesi de bid‘atların ortaya çıkmasında ve yayılmasında etkili olmuştur ( Topaloğlu, 1993:163). Ayrıca İslâmiyet’i ana kaynaklarından öğrenip halkı aydınlatacak yeterli sayıda âlimin yetişmemesiyle orantılı olarak da bid‘atlar ve hurafeler yaygınlaşmıştır ( Yavuz, 1998:383).
Araştırma, üst sosyo-ekonomik düzeyi temsîlen Çekirge’de ( Doburca Mahallesi) %26,7 si 110 kişi, orta düzeyi temsîlen Küplüpınar %36,5 150 kişi ve Soğanlı mahallelerinde%24,2 100 kişi, alt düzeyi temsîlen de Yeniceabat Beldesi’nde% 12,6 52 kişi olmak üere toplam 412 kişi yaşayan halk arasından seçilen deneklere uygulanmış olup tamamen Türkiye mozaiği gerçeğini yansıtması açısından bu araştırma önemlidir demiştik.: Ankete katılan erkek deneklerin oranı %52, kadın deneklerin oranı ise %48’dir.
Yapılan araştırmada Okuma yazma durumuna bakıldığında;
%46,5’i ilkokul, %12,7’si ortaokul, %29,3’ü lise, %11,5’i üniversite mezunudur. Bu durumda ilkokul mezunu olanların tüm deneklerin yarısına yakın olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ekonomik durumlarına bakıldığında;
Ankete katılan kişilerin 1/3’ten fazlasının ( %70,3) mali durumu orta düzeydedir. Deneklerin % 6,4’ünün ekonomik durumu zayıf, %33,4’ünün ise iyi düzeydedir.
Dindarlık durumlarına bakıldıklarında;
Deneklerin %3,9’u kendisini çok dindar, %50,2’si dindar, %41,7’si biraz dindar olarak değerlendirmektedir. %4,2 ise bu soruya “fikrim yok” cevabı vermiştir.
Dini eğilimlere bakıldığında;
Deneklerin %4,6’sı ailesinin dini yönünü zayıf, %45,9 orta, %48,8 iyi olarak görmektedir.

ARAŞTIRMADA SORULAN VE VERİLEN CEVAPLARIN ORANLARI :
Şimdi bu veriler ışığında dikkat edin deneklere sorulan soru ve cevaplara iyi bakın nasıl bir sonuç çıkmıştır hep beraber görelim:
“Hiç Fal Baktırdınız mı?” Sorusuna Verilen Cevapların Dağılımı:
Ankete katılan deneklerin yarıdan fazlası ( %54) “Hiç fal baktırdınız mı? Sorusuna evet cevabı verirken, %46’sı da hayır diye cevap vermiştir. Bu durum fal baktırma oranının oldukça yüksek olduğunu göstermektedir.
Evet seçeneğini işaretleyen erkeklerin oranı %41,6, kadınların oranı ise %58,4’tür. Hayır seçeneğini işaretleyen erkeklerin oranı aynı seçeneği işaretleyen kadınların yaklaşık 1/2’si kadardır. Bu bulgular kadınların erkeklere oranla daha fazla fala ilgi duyduklarını ve fal baktırdıklarını göstermektedir.
Fal baktıran deneklerin % 69,2’si sadece kahve falı baktırmıştır. Diğer fal çeşitleriyle birlikte kahve falı baktıranların oranı ise %19,5’tir.
Bu bulgular kahve falının diğer fal çeşitlerine nazaran daha yaygın olduğunu göstermektedir. “Cevabınız evet ise hangi çeşit fal baktırdınız?” sorusunda “diğer” seçeneğini işaretleyen deneklerden 11’i el falı, 4’ü su falı, 3’ü bakla falı, 2’si sigara falı, 2’si kaşık falı, geri kalan 2’si de yıldızname ve göbek falı baktırdıklarını yazmışlardır.
Deneklerin % 81,6’sı falın gelecekle ilgili beklentilerine cevap veremeyeceğine inanmaktadır. Bunun yanında falın gelecekle ilgili beklentilerine cevap verebileceğine inananlar ise %6,6’dır. Bu konuda herhangi bir fikri olmadığını söyleyenler ise %11,7’dir.

Namaz ibadetini Yerine Getirme Durumu ile Falın Gelecekle ilgili Beklentilere Cevap Verme Durumu Arasındaki ilişki analizi:
Deneklerin %39,5’inin günlük namazlarını kıldığı, % 32,2’sinin bazen namaz kıldığı, %16,1’inin Cuma ve bayram namazlarını kıldığı, %12,2’sinin ise namaz kılmadığı anlaşılmaktadır. Günlük namazlarını kılanların %0,6’sı, bazen namaz kılanların %7,6’sı, Cuma ve bayram namazlarını kılanların %13,7’si, namaz kılmayanların da %14’ü falın gelecekle ilgili beklentilerine cevap vereceğine inanmaktadır.
Bu bulgulardan falın gelecekle ilgili beklentilere cevap vereceği inancının düzenli olarak namaz kılanlara oranla, ara sıra namaz kılanlarda ve namaz kılmayanlarda daha yaygın olduğu sonucu çıkmaktadır. “Falın gelecekle ilgili beklentilerinize cevap vereceğine inanıyor musunuz?” sorusuna “evet” deme oranı namaz ibadetini yerine getirenlerde çok düşük iken ( %0,6) “hayır” deme oranı yüksektir ( %93,8 ). Bu da falın gelecekle ilgili beklentilere cevap vereceğine inananlarda, dinî hassasiyetin az olduğunu göstermektedir.
Oruç badetini Yerine Getirme Durumu ile Falın Gelecekle ilgili Beklentilere Cevap Verme Durumu Arasındaki İlişki analizi:
Oruçla ilgili soruya cevap veren 408 denekten %54,4’ü Ramazan ayının tamamında oruç tuttuğunu, %33,8’i Ramazan ayında ve bazı mübarek günlerde oruç tuttuğunu ifade etmiştir. “Ramazan ayında ara sıra oruç tutarım” seçeneğini işaretleyenlerin oranı %8,8, “Oruç tutmam” seçeneğini işaretleyenlerin oranı ise %2,9’dur.
Bu bilgiler, ankete katılan deneklerin tamamına yakınının ( %88,2) Ramazan ayının tamamında oruç tuttuğunu göstermektedir. Falın gelecekle ilgili beklentilerine cevap vereceğine inananların oranı oruç tutmayanlarda Ramazan ayının tamamında oruç tutanların beş katı; Ramazan’da ara sıra oruç tutanlarda ise Ramazan’da ve bazı mübarek günlerde oruç tutanların yaklaşık dört katıdır.
Ramazan ayında ara sıra oruç tutanların %25’i “Falın gelecekle ilgili beklentilerinize cevap vereceğine inanıyor musunuz?” sorusuna “fikrim yok” cevabı vermişlerdir. Bu oran oruç tutmayanlarda %16,7’dir.
Oruç ibadetini yerine getirme ile falın gelecekle ilgili beklentilere cevap vereceğine inanma arasında ters bir ilişki olduğu görülmektedir. Yani oruç tutan kişilerde falın gelecekle ilgili konularda bir bilgi kaynağı olmadığı inancı hakimdir ( ortalama %85). Bu oran ara sıra oruç tutanların ve hiç oruç tutmayanlarda %58’e düşmektedir. Zaman zaman oruç tuttuğunu ve hiç oruç tutmadığını beyan eden deneklerin %25’i falın gelecekle ilgili hususlarda bilgi kaynağı olduğunu düşünmektedir. Bütün bu bulgular Allah’a ( c.c) karşı sorumluluklarının bilincinde olup ibadetlerini yerine getiren kişilerin gaybla ilgili konularda Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünnet’e uygun bir anlayış benimsediklerini ortaya çıkarmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Kerîm Meâli ve Dinî Kitap Okuma Durumu ile Falın Gelecekle ilgili Beklentilere Cevap Verme Durumu Arasındaki İlişki analizi:
Kurân-ı Kerîm okumasını bilmediği, %9,3’ünün de Kur’ân-ı Kerîm ve dinî kitap okumaya ilgi duymadığı anlaşılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Kerîm meâli ve dinî kitap okuyanlara göre okumayı bilmeyenlerde veya Kur’ân-ı Kerîm ve dini kitap okumaya ilgi duymayanlarda falın gelecekle ilgili beklentilerine cevap vereceğine inananların oranı daha fazladır. Aynı soruda “fikrim yok” seçeneğini işaretleme oranı Kurân-ı Kerîm okumasını bilmeyenlerde %18,9’u, Kurân-ı Kerîm ve dini kitap okumaya ilgi duymayanlarda ise %27,8’i bulmaktadır.
Son üç tablodan falın gelecekle ilgili beklentilerine cevap vereceğine inananların çoğunlukla ibadetlere karşı duyarsız, Kur’ân-ı Kerîm okumasını bilmeyen veya Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Kerîm meâli ve dinî kitap okumayan kimseler olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu da, bu ve benzeri bâtıl inançların cehaletten ve manevî boşluktan kaynaklandığını göstermektedir.

Medyumların Geleceğe Dair Söylediklerine inanma eğilimi analizi :
Medyumların gelecekle ilgili söylediklerine inanan denek sayısı oldukça azdır. Deneklerin %88,3’ü medyumların gelecekle ilgili söylediklerine inanmamaktadır. “Fikrim yok” seçeneğini işaretleyenler ise %10,2’dir.
Sonuçları gördünüz.
Şimdide diğer soru olan Uğur ve Uğursuzlukla ilgili Bulgulara bakalım:

“Uğur ve Uğursuzluğa inanıyor musunuz?” Sorusuna Verilen Cevapların Dağılımı:
Deneklerin 1/3’e yakını ( %31) uğur ve uğursuzluğa inanırken, 1/2’den fazlası ( %53) inanmamaktadır. Deneklerin %16’sı ise bu konuda fikri olmadığını belirtmiştir.
Deneklerden ilkokul mezunu olanların %34’ü, ortaokul mezunu olanların %38’i, lise ve dengi okul mezunu olanların %25,2’si, üniversite mezunu olanların %25,5’i uğur ve uğursuzluğa inanmaktadır . “Uğur ve uğursuzluğa inanıyor musunuz? sorusuna ilkokul mezunlarının %45’i “hayır” cevabı verirken, bu oran lise ve dengi okul mezunlarında %63,9’a, üniversite mezunlarında ise %59,9’a çıkmaktadır. Aynı soruda ilkokul mezunlarının %19,7’si “fikrim yok” cevabı vermişlerdir.
Bu durumda ilkokul ve ortaokul mezunlarının 1/3’ten fazlası uğur ve uğursuzluğa inanırken, lise ve üniversite mezunlarının 1/4’ü uğur ve uğursuzluğa inanmaktadır. Uğur ve uğursuzluğa inanmadığını beyan edenlerde ise bunun tam tersi bir orantı söz konusudur. İlkokul ve ortaokul mezunu deneklerin yarıdan azı “Uğur ve uğursuzluğa inanıyor musunuz? sorusuna “hayır” cevabı verirken, bu oran lise ve üniversite mezunlarında 2/3’ü bulmaktadır. Bu bulgular, eğitim seviyesi ile uğur ve uğursuzluğa inanma arasında ters yönde bir ilişki olduğunu göstermektedir. Eğitim seviyesi yükseldikçe uğur ve uğursuzluğa inanma oranı düşmektedir. Buna rağmen üniversite mezunları arasında da uğur ve uğursuzluğa inanma oranının oldukça yaygın olduğu anlaşılmaktadır.
“uğur ve uğursuzluğa inanıyor musunuz?” diye sorulmuş, soruya evet cevabı veren deneklerin uğur ve uğursuzlukla ilgili ne tür inançlarının olduğunu tespit etmek maksadıyla deneklerden uğurlu veya uğursuz kabul ettikleri hususlara örnek vermeleri istenmiştir.
Soru açık uçlu bırakılarak deneklerin bu tür inançlarını rahat bir şekilde ifade etmeleri hedeflenmiştir. Ankete katılan deneklerden 126 kişi ( %31) uğur ve uğursuzluğa inandığını ifade etmiştir. Bunlardan 36 kişi uğurlu ve uğursuz kabul ettiği şeylere örnek verirken, 21 kişi uğurlu kabul ettiği eylere, 10 kişi de uğursuz kabul ettiği şeylere örnek vermiştir.
Uğurlu kabul edilen Şeylere verilen örnekler:
4 kişi besmele çekmek, besmele ile evden çıkmak, besmele ile işe başlamak uğurludur, derken; 2 kişi dua okumak, dua ederek bir işe başlamak, birer kişi de sağ ayakla dışarı çıkmak, sağ ayakla evden çıkmak, güne balarken dua okuyarak sağ ayakla evden çıkmak, evden çıkarken Âyete’l-kürsî okumak, sabah namazından sonra uyumamak, namazları vaktinde kılmak uğurludur, diyor.
3 kişi nazar boncuğu taşımayı, ikişer kişi muska taşımayı, üzerinde dua taşımayı, birer kişi cevşeni, boncuk taşımayı, enam taşımayı, mavi boncuk takmayı, kolye takmayı, hıdrellezde gül köküne gömülmüş parayı cüzdanında taşımayı, uğur taşı taşımayı, saatini, pijamasını, bazı kolyeleri, bazı eşyaları uğurlu kabul etmektedir.
Günlerle ilgili olarak, 3 kişi perşembe gününün, ikişer kişi pazartesi gününün ve bazı günlerin, bir kişi cuma gününün uğurlu olduğuna inanmaktadır. Bir kişi şubat ayının 14’ünü ve bir kişi de 2001 yılını uğurlu saymaktadır. 3 kişi çocuklarını, ikişer kişi örümceği, hurma çekirdeğini, bazı insanları, birer kişi çocuğunu, çocuğunun doğmasını, kızını ve arabasını, sağ gözünün seyirmesini, rüyada balık ve at görmeyi, çalışmayı, dövme yaptırmayı, bülbülü, kediyi, kısmetli olan şeyleri uğurlu kabul etmektedir.

Uğursuz sayılan Şeylere verilen örnekler:
7 kişi kara kediyi, 3 kişi köpek ulumasını, ikişer kişi baykuş ötmesini, baykuşu, kediyi, birer kişi kara kedinin önünden geçmesini, kargaların batıdan doğuya doğru uçmasını uğursuz saymaktadır. 4 kişi bazı insanları, 3 kişi 13 rakamını, 2 kişi kadının önünden geçmesini, birer kişi bazı insanların bakışlarını, fesat ve riyakar insanları, çirkin yüzlü insanları, 2001 yılını, bazı günleri, pazar gününü, çarşamba günü iş yapmayı, cuma saatinde çalışmayı, kapı eşiğinde oturmayı, sol taraftan kalkmayı, geç kalkmayı, dua okumadan evden çıkmayı, cünüp halde beklemeyi, cünüp iş yapmayı, pis gezmeyi, şarkı söylemeyi, ayakkabının ters dönmesini, ayna kırılmasını, sarı saç ve çakır gözü uğursuz kabul etmektedir. Deneklerin şuur ve şuursuzlukla ilgili verdikleri örneklerden İslâmiyet’in emir ve tavsiyelerini uğurlu, yasakladığı eyleri ise uğursuz kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Bu da deneklerin İslâm dinini yeterince bilmediklerini, dini bilgi yönünden eksik olduklarını ortaya koymaktadır.
“Kara Kedi, Baykuş Ötmesi, Köpek Uluması Uğursuzluk Getirir” Bâtıl inancıyla lgili Cevapların Dağılımı
“Kara kedi, baykuş ötmesi, köpek uluması uğursuzluk getirir” ifadesine deneklerin yarıdan fazlası ( %58 ) “yanlış” cevabı verirken, deneklerin %21,5’i “doğru” cevabı vermiştir. Deneklerin %20,5 de bu konuda fikri olmadığını beyan etmiştir.
“Kara kedi, baykuş ötmesi, köpek uluması uğursuzluk getirir” cümlesiyle ilgili “doğru” seçeneğini işaretleme oranı kadınlarda %27,4’tür. Bu oran erkeklerde %16’ya düşmektedir. “Yanlış” seçeneğini işaretleyen kadınların oranı ise erkeklerden azdır. Bunun yanında öğrenim durumu arttıkça ifade edilen cümleye “doğru” deme oranının düştüğü görülmektedir.
Deneklerden ilkokul mezunu olanların %28,2’si “Kara kedi, baykuş ötmesi, köpek uluması uğursuzluk getirir” tabirini doğru kabul ederken, bu oran lise ve dengi okul mezunlarında %11,7’dir. İlkokul mezunlarının %47,5’i, ortaokul mezunlarının %50’si, lise ve dengi okul mezunlarının %71,6’sı, üniversite mezunlarının %66’sı ilgili tanımlamanın yanlış olduğunu belirtmişlerdir.

“Salı Günü Bağlanan İşler Sallanır ( Uzar)” Bâtıl Telâkkisiyle İlgili Cevapların Dağılımı:
“Salı günü başlanan işler sallanır ( uzar)” cümlesine ankete katılan deneklerin %8’i “doğru”, % 78,2’si “yanlış”, %13,8’i “fikrim yok” cevabı vermişlerdir. Bulgulardan anlaşılmaktadır ki, yörede uğur ve uğursuzluk inancı mevcuttur ( %31). Ancak bazı hayvanların uğursuz olduğu inancı, günlerin ( salı gününün) uğursuz olduğu inancına göre daha yaygındır. Çünkü kara kediyi, baykuş ötmesini ve köpek ulumasını uğursuz sayanların oranı %21,5 iken, salı gününü uğursuz sayanların oranı %8’e tekabül etmektedir. Ayrıca bazı hayvanların uğursuz sayılması hususunda fikir beyan etmeyenler ( %20,4) de salı gününü uğursuzluğuyla ilgili fikir beyan etmeyenlerden oldukça fazladır .
Yapılan araştırma uğur ve uğursuzluk inancının kadınlarda ve yaşlılarda daha fazla olduğunu göstermiştir. Ayrıca uğurlu kabul edilen hususlara verilen örneklerden birçoğunun dinin tavsiyesi olduğu, uğursuz kabul edilen şeylere verilen örneklerden de birçoğunun İslâmiyet’in yasakladığı hususlar olduğu anlaşılmaktadır. Uğurlu yada uğursuz kabul edilen hususların dinî telâkkilerle karıştırılmasında cehâlet etkili bir faktördür.
Türbe ve Yatırlarda Mum Yakmak, Kurban Kesmek vb. Bâtıl Uygulamalar Yapmakla İlgili Cevapların Dağılımı
Deneklerin %11,8’i, Türbe ve yatırlarda mum yakmak, kurban kesmek, dilek tutup ağaçlara bez bağlamak vb. şeylerin iyi olduğunu, %62,2’si iyi olmadığını belirtmiştir.
Deneklerin 1/4’ten fazlası ( %26 ) ise bu konuda fikri olmadığını ifade etmiştir. Deneklerin 2/3’ü türbe ve yatırlarda yapılan bu tür faaliyetlerin yanlış olduğunun bilincindedir. Ancak az da olsa, türbe ve yatırlarda mum yakmanın, kurban kesmenin, dilek dilemenin, ağaçlara vb. yerlere bez balamanın doğru olduğuna inanlar mevcuttur.

Türbe ve yatırlarda mum yakmak, kurban kesmek, dilek tutup ağaçlara bez bağlamak vb. faaliyetlerle, cinsiyet ve örenim durumu arasında ne tür bir ilişki olduğu analizi:
“Türbe ve yatırlarda mum yakmak, kurban kesmek, dilek tutup ağaçlara bez bağlamak vb. eylerin” iyi olduğunu ifade eden erkek ve kadın sayısı birbirine yakındır. Aynı faaliyetlerin iyi olmadığını söyleme oranı kadın deneklerde %63,3 iken, erkek deneklerde %61,6’dır. “Fikrim yok” seçeneğini işaretleyen erkeklerle kadınların oranı da birbirine yakındır.
Bu durumda türbe ve yatırlarda yapılan faaliyetleri benimseme veya benimsememe hususunda erkek ve kadınlar arasında bir farklılık olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak deneklerin öğrenim düzeyiyle bu faaliyetlerin doru olup olmadığına inanma durumları arasında ters bir ilişki söz konusudur. Öğrenim düzeyi arttıkça deneklerin türbe ve yatırlarda ilenen hurafelere “doğru” deme oranı azalmaktadır.

İlkokul mezunlarının %16’sı, “Türbelerde mum yakmak, kurban kesmek, dilek tutup ağaçlara bez bağlamak vb. şeyler, iyidir” derken üniversite mezunlarının sadece %4,3’ü bu faaliyetlerin iyi olduğunu söylemiştir. Aynı hususlara ilkokul mezunu olan deneklerin %58‘i, ortaokul mezunu olan deneklerin %62,8’i, lise ve dengi okul mezunu olan deneklerin %65’i, üniversite mezunu olan deneklerin %69,7’si “iyi değildir” cevabı vermiştir.
Namaz İbadetini Yerine Getirme le Türbe ve Yatırlarda Yapılan Bâtıl Uygulamalar Arasındaki İlişki analizi:
Deneklerden günlük namazlarını kılanların %4,3’ü, bazen namaz kılanların %12,2’si, cuma ve bayram namazlarını kılanların %19,9’u, namaz kılmayanların %24’ü “Türbe ve yatırlarda mum yakmak, kurban kesmek, dilek tutmak, ağaçlara bez bağlamak vb. şeylerin” doğru olduğunu belirtmiştir.
Türbe ve yatırlarda yapılan bu tür faaliyetlerin yanlış olduğunu ifade etme oranı günlük namazlarını kılanlarda, cuma ve bayram namazlarını kılanların oranının iki katından fazladır. Günlük namazlarını kılanların %81,3’ü “Türbe ve yatırlarda mum yakmak, kurban kesmek, dilek tutup ağaçlara bez bağlamak vb.ş eyler” iyi değildir derken, bazen namaz kılanların %56,5’i, cuma ve bayram namazlarını kılanların %39,6’sı, namaz kılmayanların ise %46’sı aynı hususların iyi olmadığını söylemiştir.
Günlük namazlarını kılanların %14,4’ü, bazen namaz kılanların %31,3’ü, cuma ve bayram namazlarını kılanların % 40,5’i, namaz kılmayanların %30’u bu konuda fikri olmadığını belirtmiştir.
Bulgulardan düzenli olarak namaz kılan kimselerin tamamına yakınının türbe ve yatırlarda mum yakmanın, kurban kesmenin, dilek tutmanın, ağaçlara bez bağlamanın bâtıl olduğunun bilincinde oldukları anlaşılmaktadır. Ancak, sadece cuma ve bayram namazlarını kılanların 1/5’i ve namaz kılmayanların 1/4’e yakını bu gibi faaliyetlerin iyi olmadığının bilincinde olmadıkları görülmektedir.
Namaz kılma ibadetiyle türbe ve yatırlarda yapılan faaliyetler arasında kurulan ilişkiden namazlarını kılan kişilerin İslam’ın tevhîd akîdesini zedeleyen ve insanların irke düşmesine sebebiyet veren anlayış ve davranışlardan uzak durdukları anlaşılmaktadır. Bunda camilerde yapılan vaaz ve irşad faaliyetlerinin etkili olduğu söylenebilir.
Evlenemeyen Genç Kız, Bir Türbe Veya Yatıra Gidip Bez Bağlarsa Kısmetinin Açılacağına Dair Bâtıl İnançla İlgili Cevapların Dağılımı:
“Evlenemeyen genç kız, bir türbe veya yatıra gidip dilek tutup bez balarsa kısmeti açılır” yargısına deneklerin sadece %6,8’i “doğru” cevabı vermiştir. Deneklerin %70’i yanlı cevabı verirken, %23’2’si “fikrim yok” demiştir.
Cinsiyeti le Evlenemeyen Genç Kızla ilgili Bâtıl inanç Arasındaki İlişki analizi:
“Evlenemeyen genç kız, bir türbe veya yatıra gidip dilek tutup bez bağlarsa” ifadesinin yanlşı olduğunu belirten kadınların oranı az da olsa erkeklerden fazladır. Aynı tanımlamanın doğru olduğunu belirten erkeklerin oranı %5,2, kadınların oranı ise %8,6’dir.
“Hiç Türbe Ziyaretine Gittiniz mi?” Sorusuna Verilen Cevapları Dağılımı :
Deneklerin büyük çoğunluğu ( %88 ) türbe ziyaretine gitmiştir. %12 ise türbe ziyaretine gitmediğini ifade etmiştir.
Bu soruda, bir önceki soruya “evet” cevabı veren deneklere hangi türbelere gittikleri ve türbelerde neler yaptıkları sorulmuştur. Soru açık uçlu bırakılarak daha çok hangi türbelerin ziyaret edildiği ve oralarda ne tür faaliyetlerin yapıldığı anlaşılmaya çalışılmıştır. Ankete katılan deneklerden 360’ı ( %88 ) türbe ziyaretine gittiğini ifade etmiştir. Bunlardan 179’u ( %49,7) hangi türbeleri ziyaret ettiğini ve neler yaptığını belirtirken, 50’si ( %13,9) sadece ziyaret ettiği türbeleri belirtmiştir.
Ziyaret edilen türbelere Gelince
Bu soruya cevap veren deneklerin büyük çoğunluğu Bursa’daki türbelerin tamamını gezdiğini ifade etmiştir.
En çok ziyaret edilen türbeler sırasıyla Emirsultan, Osmangazi, Orhangazi, Veysel Karani, Üftâde, Somuncu Baba, Tezveren, Üç Kuzular, Yeşil, Yıldırım Bayezit, I.Murat, Molla Fenâri, Okçu Baba, Musa Baba, Aydede ve Piremir’dir.
Deneklerden bazıları İstanbul’daki türbeleri, bazıları Konya’daki türbeleri, bir kısmı da İznik’teki türbeleri ziyaret ettiğini belirtmiştir. Eyüp Sultan, Fatih Sultan Mehmet, Mevlânâ, Telli Baba, Şeyh Şehabeddin, Şeyh Edebâlî, Erturul Gazi, Abdurrahman Gazi, Hasan-ı Basrî vb. türbeler de ziyaret edilmiştir.
Ziyaret edilen türbelerde yapılan faaliyetler:
Türbelerde 59 kişi dua ettiğini belirtirken, 57 kişi dua okuduğunu, 8 kişi ruhlarına Fâtiha okuduğunu, 8 kişi de ziyaret etmek için gittiğini ifade etmiştir. Yedişer kişi üç ihlâs bir Fâtihâ okuduğunu, Kur’ân sûreleri okuyup ruhlarına bağışladığını, namaz kılıp duâ ettiğini, üçer kişi Kur’ân okuduğunu, duâ edip ruhlarına sureler okuduğunu, duâlar okuyup ruhlarına bağışladığını, ikişer kişi duâ edip Allah’tan dilek dilediğini, duâ edip Fâtiha okuduğunu, gezip merakını gidermek için gittiğini ve duâ ettiğini belirtmiştir.
Birer kişi türbeleri gezip tarihi estetiklerini incelediğini, Allah rızası için duâ ettiğini, yatırlara dua ettiğini, türbede yatan ölünün ruhu için duâ ettiğini, o büyüğü vesile ederek Allah’a duâ ettiğini, Kur’ân okuyup şefaatlerine nail olmayı dilediğini, Kur’ân okuyup oradakiler hürmetine dilek tuttuğunu, kurban kesip adak için Mevlid-i Şerif okuttuğunu, duâ edip oradakiler hürmetine Allah’tan af dilediğini, onların yaşayış tarzlarını ve kendisine şefaatçi olmalarını Allah’tan dilediğini, ziyaret edip himmet dilediğini, oğlunun işlerinin rast gitmesi için dilek tuttuğunu, Karacabey İmaret Camii’nde dilek tutarak iki taşı birbirine yapıştırdığını, Tezveren Hazretleri’nin türbesinde Mevlid-i Şerif okuttuğunu ifade etmiştir.
Bu sorudaki bulgulardan türbe ziyaretine giden deneklerin büyük çoğunluğunun, ziyaret esnasında Kur’ân-ı Kerîm okuyup duâ ettikleri anlaşılmaktadır. Bunun yanında az da olsa türbe ve yatırlarla ilgili yanlı uygulamaların olduğu görülmektedir.
Araştırma yapılan bölgede oranı az da olsa türbe ve yatırlarla ilgili İslâm dininin yasakladığı birtakım uygulamaların söz konusu olduğunu göstermektedir. Deneklerin %11,8’i, “Türbe ve yatırlarda mum yakmak, kurban kesmek dilek tutup ağaçlara bez bağlamak vb. şeyler iyidir” cevabı vermiştir.
Ayrıca gözlem amaçlı yapılan ziyaretlerde, Bursa’daki türbelerde İslâm akîdesine aykırı bir takım faaliyetlerin yapıldığı müşahede edilmiştir. Uyarı yazılarının bulunmasına rağmen insanlar türbelerde dilek tutmaktan, adak atamaktan, hasta ve özürlü çocuklarını getirip tedavilerini ummaktan uzak durmamaktadırlar. Halbuki bunlar tevhîd akidesine ters uygulamalardır.
Türbe ve yatırlardaki İslâm inancına aykırı uygulamalar, insanların İslâm dinini ana kaynaklarından öğrenmeyip, anadan babadan gördükleriyle ve çevreden duyduklarıyla yaşantılarını devam ettirmelerinden kaynaklanmaktadır. Bilhassa duâ adabı, kabir ziyaretinin nasıl olacağı gereği gibi bilinmediği için, bir çok yanlı yapılmakta, bunlar da dinin emirleri zannedilmektedir.
Şimdide Nazarla ilgili Bulgulara Bakalım:
“Nazara İnanıyor musunuz?” Sorusuna Verilen Cevapların Dağılımı:
Deneklerin %83’ü nazara inanmaktadır. Deneklerden %13’ü nazara inanmazken, %4’ü de fikri olmadığını ifade etmiştir.
Cinsiyetle Nazara İnanma Eğilimi Arasındaki İlişki:
Bu soruya cevap verenlerin;erkeklerin %81,7’si, kadınların ise %84,9’u nazara inandığını beyan etmiştir. Nazara inanmama oranı ise erkeklerde %14, kadınlarda %11,6’dır.
Namaz Kılma Durumuyla Nazara İnanma Eğilimi Arasındaki İlişki:
Günlük namazlarını kılanların %85,3’ü, bazen namaz kılanların %84,1’i, cuma ve bayrama namazlarını kılanların %84,8’i, namaz kılmayanların %72’si nazara inanmaktadır.
Günlük namazlarını kılanların %12,3’ü, bazen namaz kılanların %10,6’sı, Cuma ve bayram namazlarını kılanların %12,1’i, namaz kılmayanların ise %22’si nazara inanmadığını belirtmiştir.
Günlük namazlarını kılanlarda fikri olmadığını ifade etme oranı %2,4 iken, bu oran namaz kılmayanlarda %6’ya çıkmaktadır
Bulgulardan namaz kılanlarda nazara inanma oranının birbirine yakın olduğu anlaşılmaktadır. Ancak namaz kılmayanlarda nazar inanma oranı daha düşüktür. Namaz
kılmayanların 1/4’e yakını nazara inanmamaktadır. Bu da ibadetleri yerine getirmeyen insanların dinî konularda yeterli bilgi sahibi olmadıklarını ortaya koymaktadır.

Nazardan Korunmak İçin Alınması Gereken Tedbirle İlgili Soruya Verilen Cevapların Dağılımı:
“Size göre nazardan korunmak için alınması gereken tedbir hangisidir?” sorusuna deneklerin %67,8’i “nazar duası okumak veya okutmak”, %11,5’i “mavi boncuk veya nazarlık takmak”, %4,2’si “kurşun döktürmek” cevabı vermişlerdir. Deneklerin %2,9’u da “diğer” seçeneğini işaretlemişlerdir.
Deneklerin %,5,5’i “mavi boncuk veya nazarlık takmak ve nazar duası okumak veya okutmak”, %3,6’sı “kurşun döktürmek ve nazar duası okumak veya okutmak”, %1,9’u
“mavi bocuk veya nazarlık takmak ve kurşun döktürmek”, %2,7’si “mavi boncuk veya nazarlık takmak, kurşun döktürmek ve nazar duası okumak veya okutmak” cevabı
vermişlerdir.
“Diğer” seçeneğini işaretleyen deneklerden 2 ki_i Allah’a sığınmak, birer kişi de Âyete’l-kürsî, Nâs ve Felak sûrelerini okumak, tevekkül etmek, bilgili bir kişiye başvurmak, daha sade bir yaşantı sürmek gerektiğini ifade etmişlerdir.
Nazardan korunmak için nazar boncuğu takmak, kurşun döktürmek vb. uygulamalar nazarla ilgili hurafelerdendir. Deneklerin yaklaşık 1/3’ü nazardan korunmak için bu gibi
uygulamaları benimsemeleri nazarla ilgili batıl inançların halk arasında yaygın olduğunu göstermektedir

Deneklerin Nazardan Korunmak İçin Aldıkları Tedbir İle Dindarlık
Eğilimleri Arasındaki İlişki:
Bu soru karşısında denekler çok dindar olduğunu belirten deneklerin nazara karşı en çok aldıkları tedbir nazar duası okumak veya okutmaktır ( %73,3). Bunun yanında
nazara karşı tedbir olarak %13,3 oranında nazar boncuğu takmak ve nazar duası okutmak, %6,7 oranında kurşun döktürmek ve nazar duası okutmak, %6,7 oranında
nazar boncuğu takmak ve kurşun döktürmek gerektiği cevabını vermişlerdir.
Biraz dindar olduğunu ifade eden deneklerin %60,5’i nazara karşı nazar duası okuturken, %13.3’ü mavi boncuk takmakta, %4,2 kurşun döktürmekte, %16,8 ise birkaç tedbir almaktadır.
Dindar olup olmadığı hususunda fikir beyan etmeyenlerin %70’i nazar değmesine karşı nazar duası okuturken, %30’u da mavi boncuk veya nazarlık takmaktadır
Dinî durum bakımından kendilerini farklı tanımlayan denekler arasında nazara karşı en çok başvurulan tedbir nazar duası okumak veya okutmaktır. Mavi boncuk takmak ise en çok “fikrim yok” seçeneğini işaretleyenlerde ( %30), daha sonra da biraz dindar olanlar arasında yaygındır ( %24,6).
Bütün bu bulgular, dindarlık eğilimi arttıkça nazardan korunmak için dinî dayanağı olmayan nazar boncuğu takmak, kurşun döktürmek gibi bir takım uygulamaların
azaldığını ortaya koymaktadır. Kendilerini çok dindar olarak ifade eden kişilerde, bu tür bâtıl hareketlerin yok denecek kadar az olduğu görülmektedir.


Gelelim Toplumumuzun En Baş Belası Muska İle ilgili Bulgulara:

Muskanın İnsanı Çeşitli Olumsuz Etkilerden Koruduğuna İnanma Eğilimi Dağılımı:
“Muska insanı çeşitli olumsuz etkilerden korur” ifadesine deneklerin %39,3’ü “doğru”, %35,5’i “yanlış”, %25,2’si de “fikrim yok” cevabı vermiştir.
Bu bulgulardan yörede, muskanın insanı çeşitli olumsuzluklardan koruduğu inancının oldukça yaygın olduğu anlaşılmaktadır ( %39,3).

Öğrenim Durumu İle Muskanın Olumsuz Etkilerden Koruduğuna
İnanma Eğilimi Arasındaki İlişki :
“Muska insanı çeşitli olumsuz etkilerden korur” ifadesine deneklerden ilkokul mezunu olanların %48,9’u “doğru” cevabı verirken, ortaokul mezunu olanların %28,8’i, lise ve dengi okul mezunu olanların %33,6’sı, üniversite mezunu olanların ise %23,9’u “doğru” cevabı vermiştir.
Deneklerden ilkokul mezunlarının %35,8’i, ortaokul mezunlarının %32,7’si, lise mezunlarının %36,8’i, üniversite mezunlarının %34,8’i “Muska insanı olumsuz etkilerden korur” ifadesinin yanlış olduğunu belirtmiştir.
Fikri olmadığını ifade eden ilkokul mezunlarının oranı %15,3 iken üniversite mezunlarında bu oran yaklaşık üç kat daha fazladır ( %41,3).
“Muska insanı çeşitli olumsuz etkilerden korur” ifadesinin doğru olduğunu söyleme oranı üniversite mezunlarında 1/4‘ten azken, bu oran ilkokul mezunlarında 1/2’ye yaklaşmaktadır. Bu durumda, öğrenim düzeyi düşük deneklerde muskanın koruyucu
etkisi olduğu inancının daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır

Muskacıların, Cincilerin ve Üfürükçülerin Söylediklerine İnanma Eğilimi Dağılımı :
Deneklerin %3,6‘sı muskacıların, üfürükçülerin ve cincilerin söylediklerine inanırken, %85,8’i inanmamaktadır. %9,8 ise bu konuda fikri olmadığını belirtmiştir.
Deneklerin %39,3’ü muskanın insanı çeşitli olumsuz etkilerden koruyacağına inanırken, muskacıların, üfürükçülerin ve cincilerin söylediklerine inanalar yok denecek kadar azdır ( Bkz. Tablo 27 ve Tablo 29). Bu da, bu tip insanların halkın bilgisizliğini, iyi niyetini suistimal edip maddî menfaat temin etmeye çalışmasından kaynaklanmaktadır


“Tıbbî İmkânların Yetersiz Kaldığı Durumlarda Size Göre Hastalar Nereye Başvurmalıdır?” Sorusuna Verilen Cevapların Dağılımı :
tıbbî imkânların yetersiz kaldığı durumlarda deneklerin %20,7’si hocalara, %0,5’i muskacılara, %11,6’sı türbe ve yatırlara, %12,9’u da kocakarı ilaçlarına müracaat ettiğini ifade etmiştir. Deneklerin 1/2’den fazlası ise bunların hiçbirine başvurmadığını söylemiştir.
Bu durumda tıbbî imkânların yetersiz kaldığı durumlarda en çok başvurulan kimselerin güvenilir hocalar olduğu anlaşılmaktadır. Bu da deneklerin dindar olmasından ve dinin psikolojik olarak onları rahatlatmasından kaynaklanmaktadır. Muskacılara gittiğini söyleyen ise sadece 2 kişidir.
Çaresiz durumlarda deneklerin %12,9’u kocakarı ilaçlarına başvurmaktadır. Bitkisel
ilaçların modern tıbba alternatif olarak görüldüğü günümüzde, deneklerin kocakarı
ilaçlarına müracaat etmesi yadırganmaması gereken bir tutumdur.
Ancak deneklerin %11,6’sı çaresiz durumlarda türbe ve yatırlara gitmeyi tercih etmektedir. şifa gayesiyle türbe veya yatıra gitmek ve oralardan medet ummak İslâmiyet’in yasakladığı bir husustur

Burçlarla İlgili Bulgular:
Tablo 31: Burçlarla İlgili Bilgileri Öğrenme Vasıtaları:
Deneklerin yarıdan fazlası ( %52,6) burçlarla ilgilenmediğini ifade etmiştir.
Deneklerin %34,7’si burçlarla ilgili bilgileri gazete ve dergilerden, %3,2’si arkadaşlarından, %2,9’u televizyonlardan, %1,5’i gazete ve televizyonlardan, %1’i de ailesinden öğrenmektedir.
Deneklerin %2,2’si ise burçlarla ilgili bilgileri farklı yollardan öğrendiğini ifade
etmiştir. 3 kişi kitaplardan, 2 kişi bilimsel kitaplardan, birer kişi de Kur’ân ve
Sünnet’ten, Kenzu’l-havâs ve Ma‘rifetnâme’den, radyodan, internetten öğrendiğini
belirtmiştir.
Bulgulardan deneklerin 1/2’den fazlasının ( %52,6) burçlara ilgi duymadığı
anlaşılmaktadır. Burçlarla ilgilenenler de bu bilgileri genellikle dergilerden ve günlük
gazetelerden öğrenmektedir. Bu da inanç, tutum ve davranışlar üzerinde kitle iletişim
araçlarının ( gazete, dergi, radyo, televizyon, internet) etkili olduğunu göstermektedir

Yaş İle Burçlarla İlgilenme Durumu Arasındaki İlişki:
26 yaşından küçük deneklerin %64,1’i, 26 ile 35 yaş arası olan deneklerin %55,3’ü, 36 ile 45 yaş arası olan deneklerin %43’ü, 46 ile 55 yaş arası olan deneklerin %27’si, 56 yaşında ve daha ya_lı olan deneklerin %6,6’sı burçlarla ilgilenmektedir.
Bu bulgulardan gençlerin burçlara olan alakasının yaşlılardan çok fazla olduğu anlaşılmaktadır. Gençlerin 2/3’ü burçlara ilgi duymaktadır. Yaş ilerledikçe burçlara ilgi
azalmaktadır.

Yaygın Hurafelerin Aktarımı İle İlgili Bulgular :
Deneklerin %61,6’sı falla, medyumlarla, astroloji ile, uğur ve uğursuzlukla ilgilenmediklerini belirtmiştir.
Deneklerin %18,3’ü yaygın hurafelerle ilgili bilgileri gazete ve dergilerden öğrenirken,
%11,6’sı televizyonlardan, %2,7’si arkadaşlarından öğrenmektedir.
Deneklerin %2,9’u ise falla, medyumlarla, uğur ve uğursuzlukla ilgili bilgileri farklı yollardan öğrendiklerini ifade etmişledir. 3 kişi dinî kitaplardan, 2 kişi büyüklerinden,
birer kişi de kendi yorumundan, kitaplardan, internetten, çevresinden, gelininden
öğrendiğini belirtmiştir.
Bulgulardan, yaygın hurafelerin aktarım vasıtalarının başında kitle iletişim araçlarının
geldiği anlaşılmaktadır. Özellikle günlük gazeteler ve haftalık dergiler hurafelerin
yayılmasında etkili olmaktadır.

Evet bu böyle devam ediyor. Şu bir gerçek ki toplumumuzda ibadetleri bilinçli yapmadıkları gibi yeteri alt yapı bilgi kaynağına da sahip olmadıkları bu nedenle hurafelerin yaygın olduğu bilinen bir gerçektir.


Şu Hurafelere bir bakar mısınız İnsan okudukça duydukça aklı tutuluyor:
- Göz seğirmesine inanırım.
- Sağ gözümün seğirmesinden sonra iyi bir şey, sol gözümün seğirmesinden sonra
kötü bir şey olacağına inanırım.
-Sağ elimin kaşındığında para geleceğine, sol elimin kaşındığında para çıkacağına inanırım.
-Sağ ayağımın kaşınması yola çıkacağıma, sol ayağımın kaşınması ise misafirin geleceğine delalet eder.
- Sağ el ayam kaşındığında para geleceğine, sol kaşındığında paramın biteceğine; sağ ayağımın tabanı kaşındığında misafirin geleceğine, sol kaşındığında misafirliğe gideceğime inanırım.
- Evden sol ayakla çıkarsam işlerimin kötü gideceğine inanırım.
- Başka birinin elinden bıçak ve sabun almam. Eğer alırsam o kişiyle kavga edeceğimi düşünürüm.
- “Of” sözünün ve kötü düşüncelerin kötülük getireceğine inanırım.
- Kötü anlarda “şeytan kulağına kurşun” derim.
- Cinci ve üfürükçülere inanırım.
- Fal baktırırım, burçlara inanırım.
- Dinî kitaplardan bakılan yıldıznameye inanırım.
- Cin çarpmasına inanırım.
- Nazar değmesine inanırım.
- Doğum yapan kadının yanına Kur’ân, yatağının altına süpürge ve çivi konur.
- Doğum yapanın yanına sıcak ekmek girmez.
- Lohusa kadın dışarı çıkamaz.
- Lohusa kadının kırk gün beline ( uçkuruna) anahtar bağlanır.
- Yeni doğan çocuğun ilk idrarı kapı eşiğine konur. Bu durum onu nazardan korur.
- Ölünün ayakkabıları ters çevrilir.
- Telkin çanağı verilmezse ölü cehennem azabı görür.
- Paslı çivi bulmak, uğursuzluk getirir.
- Merdiven altından geçmek,
- Tuzun dökülmesi,
- Terliğin ters dönmesi,
- Süpürgenin çiğnenmesi,
- Kara kedi görmek,
- Evde örümcek görmek,
- Bacadan dumanın eğri çıkması,
- İki bayram arası nikah,
- Gece dikiş dikmek, tırnak kesmek, aynaya bakmak,
- Gece sakız çiğnemek, temizlik yapmak,
- Elden ele bıçak, sabun vermek,
- Bardak, tabak kırılması,
- Cuma çamaşır yıkanması, Salı günü işe başlanması,
- Akşamdan eve acı, turşu sokmak,
- Sırtta iken düğme, sökük dikilmesi,
- Gece vakti horozun ötmesi,
- Ezan okunurken köpeğin uluması,

Var da var.. Sonu yok ki Oldum olası Bid’at ve hurafeler, beni hep rahatsız etmiştir. İnsanımız, İslâm’ı öğrenme ve yaşama arzusundan çok ısrarla bid’at icat ediyor. Var olan bid’atlardan, hurafelerden de vazgeçemiyor. Bid’at ve hurafeler sanki ibadetmiş gibi yaşatılıyor, başkalarına da aşılanıyor.

Bakın akıl almaz, mantık kabul etmez, Kur’an ve sünnette yeri olmayan inanç ve davranışlar için Cenab-ı Allah bize şöyle emrediyor:
-“ Şüphesiz ki, bu dosdoğru yoldur. Buna uyun başka yollara sapmayın. Zira ( İslâm’ın ve Kur’an’ın yolundan) başka yollar sizi Allah’ın yolundan alıkor.”- En’am:153
İslâm’da bid’ata asla yer yoktur. İslâm’ın özü ile asla bağdaşmayan yollar için İmam-ı Rabbani, Mektubat’ında şöyle der: “ Bid’atlar faydalı görünseler de, hepsinden kaçınmak lazımdır. Hiçbir bid’atta fayda yoktur.” ( 2/19) diyor.
Yalnız şunu ayırt etmek gerekir ki, her yeniliğe ve gelişmelere bid’at denmez. Dinin, inanç ve ibadetin dışındaki gelişmeler, yenilikler bid’at değildir. Bid’at deyip medeniyetin gelişmelerine karşı çıkılmaz. Öyle olsaydı bugünkü İslâm Medeniyeti olmazdı ve diğer medeniyetlere ışık tutmazdı.
Bid’at nasıl tanınır? Herkes bid’ati tanıyamaz. Sahte parayı herkesin tanıyamadığı gibi bid’atıda herkes bilip tanıyamaz. Ancak itikadı düzgün, ölçüsü Kur’an ve sünnet olanlar bilebilir.

Bid’at ikiye ayrılır:
a) Kur’an’a ve sünnete uymayan bid’ata, Bid’ati Seyyie ( Kötü, zararlı, hayırlı ve faydalı olmayan, dinimizin yasakladığı sonradan ortaya çıkan işler, davranışlar ve inançlardır) denir.
b) Salih amel kabul edilen bid’at-i Hasene. Meselâ;
- Namazlardan sonra topluca tesbih duası yapmak,
- Mevlid Kandili kutlamak,
- Camilerin güzel yapılması, süslenmesi,
- Ezanı uzaktaki Müslümanlar duysun diye minare yapmak, ezanı orada hoparlör ile okumak,
- Teravih namazını cemaatle kılmak gibi. Bu Hz. Ömer zamanında olmuştur. Biri Ona: “ Bu bid’at değil mi? Deyine Hz. Ömer ( ra): “bu bid’at ise ne güzel bid’attir.” cevabını vermiştir.

BİD’ATIN İCADI VE YAYILIŞI
Başta ilkel dinlerden gelen bazı inanç ve davranışlar bid’atın kaynağını teşkil eder. Günümüzdeki ilaveler ve tekrarlarda bid’atın devamını sağlar.
Yapılan araştırmalara göre Müslüman olanların eski dinlerinden ve alışkanlıklarından mutlaka bir şeyler getirdikleri görülmüştür.
Bid’atların ortaya çıkışında iyi ve faydalı oldukları için ortaya çıkmamışlardır. Birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:
En önde bilgisizlik yer alıyor. İslâm, kaynağından öğrenilmiyor. İtikadı düzgün insanlar ve eserlerinden değil, ondan bundan öğreniliyor.
Toplumdan ve çevresinden itibar görmek, insanları kendilerine bağlamak isteyenlerin sözleri ve davranışları dinin dışında gelişip yayılıyor.
Bazı inancından şüphe edilmeyen kimseler bile dinin bazı emirlerini yapan çok olsun, daha çok sevap kazanılsın anlayışı ile bid’atlar icat edilip yaşatılıyor. Bid’atta sevap yoktur, bu bilinmiyor.
Mikrop taşıyan sinekler gibi bid’atlara sahip çıkıp, dini görevmiş gibi yayanlar, yaşatanlar her zaman eksik olmuyor.
Bakıyorsun gurupçuluk, tarikat dinin önüne geçirilmiş. Din ne diyor; Allah peygamber ne buyuruyor denmiyor, falan hoca falan şeyh ne demiş ona bakılıyor. Onun sözleri tekrarlanıp duruyor. O zaman lokomotif din olmuyor, tarikat oluyor.
Namaz bile değiştirilmeye kalkışılıyor. Farzlar yeter, sünnete gerek yok. Kaza borcu olan sünnet kılmaz. Bir niyetle birkaç namaz kılınır. Sizin namazınız kılındı. Sabah namazına kalkmasan da olur, biz kalkıyoruz. Allah’ın namazına ihtiyacı mı var? gibi şeyler. Namaz bir örnekti.
Bir örnek daha vereyim. Allah’a yaklaşmanın, cennete girmenin şartı bile değişti. “Bizimle olursan tamam” deniliyor.
Dindeki bu sapıtma, birçok insanın da sapıtmasına sebep oluyor. Peygamber ( as)ın şöyle bir uyarısı var: “ Dinde ifrattan kaçının sizden öncekiler dinde aşırı gitmekten dolayı helâk oldular.” –Ramuz el- Ehadis:176/6
Gördüğüm kadarıyla bid’atların çoğunu ortaya çıkışı ve ısrarla yaşatılmasının sebebi, ya inanç zayıflığından ya da inançsızlıktan kaynaklanıyor.

Bazı yörelerde ve kesimlerde adet ve bid’at ibadetin önünde gidiyor. Din ne diyor yok, el-âlem ne der? var.
Fıkıh, akaid bilgisi yok, meseleler akla göre yorumlanıyor. Dîni hayatta sadece tasavvuf var. Hz.leri şöyle dedi, böyle dedi, şöyle buyurdu. Allah ne buyurdu, peygamber ne buyurdunun önünde.
Niye tercüme, tefsir, hadis okumuyorsun? denilince “Efendi Hz.leri yeteri kadar, bize lazım olanını eserine almıştır.” Cevabını alıyorsunuz.
Ayetlerin nüzul sebepleri bilinmezse, ayetler yanlış yorumlanırsa, Hz. Peygamberin hadislerine, sünnetine itibar edilmezse, Kur’an’dan ve sünnetten uzaklaşıldığı ölçüde bid’at ve hurafelere yaklaşılacaktır.
Bid’at icat ederek veya yaşatılan bid’atı gelecek nesillere aktarmak veballi bir iştir. İyi çığır açmanın sevabı devamlı olduğu gibi kötü çığır açmanın da vebali ( günahı) devamlıdır. Bunu Peygamber ( as) şöyle bildirmiştir:
İyi bir çığır açana açtığı çığrın sevabı verileceği gibi o yolda gidenlerin sevabı da verilir. Kötü çığır açana çığrın günahı yükleneceği gibi kendisinden sonra o yolda gidenlerin günahı da yüklenir; bununla beraber onların günahı eksilmez. ( Riyaz üs-Salihın:170 )
“Kim zulüm ile öldürürse, onun kanından bir hisse, Adem’in ilk oğluna ayrılır; çünkü o, adam öldürme çığrını açmıştır. ( Age. 171)
Dinin özüne ters düşen bid’atlar için Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse dinimizden olmayan bir şeyi ihdas ederse, o şey merduttur.” ( Riyaz üs-Salihın:168 )
“Sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. En hayırlı hidâyet, Muhammed’in hidâyetidir. Dinle olmayan işlerin en fenaları sonradan uydurulan şeylerdir; her bid’at dalâlettir.” ( Riyaz üs-Salihın:169)
Bid’at konusunda dinin hükmü ağırdır. İmam-ı Şafi: “Bid’at icat eden, Kur’an’a, sünnete ve icmaya muhalif hareket etmiş olur.” der.
Bid’at icat edene Peygamber ( as) ın bedduası vardır. “Bid’at icat edene Allah lanet etsin.” demiştir. ( Riyaz üs-Salihın:855)
Ayrıca bid’at işleyenin amelinin kabul olmayacağını beyanla:” Bid’at işleyenin bid’atı bırakıncaya kadar ameli kabul olmaz.” buyurur. –Ramuz el-Ehadis:6/5
-“Bid’at icat eden, ölmeden evvel onun gazabına uğrar.” –Age:397/4
-“Bid’at icat eden, sünnetten o kadar kaybeder.” –Age 3
Bir gün bir ashabına şöyle anlatır:” Kıyamet günü birçok kişiyi şefaat edip kurtaracağım. Zebaniler ümmetimden bazılarını alıp alıp götürecekler. Ben Ya Rabbi! Onlar benim ümmetimden” diyeceğim. Bana Rabbim diyecek ki, ”Senden sonra onların neler neler ihdas edip uydurduklarını sen bilmiyorsun.” –İbrahim Canan, Hadis Ans:17/398
Bid’atın yayılma özelliği var. Dinini tam olarak bilmeyenler, herhangi bir durumda denize düşenin yılana sarıldığı gibi bid’at ve hurafelere sarılıyor.
Yanlış şeylerin ne yazık ki, doğru olandan daha çok yayılma ve yerleşme özelliği oluyor. Bid’at ve hurafeler bulaşıcı hastalık gibi yayılır, ayrık otu gibi de yerleşir. Küflü çiviler gibi kolay kolay sökülüp atılamazlar.
Birde yanlış çevre ve Kur’an’dan, sünnetten uzak insanların yanında insan daha çabuk hurafelere bulaşıyor. Atalarımız:” Rehberi karga olanın burnu pislikten kurtulmaz.” demiş. Birde: “ Çürük baklanın kör alıcısı olur.” demişlerdir. Ne diyor Allah Rasûlü: Kur’an ve sünnetimi terk ederseniz sapıttınız gittiniz demektir.” diyor. – Müslim, Mesacid:257
Bid’atların yayılış nedenlerinden biri de yanlış anlama ve yanlış yorumlamadır. Bir örnek vermek isterim: Eşeği ile bir yerden bir yere yolculuk yapanın eşeği kaybolur. Namaz vakti gelmiştir. Su eşekte olduğu için teyemmüm abdesti alıp namaza duracağı sırada eşek anırır. Adam, suda eşekle beraber bulunduğu için “Eşek anırdı, abdest bozuldu.” der. Bunu duyan adam etrafına “Eşek anırınca abdest bozulur, falanca kişiden duydum.” diye yayar.
Bir örnekte şöyle: Üç aylar girince halkı aydınlatmak isteyen hoca efendi bir köye gelir, orada vaaz verir, abdesti anlatırken: ” Abdestten sonra üç yudum su içmek sünnettir.” der. hoca efendi üç ayların sonunda o köye tekrar uğrar. Sohbet ederken: “ Nasıl Ramazan geçirdiniz, pek de sıcaktı.” der. Cemaatten biri: ”Allah senden razı olsun hocam. Bol bol abdest aldık, rahat bir ramazan geçirdik.” cevabını verir.

Şimdi neden bid’at ve hurafelere düşülüyor kısaca özetleyelim:
- Din bilinmiyor ve doğru kaynaklardan öğrenilmiyor.
- Kısa yoldan cennete girme arzusu ile yollar aranıyor.
- Dikkat çekme arzusu ile bir şeyler ortaya atılıyor.
- İslâm’ı kolay ve ucuz yaşama düşüncesi her şeyi menfaate uyduruyor.
- Bir de İslâm’a zarar vermek isteyenler her devirde boş durmamıştır.
BİD’ATI TERK VE BİD’ATLA MÜCADELE
İyi olmayan bir ortam, kötü meşguliyet, olumsuz düşünce, yaramaz arkadaş, zayıf inanç ve eksik bilgi bid’ata düşmeyi kolaylaştırır.
Allah Rasûlü ( sav): “ Müminlerden başkası ile düşüp kalkma, yemeğini de dürüst insanlar yesin.” diyor. –R.Salihın:365
- “Müslüman olmayanlarla beraber yaşamayın! Onlarla oturup kalmayın! Onlarla olan onlara benzer.” ( Tirmizi, Siyer:1605)
- “Kendilerine zulmeden insanların eğleştiği yerlerde eğleşmeyin. Onlara dokunan azap size de dokunmasın.” ( Buhari, Enbiya:7) diye uyarıyor.
Cenab-ı Allah’ta şöyle emrediyor:
- “Mü’minleri bırakıpta kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet ( güç ve şeref mi) arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet ve şeref Allah’ın yanındadır.” ( Nisa:139)
- “ Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah’a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” ( Nisa:144)

Bid’atların yayıldığı bir anı Peygamber ( as) şöyle ifade ediyor:
“Bid’atlar yayıldığı ve ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği zaman, ilim sahibi olanlar susmasın onu yazsın. Böyle zamanda ilmini gizleyen kimse, Allah’ın Muhammed’e indirdiğini gizleyen kimse gibidir.” –Ramuz el-Ehadis:54/8
Demek ki bid’at, kendi haline bırakılmayacaktır, ilmi olan onunla mücadele edecektir.

Bir hadiste de bid’atçı lanetleniyor:
-“ Bir gurup gelir, sünnetimi karalarlar. Dinin temizliğini bozacak şeyler söylerler. Allah’ın, meleklerin ve lanet edicilerin laneti onların üzerine olsun.” –Ramuz el Ehadis:507/5
Bid’at zararlıdır. Onun zararı sadece bid’at ehline olmaz, herkese zarar verir.
- Bid’at dinden imandan soğumaya neden olur.
- Bid’at, inanç birliğini bozar, Kur’an’dan, sünnetten uzaklaştırır.
- Bid’at ehlinin tevbesi, duası ve ibadeti kabul olmaz.

Bid’at ehli, bid’atın bir faydasını göremez. Bir kötü tarafı da bid’atın yayılmasına neden olur. Bid’at işleyenlerin günahına da ortak olur.
Bid’at daha çok inanı zayıf, dini doğru kaynaklardan öğrenmeyenler arasında yayılır. Atalarımız: “ Çürük baklanın kör alıcısı olur.” demişlerdir.
İnancı, itikadı düzgün her Müslüman bid’at ve bid’at ehli ile mücadele etmelidir.
Bid’atın çokluğu, bid’at işleyenlerin fazlalığı, bid’atı falancanın yapmakta olması, bid’atı meşrulaştırmaz.
Peygamber Efendimiz ( sav) bize şöyle emrediyor:

- Bid’atten sakınınız. zira her bid’at sapıklıktır. Her sapıkta ateştedir.” –Ramuz el-Ehadis:177/4
- Bid’at sahibini ağırlayan, İslam’ın yıkılışına yardım etmiş olur.” –Age:446/7
- Kişinin iyi Müslüman olduğunun alâmeti, onun kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.”-Tirmizi Zühd:14

- Bid’atten sakınınız. zira her bid’at sapıklıktır. Her sapıkta ateştedir.” –Ramuz el-Ehadis:177/4
- Bid’at sahibini ağırlayan, İslam’ın yıkılışına yardım etmiş olur.” –Age:446/7
- Kişinin iyi Müslüman olduğunun alâmeti, onun kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.”-Tirmizi Zühd:14
Bid’atı tanımak, ona karşı çıkmak, başkalarını ondan alıkoymak zor bir iştir. Ancak Müslüman, İslâm’ın ruhuna uygun olmayan şeylerle mücadele etmek zorundadır.
Müslüman, önce bid’ata karşı uyanık olacak bid’atçıyı dinlemeyecek, bid’attan, bid’atçı dan uzak duracak ve İslâmî olmadığını anlatacaktır.
Müslümanın ölçüsü, Kur’an ve sünnettir. Cenab-ı Allah: “Peygamber size ne getirdiyse onu alın.” diye emrediyor. ( -Haşr:7) Müslüman Kur’an’a ve sünnete sarılırsa, bid’ata düşmeyecektir.

Allah Rasûlü Veda Hutbesi’nde bütün Müslümanlara şöyle hitap etmiştir:
-“Size iki şey bırakıyorum. Onlara uyarsanız asla yolunuzu sapıtmazsınız. Onlar: Allah’ın Kur’an’ı ve benim sünnetimdir.”
Ölçüsü Kur’an ve sünnet olmayanlara yanlış ve batıl şeyler güzel görünüyor, nefislerine daha hoş geliyor. Yaptıkları işin yanlış olduğunu bilmiyorlar.
Yanlışlıklarına başta doğru bilgi ile karşı çıkılmazsa, sonra baş edilemez. Bid’at ve hurafeler herkesin canına okuyor. Madden, manen zarar veriyor.
Cenab-ı Allah olumsuzluklardan etkilenmememiz için: “ doğrularla beraber olun.” ( Tevbe:119) diye emrediyor.
Bid’at işlenilen yerde durmamak, bid’at işleyenleri terk etmek, bid’at ne kadar güzel ve faydalı görünürse görünsün, terk etmek en güzel yoldur. Dinimiz de bunu emreder.

Bugünde yanlış bilgi, yanlış kaynak ve kötü örnekler halkın yakasını bırakmamaktadır.

Hurafelerin yaşama ve yayılma imkanını bulmasının nedenleri vardır. Bunlardan bazıları:
- Bilmemezlik
- İnanç zayıflığı, dini kolay ve ucuz yaşama isteği
- İnsanımızın zaaflarından yararlanılması
- Menfaat
- Sevap kazanma arzusu
- Çare arama
- Misyoner oyunları gibi nedenler hurafelerin yaşamasına neden olmaktadır.

Hurafelerin çıkış kaynağı tamamen Menfaattir. El alma, kol alma ne ararsanız hepsi parasal menfaat uğruna yapılmaktadır.

Bazı çevrelerde hurafeler öyle itibar görüyor ki, karşı çıkanlar suçlanıyor. Çünkü hurafenin yayılma özelliği vardır. Mikrop gibi bulaşır, bulaşıcı hastalık gibi yayılır.
Diyorum ki, etrafınıza konu komşuya: “Ben gece şurada ışık gördüm nur indi, burada yatır var.” deyin, mum yakın ertesi gün orada mumların sayısının arttığını görürsünüz. Bir ağaca çaput bağlayın, ertesi gün bakın çaputlar çoğalmıştır. Adamın biri “Ben şeyhim “ desin. En kısa zamanda etrafında adamlar görecektir.
Evet aynen böyle bir gün bir sevdiğim büyükle bir sohbet esnasında çok ilginç bir anısını anlatmıştı.
“O kadar sıkışmıştık ki ihtiyacımızı giderecek bir yer arıyorduk. Bir kulübe gördük arkadaşımla birlikte oraya duvar kenarına ihtiyacımızı giderirken ortada gözükmeyen galiba tarla sahibi koşarak bağırarak geliyordu. Yanımıza yanaşınca ne yapıyorsunuz burada diye çıkıştı. Bende o an aklıma muziplik geldi “Burada bir evliya zat varmış dua ediyoruz” dedik kendisine. Neyse oradan uzaklaştık. Yıllar sonra oradan geçerken gördük ki kocaman türbe olmuş gelen giden çaputlar bağlamış. Sorduk “burası ney” diye !. Dediler ki Burada büyük evliya var gelen dua ediyor kaç kişinin çocuğu oldu….. falan falan. Arkadaşıma telefon açtım dedim ki “ Bak bizim ihtiyacımız nelere kadirmiş milletin çifter çifter çocuğu oluyormuş dedim gülüştük.
İşte maalesef böyle…

Toplumda bazıları insanları yanlış şeylerle uğraştırıyor. Kendisine bağlananlarında helâk olmasına neden oluyor. Övülmek, saygı görmek onları kör ve sağır yapıyor.
Peygamber ( sav) buyuruyor ki: “Kötü çığır açanlar, kıyamete kadar ona uyanların günahı kadar günah alırlar.” Riyazü’s-Salihın:170
- Ümmetimin sonunda size, ne ecdadımızın ne de sizin duymadığınız haberleri nakleden kişiler olacak, onlardan sakının, onlardan uzak durun” buyurarak bizi uyarmıştır. ( Müslim 1. Cilt, sayfa 9)
Cenab-ı Allah Kur’an’da: “ Dinleri fırka fırka ayırarak parçalayanlar var ya!.. Senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. ( En’am:159) buyurarak dinde yalan uyduranların acıklı halini haber vermiştir.
Unutmayalım günümüzde tehlikeler ve tuzaklar çok. En önemli mesele de itikad düzgünlüğüdür.
Tehlikenin büyüklüğü de şeytan insanları aldatmak ve sapıtmak için Cenab-ı Allah’ın huzurunda yemin etmiştir.
Bir önemli hususta taklit ve özentiden korunmaktır. Sahabeden Ebu Said el Hudri şöyle nakleder:
-Allah Rasûlü buyurdu ki: “ Sizden öncekilerin izlerini şüphesiz karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar, sizde arkalarından gireceksiniz.
Dedik ki: ” Onlar Yahudi ya da Hristiyanlar mı?
Bize: “ Ya kimler olacak?” buyurdu.

HURAFELERİN ZARARLARI VE MÜCADELE
Hurafe, dinde olmayan birtakım batıl yanlışlardır. Onun için hurafelerden kaçınılmalıdır. Eğer kaçınılmayacak olursa, hurafelerin vereceği zararlardan kurtulamayız.
Hurafe dinde günah ve haram kılınmıştır. Hurafe ile meşgul olan günahla, haramla iştikal etmiş olur.
Atalarımız: “Rehberi karga olanın burnu pislikten kurtulmaz.” demişlerdir. Hurafeler insanı günaha sokar. İnsanın inancına zarar verir. Ameline zarar verir. Malına da zarar verir.
Hurafeler boş meşguliyetlerdir. Çirkin iştir. İnsanın mesleğine, itibarına gölge düşürür.
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah: “ Haktan ayrıldıktan sonra, sapıklıktan başka ne kalır?” buyurur. –Yunus:32
Hurafelerden kaçınmayan birçok insan, istismarcıların eline düşüyor. Büyük zararlar görüyor, aldatılıyor, telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi zararlar görüyor.
Bid’at ve hurafelerin etkileme gücü çok fazladır. İnsanı köleleştirir.
Hurafelerle mücadele zordur. Paslı çivilerin sökülüp atılmasından daha zordur. Peygamberimiz ( sav) batıl inançlarla hayatı boyunca mücadele etmiştir. Günümüzde de Diyanet İşleri ve ilim sahipleri bu mücadeleyi devam ettirmelerine rağmen halkın direndiği hurafelerden kolay vazgeçemediği görülmektedir.
Bid’at ve hurafelerle mücadelede etkili olabilmek için:
-İslâm dini doğru şekilde öğretilmelidir. Çünkü bilmemezlik, eksik bilgi batılı, hurafeyi davet ediyor.
-Toplumda istismarcıların, yalancı ve soyguncuların önüne geçilmelidir.
-Bid’at ve hurafeler iyi tespit edilip halk bilgilendirilmelidir. Yazılı ve görsel basından en güzel şekilde istifade edilmelidir. En yetkili ağızlar bu konuya eğilmelidir. Müftülükler bu konuda çalışmalar yapmalıdır. Okullarda din dersi kitaplarında batıl inançlara ağırlık verilmelidir. Halkın aydınlanması için ücretsiz kitap ve broşürler dağıtılmalıdır.
-Hurafe ve batıl inançların zararları devamlı halka anlatılmalıdır. İslâm’da bunlara yer olmadığı vurgulanmalıdır.
-Bid’at ve hurafelerin insanın inancına ve yaptığı ibadetlere, iyi işlere büyük ölçüde zararı ortaya konmalıdır.

MİSYONERLERİN BATILA KATKILARI
Misyonerlerin isteği Anadolu topraklarıdır. Ona sahip olabilmek için hedef Müslüman Türk’tür ve Müslüman Türk’ü ayakta tutan İslâm Dinidir.
Misyonerler bu uğurda her türlü malzemeyi kullanmaktadırlar. İslâm’a zarar veremedikleri, Kur’an’a ve sünnete dokunamadıkları için Müslümanlar arasına bid!at ve hurafeler sokma yoluna gittiler. “Bak İslâm bozuldu.” diyebilmek için neler yapmadılar, neler uydurmadılar ki…
“Misyonerlerin başarılı sonuçlar alabilmek için uyguladıkları metodlardan bazıları da şunlardır:
-Önce yerli kültürü yok ederler.
-Milleti oluşturan maddî ve mânevi değerleri soysuzlaştırırlar.
Bilhassa İslâm Ülkelerinde önce mevcut kültürü eritici, sonra ona yeniden şekil verici yol izlerler.
-Genç neslin dinden uzak yetiştirilmesini sağlamaya çalışırlar.
-Buhran içinde olanlara kurtarıcı olarak Hristiyanlığı takdim ederler.
-Daima dünya sulhu için çalıştıklarını söylerler.
-İslâm’ın namaz, oruç gibi ibadetlerinin zor, Hristiyanlığın kiliseye gitmekle tamam olacağını telkin ederler. “ ( O.Cilacı Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri 15-16)

Geo G. Haris “ Müslümanlar Nasıl Hristiyan Yapılır?” adlı kitabında şunları söyler:
“Müslümanları Hristiyan yapmak çok zordur. Çünkü Müslümanlar inançlarına ve ananelerine bağlıdır. Onları Hristiyan yapmak için şu hususlara dikkat edilmelidir:
1. Onları asla zorlamayınız. Kalplerine küçük bir şüphenin gelmesi bizim için yeter.
2. Genellikle fakir olan halka para ve hediyeler vererek Hristiyanlığa davet edilmelidir.
3. Müslümanların çoğu dinlerinden habersizdir. Hissettirmeden İslâm’a hurafeler sokun ve reformu gündeme getirin. İşinizi kolaylaştırın.
4. Onlara daima hepimiz Allah’a inanıyoruz, aranızda fark yok ancak Hristiyanlık bizi geliştirdi. Hak din Hristiyanlıktır.” deyiniz.

Azerbaycan’da faaliyet gösteren misyonerlere verilen talimat şöyledir:
1. Ülkenin Müslüman nüfusunu Hristiyanlaştırınız.
2. İslâm dini için tartışmaları sürdürünüz. İslâm’ı tenkit eden tezlerin halka ulaşmasını sağlayınız. ( Altın Oluk Dergisi Sayı:129)

Yıllarca misyonerlik yapan Hempher, misyoner arkadaşlarına yapılacak tahibat hakkında şu nasihatlerde bulunmuştur:
1. Müslümanlar arasında ırkçılık ve milliyetçiliği körükleyin, dikkatleri İslâm dışı şeylere çekin.
2. Aralarında şu dört şeyi yayınız: İçki, kumar, zina ve domuz eti.
3. Cihadın geçici bir emir olduğunu anlatın.
4. Kafirlerin necis olmadığını anlatın.
5. Dinlerin bir olduğunu yayın
6. Muhammed’in kilise yakmadığını saygı gösterdiğini, kilise yapmanın günah olmadığını söyleyin.
7. Müslümanları hadislerle ilgili şüpheye düşürün.
8. “Allah’ın insanların ibadetine ihtiyacı yoktur.” diyerek ibadetten alıkoyunuz.
9. Müslüman âlimlerin fakir kalmalarını temin ediniz.
10. Müslümanların inançlarına bid’atlar sokarak, İslam’ı gerici ve terör dini olmakla itham ediniz.
11. Çocukları babalardan uzaklaştırarak, onların vereceği dîni terbiyeden mahrum ediniz.
12. Müslüman kadını tahrik ederek, açılmasını temin ediniz. “Örtü, dinin emri değil, âdettir.” deyiniz.
13. İmamları kötüleyerek, cemaatle namaz kılmayı önleyiniz.
14. Türbelere karşı “bid’at” deyiniz yıkılmasını sağlayınız.
15. Seyyidlerin, peygamber soyundan geldikleri konusunda tereddüte düşürünüz.
16. Şiilerler sünnîlerin arasını açınız.
17. Emr-i bil-ma’rüf ve nehyi anil münkerin farz olmadığını anlatınız.
18. Müslüman nüfusu azaltmak için doğumları azaltınız.
19. İslâm’ın yayılışını, öğretilmesini engelleyiniz.
20. Hayır kurumlarının sınırlarını daraltarak, devlete ait bir hale getiriniz. Öyle ki, hayır kurumları çalışamaz hale gelsin.
21. Kur’an hakkında şüpheye düşürecek tercümeler hazırlatıp: “ Bakın Kur’an’lar birbirini tutmuyor.” deyiniz. ( Mehmet Can, Türkiye)

Misyonerlerin gayesi, yıkımdır, tahribattır. Çalışmalarının hiçbir zaman dîni propaganda olduğunu sezdirmezler. Hep yardım eder görünürler. Hristiyanlıkla İslâm’ı asla kıyaslamazlar. Açıkça İslâm’ı yerip Hristiyanlığı övmezler. İslâm’ı çarpıtırlar, İslâm’la ilgili şüpheler uyandırmaya çalışırlar. Millî ahlakı, millî kültürü yıkmak için ne lazımsa yaparlar. Bunu yaparken gizlilik prensibine uyarlar.
Şunu açıkça ifade edelim ki, misyoner faaliyetlerinden, gelen kitaplardan, gönderilen mektuplardan tedirgin olmaya hiç gerek yok. Vaade olsa, tehditte olsa aldırış etmemeliyiz. İnancımız, itikadımız sarsılmamalı, kafamız karışmamalı. Bu güne kadar zincir defalarca kırıldı, mektuplar çoğaltılıp gönderilmedi, broşürler yırtılıp atıldı, kimseye bir şeyler olmadı. Ne ölen oldu, ne hastalanan, ne de maddî mânevi kayba uğrayan oldu. Korkmayalım, bize de bir şey olmaz. Bu konuda etrafımızı da bilgilendirmemiz lâzım.
Misyonerle İslâmsız bir Türkiye oluşturmak istiyor. Hristiyan alemi hiçbir zaman iyi niyetli olmamıştır. Bunlardan hayır beklemek bilgisizlik olur. Bu konuda İngiliz Lordu Hadli şöyle der:
“ Eğer bugün Hristiyan misyonerlerin elindeki kaynaklar, Müslümanların elinde olsaydı, bütün dünya Müslümanlığın kucağına atılır, Müslümanların mantıklı esaslarını anlar, insanlar arasındaki dini uyuşmazlıklar ortadan kalkar, insanlık huzura kavuşurdu.”

Misyonerler atasözü gibi yıkıcı, bölücü ve uyuşturucu sözler uydurmuşlardır. Bunlardan bazılarını hatırlayalım:
-Ele geleni ye, dile geleni söyle.
-Yalansız iş mi var.
-Yandım diyene yan, öldüm diyene öl, de.
-Hak değirmen damındadır.
-Onunla cehenneme bile giderim.
-Kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr ol.
-Fala inanma, falsız kalma.
-Ahrete gidip gelen mi var?
-Görmedim, duymadım, bilmiyorum.
-Benim kalbim temiz.
-Bana ne, neme lazım.
-El öpmekle dudak aşınmaz.
-Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
-Körün yanında sende kör ol.
-Üzümü ye, bağını sorma.
-Zengine dokun geç, fakirden sakın geç.
-İyilik yaptığının şerrinden korun.
-Gemisini kurtaran kaptan.
-Akara kokara bakma, cebine girene bak.
-Gelene ağam, gidene paşam de.
-Baş eğmekle baş ağrımaz.
-Erliğin onda dokuzu, kaçmaktır.
-Bal tutan parmağını yalar.
-Devletin malı deniz, yemeyen keriz.
-Hastaya bakmaktansa, hasta olmak iyidir.
-Her koyun kendi bacağından asılır.
-Haram helal ver Allah’ım, kulun durmaz yer Allah’ım.
-Zaman bunu gerektiriyor, şartlar bunu zorluyor.
-Acıma, acınacak hale gelirsin.
-Güzele bakmak sevaptır.
-Merhametten maraz doğar.
-Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.
-Adamakla mal tükenmez, ödemekle tükenir.
-Dünyaya bir kere gelinir, hızlı yaşa genç öl.
-Yağmur yağarken testini doldur.
-Bedava sirke baldan tatlıdır.
-Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı de.
-Çağ sana uymazsa sen çağa uy.
-Sağır ol, kör ol, dilsiz ol, rahat ol.
-Kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr ol.
-Para her kapıyı açar.
-Verince kırkı, gider korku.
-Bit yiğitte bulunur.
-Nerede aş oraya yanaş, nerede aç oradan kaç.

İnsanın ahlakını, mayasını bozan, inancımıza asla uymayan bu sözlerden sonra birde yaptıkları telkinlere bakalım:
-Misyonerler kötü örnek, kötü model olarak etkilemeye çalışırlar. Giyimleri, yaşayışları ve telkinleri ile Müslüman gençleri kendilerine benzetmek için her çare başvururlar. Genç, onlar gibi giyinmeye, haç takmaya başlar. Köpeği sevmeyen köpek sever olur. “Bir bebek, bir köpek” der. Böylece inanç ve gelenekler bozulur.
-Noel ağacını, Noel Babayı sevdirirler, evlere dükkanlara kadar sokarlar.
-Camilere sıra koyamayınca sandalye, tabure doldururlar.
-Müslümanları hacı olursunuz diye Efes’e götürür, vaftiz havuzuna sokarlar. Oradaki acı suyu zemzem diye içirirler.
-Hz. İsa’nın insanlık adına çarmıha gerildiğine inandırırlar.
-Din adamlarına İslâm büyüklerine karşı saygı ve bağlılığı azaltmak için ne lazımsa yaparlar.
-Müslümanları ibadetten soğutmaya, ibadetleri azaltmaya çalışırlar. “Kalbin temiz senin namaz kılmana gerek yok. Allah’ın senin ibadetine ihtiyacı mı var? derler. Beş vakit günde ömür boyu namaz çekilir mi? Bak Hristiyanlık ne kolay.” derler. -İslâm’ın reforma, Rönesans’a ihtiyacı olduğunu
-İslâm’ın kılıç zoru ile yayıldığını
-Müslümanları İslâm’ın geri bıraktığını telkin ederler.
-Tanrı, Allah baba sözlerine alıştırmaya çalışırlar.
-Sünnetten, peygamber ( as)dan ayırmak için hadisler uydurma, sünnete ne gerek var, Kur’an yeter derler.
-Gençler için satanist, ateist olacağına Hristiyan olsun, derler.
-Ha İsa, ha Musa, ha Muhammed aralarında ne fark var? Muhammed yeni bir şey getirmemiştir. İsa hak peygamber değil mi? O’na da uysak olmaz mı? telkininde bulunurlar.
Misyonerler emellerine ulaşabilmek için hain planlar kurarlar, şüphe ve tereddüt uyandırırlar, münakaşalı ortam hazırlarlar. Meselâ;
-Deccal kim? Çıktı mı, ne zaman çıkacak?
-Hızır yaşıyor mu? ( Bunu tartışan İstanbul’da iki cami cemaati taşlaşmıştır.)
-Mezarlıktaki ağaçların meyvesi yenir mi? ( Bunun için Kayseri-Konya alimleri ciltlerce kitap yazmışlardır.)
-Şüpheli şeyler hangi elle yenir?
-Cennetteki meyvelerin tadı nasıl, kaç yaşında olunacak?
-Türkiye İslâm ülkesi mi? Değil mi?
-Müslüman fırında, değirmende çalışır mı? ( Unlu elbiselerle mi tuvalete girecek? deyip fırınlar gayr-i müslimlerin eline geçmiştir.)
-Altın Müslümana haram. Altın işinde Müslüman çalışır mı? ( Daha yeniye kadar büyük şehirlerde Müslüman sarraf pek nadir görülürdü.)
-Derdi veren Allah, ilaçla derman aramak Allah’a isyan olmaz mı? ( İlaç sanayi gayr-i müslimlerin eline geçmiştir.)
-İslâmi idare olmadığı için seçimlerde oy kullanmak günahtır. Seçtiğinin vebalini taşırsın. ( Böylece masonlar önemli koltuklara gelmişlerdir.)
-Kıyamet ne zaman kopacak? Ahir zaman diyerek Müslüman halk sosyal hayattan, dünyevi işlerden koparılmıştır.
-Harama besmele çekilir mi?
- “Allah’la kul arasına kimse giremez.” deyip sünneti ve peygamber ( as)ı devreden çıkarma yoluna gitmişlerdir.
-Kur’an yetmiyor mu? Kur’an Müslümanlığı gerek, deyip Kur’an’ı anlaşılmaz hale getirmek istemektedirler.
-Başı açık, kısa kollu namaz olur mu? Cemaat arası tartışma ortamı hazırlamışlardır.
-Türk müsün? Müslüman mısın? Önce Türk mü Müslüman mısın? diyerek ırkçılık yarasını kaşımışlardır. Gençler hem Türküz, hem Müslümanız dememişler, kavga etmişlerdir.
Bu ve bunun gibi düşman oyunları uzayıp gitmektedir.
Misyonerlerin hazırladığı planların, tuzakların belgeleri çoktur. Meselâ patrikhanenin çalışma programı: Madde:5 “Türkleri dini bakımdan sarsmak, hocaları uydurma inanışlara saptırmak” diye geçer.

Kusursuz tatbik edilen bir planda Hempher’in İslam’ı Nasıl Yıkabiliriz? kitabıdır. Bu kitapta şöyle denilmektedir: ,
1. Müslümanların arasında, ırkçılık, milliyetçilik taassubunu körükleyecek ve onların dikkatlerini İslâmiyet’ten önceki kahramanlıklarına çekeceksiniz. Mısır’da Firavunluğu, İran’da Mecusîliği, Irak’ta Babilliliği, Anadolu’da eski medeniyetleri ihya edeceksiniz.
2. Zina, içki, kumar ve çeşitli oyunları hızlı bir şekilde yayacağız. Çıkardığınız meşgalelerle, Müslümanları din kitabı okumaya, dinlerini öğrenmeye vakit bulamayacak hale getireceğiz.
3. Cihâdın geçici bir farz olduğunu, vaktinin son bulduğunu telkîn edeceğiz. İslâm dinine ve İslâm ahlakına bağlı olan kimseleri kötületeceğiz. Din terbiyesinin kaynağı olan aile yuvalarını yok edeceğiz. Bunun için, müstehcen resimleri neşrederek, gençleri fuhşa, livâtaya, cinsî sapıklığa sürükleyeceğiz. İslâm ahlakını bozunca, İslamiyet’i yok etmek kolay olur.
4. Müslümanlara; Peygamberin, İslâm’ın kastının herhangi bir din olduğunu ve bu dinin Yahudilik ve Hristiyanlık da olabileceğini, sadece İslâm dininin olmadığı inanını aşılayacağız.
5. Müslümanları, ibadetlerden uzaklaştırmaya çalışacak ve dinin emirlerini tartışmaya açarak akıllarında şüphe hasıl edeceğiz.
6. Müslümanların inançlarına bid’atlar sokup, İslam’ı gericilik ve terör dini olmakla ithâm edeceksiniz. İslâm memleketlerinin geri kaldığını, sarsıntılara uğradığını söyleyecek ve böylece onların İslam’a olan bağlılıklarını zayıflatmış olacaksınız.
7. Çocukları babalarından uzaklaştırıp, büyüklerinin dini terbiyelerinden mahrum kalmalarını sağlayacaksınız. Onları, biz yetiştireceğiz. Çocuklar babalarının terbiyelerinden koptuğu an, dinden ve âlimlerden kopmaya mahrum olacaklardır.
8. Kadınların soyunmasını sağlayıp sonra da, gençleri ona karşı tahrik edip, her ikisinin arasında, beraberlik hâsıl olması için çalışacaksınız! Müslümanlığı yok etmek için, bu iş çok tesirlidir.
9. Seyyidlerin, Peygamberlerin soyundan geldikleri hususunda insanlar tereddüte düşürülecek. Seyyidlerin diğer insanlarla karışmaları, kaybolmaları temin edilecek.
10. Bütün Müslümanlara hürriyetin önemini bahane ederek, “ Herkes dilediğini yapabilir. Emr-i bil ma’rüf ve nehy-i anil münker farz değildir.” diyeceksiniz. Böylece İslamiyet’in emir ve yasaklarını ortadan kaldıracaksınız.
11. İslamiyet’in yanız Arapların dini olduğu fikri yayılacak. Mahalli inançlar desteklenerek İslam’ın yayılması ve Müslüman olmayanlara öğretilmesi faaliyetleri önlenecek.
12. Fıkıh kitapları saf dışı edilerek, dinin doğrudan Kur’an’dan öğrenilmesi için yönlendirme yapılacak. Sonra, Müslümanları Kur’an hakkında şüpheye düşürecek ve içinde noksanlık ve fazlalık bulunan tahrif edilmiş her dilde Kur’an tercümeleri hazırlayıp diyeceksiniz ki: “Kur’an bozulmuş. Birbirini tutmuyor.” Aynı şekilde hadisler hakkında da şüphe uyandırılacak. Ayrıca, Arap memleketleri dışında, ezan, namaz gibi ibadetlerin Arapça yapılmasını önleyeceksiniz.” Mehmet Oruç 22-03-2002 Türkiye
-Şeyh Ahmet Vasiyeti her devirde canlı tutulmakta ve devamlı okunması sağlanmaktadır. Bunun okunmaya devam etmesinin altında misyoner gücünün olması ve insanımızın dinini tam bilmemesi yatmaktadır.
Buradaki ifadeler İslam’a uygun değildir. Peygamber ( sav) vefatından sonra mesaj vermemiş, tebliğde bulunmamıştır. Maddi ve manevi yıkım planlanmıştır. Zaman kaybı düşünülmüştür.
-Bal tefsiri, dinen mantıken uygun değil. İfadeler İslam’ın ruhu ile bağdaşmıyor. Ama Müslümanlar onunla meşgul ediliyor.
Müslüman-Türk halkına Hristiyanlıkla ilgili dualar, şans vaad eden mektuplar gönderilmekte. İlgisiz kalınırsa tehditler içermektedir. Ölüm tehdidi, hastalık, iflas gibi korkular verilmektedir.

Bilhassa belirli zamanlarda gönderilen bu tür mektuplarla ilgili araştırma yapma fırsatım oldu. Özü Hristiyanlık propagandasına dayanan bu mektuplarda:
1. İnanç ve kültür boşluğundan yararlanarak sinsice Hristiyanlık propagandası yapılmaktadır.
2. Zaman olarak da, öğrencilerin tam ders çalışacakları zamanlar, sınava girecekleri dönemler özellikle seçilerek 20 adet çoğaltılmak suretiyle zamanını çalma ve posta masrafları ile maddi zarara sokma gibi amaç güdülmektedir.
3. En önemli olan yönü de, gençlerin kafalarını karıştırılarak, gençlerde korku, tereddüt yaratarak, yanlış inanç ve düşüncelere yöneltmektir.
Bu durumu defalarca yetkililere yazdım. 1982 yılında Milli Eğitim Bakanından gelen cevapta: “Hristiyanlık faaliyetlerinden biri olarak görülen ve öğrenciler üzerinde olumsuz etkiler bırakabileceği muhakkak olan bu çeşit mektup ve diğer zararlı yayınlarla ilgili çalışmalar sürdürülmektedir.” gibi yuvarlak ifadelerle cevap verildi.
Misyoner faaliyetlerinin yeri, gönderilen kitap ve broşürlerin basım, dağıtım adresleri ve misyonerlerin maksadı tam olarak bilindiği halde tedbir alınmaması, misyonerlere daha çok çalışma imkanı vermektedir.
( Bir İngiliz Ajanının Hatıraları-İslam’ı Nasıl Yok Edelim ( Hatırat-ı Hampher) Nevzat GÖKTAŞ Nehir Yayınları )
İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :29 :
“1. Müslümanlar arasına nüfuz ederek aralarında ayrılık yaratabileceğimiz kadar zayıf noktaları bulmak,
2. Zayıf noktaları belirledikten sonra da tefrika ve anlaşmazlık icat etmeye başlamak, ( Bunu yapmak için Türkçe, Arapça, Tecvid, tefsir dahi okuyarak amaçları hedefi böl ve yok ettir. )
İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :56 :
“Din alimlerinin dünyadaki gelişmelerle ilgili kendilerini geliştirmemişler, kendilerini dini derslere, tartışmalara ayırmışlar, dünya siyasi gelişmeleri konusunda bilgileri yoktur.”
“Yeni ilim dallarına pek ilgi göstermiyorlardı.ve “Nasıl bahtı karadır bunlar, dünya uyanmışken hala derin uykudadırlar bunlar. Ancak yıkıcı bir sel bunları tatlı uykudan uyandırabilir.” Diye söylenmiş hatırasını yazan ajan.
Müslümanların zayıf noktası olarak ;
a. Mezhep ihtilafları,
b. Tüm İslam Ülkelerinde umumi cehalet ve okuma yazma bilmeme
c. Günlük gelişmelerden haberdar olmama, Müslümanların çalışma şevkinden yoksun oluşu
d. Maddi yaşamı da önemsemeyerek cennet ümidi ile ibadetlerde ki aşırılık
e. Diktatör hükümetlerin halka zulüm uygulaması
f. Devlet dairelerinde ki karışıklık ve başı bozukluk
g. Umumi yoksulluk ve geri kalmışlık
h. Temizliğe önem vermeme ( İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :75)
i. ………

İslam Müslümanlara ;
a. Birlik ve dostluğu tavsiye etmiş,ayrılıktan sakınmalarını etmemiştir.
b. Öğrenim ve eğitim yapmayı, çalışmayı tavsiye etmiştir.
c. Temizliği ve sağlam bir ekonomiye sahip olmayı emretmiştir.
d. ……..

Müslümanların ilerlememe nedenleri de ;
a. Irkçı gelenek ve kültüre bağlı kalmaları,
b. Mezhep çatışmaları,
c. Çocukların, gençlerin eğitimine önem verilmemesinden ve daha bir çok faktörlerden ileri gelmektedir
d. …….

Müslümanlığı yok etmek için :
a. Irkçı, milliyetçi duyguları kamçılayarak, eski kültürlerine bağlı olmaya teşvik edilmesi,
b. İçki, kumar, fesat ve fuhuşun yayılması,
c. Din alimleri ile halk arasındaki saygı ve dostane ilişkilerin bozulması,
d. Müslümanları ibadetten alıkoymak ve şüphe uyandırmak,
e. Aile içi ( Anne, Baba ve evlat ilişkileri) ilişkilerin bozulması, gençlerin bu sayede dini inançların etki alanından çıkartılarak dinini unutturulması,
f. Kadın erkek herkesi gayri meşru cinsel ilişki ( Zinaya) teşvik etmek,
g. Halk ve imam arasında düşmanlık yaratmak,
h. Zihinlere özgürce düşünme fikrini yerleştirmek her istediğini yapmak
i. Cami, okul, eğitim, hayrat gibi tesislerin yapılması geleneğinin ortadan kaldırılması,
j. Kur’an ile ilgili şüphe uyandırmak ( Şu anda ki Kur’an-ın gerçek Kur’an olmadığı, şu andakinin eksik yada fazla olduğu gibi gerçekle uyuşmayan fikirlerle zihinleri zehirlemek) ( İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :77)
İşte görüyorsunuz misyonerlik kol geziyor. Onların tuzaklarına düşmeyelim lütfen ( Bakınız: Mustafa Kemal BEKTAŞ Ne varsa içinde)
YAŞATILAN HURAFELER:

İNSANLA İLGİLİ HURAFELER:
İslâm inancına göre insan kutsal bir varlıktır. Cenab-ı Allah insanı yeryüzünün halifesi yapmış, meleklere insana secde etmesini emretmiştir. Bazı insanlar, amelleri, takvaları ile bazı meleklerden üstün kılınmıştır.
Alemleri yaratan Allah ( c.c.) her şeyi insan için yaratmış ve insanın faydasına sunmuştur.
İnsan hak dini bırakıp batıl inançlara yöneldiği zaman kendisine verilen yüceliği kaybeder, basitleşir. Kur’an’ın ifadesiyle: “Belhüm adel” ( hayvandan da aşağı) duruma düşer.
İslâm inancına göre imtiyazlı insan yoktur. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Efendi köle ayrımı olamaz. Üstünlük soyda sopta değil takvadadır.
Kişiye her ne şekil olursa olsun, kurban sunulmaz. Kurban Allah için kesilir. Kişiye kesilirse şirk olur.
İslâm inanında kusursuz kul yoktur. Kusursuzluk Cenab-ı Allah’a mahsustur. Peygamberlerin bile ‘zelle’ denilen küçük hataları olmuştur.
Kişiden yardım beklenmez. Yardım Allah’tandır. “medet ya falanca!” denmez. Kişiler Gavs ( sığınak) kabul edilemez.
Bugün insanla ilgili birçok yanlışlıkların yapıldığı görülmektedir.


a.ÇOCUKLA İLGİLİ HURAFELER:
Çocukla ilgili öyle hurafeler var ki, pek çok çocuk bundan zarar görmekte, hatta ölmektedir.
Bu konuda yaptığım araştırmalara göre tespit ettiğim bazı hurafeler şöyle:
- Hamile kadının çocuğunun ömrü kısa olmasın diye saçını kestirmemesi, - Çocuğu olmayan kadın bazı sahtekârlara gidip karnına yazılar yazdırması,
- Çocuğu olmayan kadının gece türbede yatırılması
- Çocuk sünnetsiz olarak ölürse parmaklarından birinin kırılması,
- Çocuğun kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse ya arsız ya da hırsız olacağına inanılması,
- Çocuğa isim vermek için rastgele açıp Kur’an sayfalarında isim aranması ( Diyelim ki Rahman suresi çıktı, orada Keziban çıktı. Yalanlayan, yalancı anlamını taşıyan Keziban mı verilecek?)
- Çocuk yıkandıktan sonra sofra bezine sarılırsa tok gözlü olacağına inanılması,
- Çocuğun doğunca kulağına ezan, kamet okunmazsa, sonra yaptığı ibadetlerin kabul olmayacağına inanılması,
- Çocuğun göbeği cami duvarının dibine gömülürse, dindar, suya atılırsa temiz, evin içine gömülürse evine bağlı olacağına inanılması,
- Çocuğun yatağının altına kurumuş dışkısı konulursa; çocuğun cin ve şeytandan korunacağına inanılması,
- Konuşmayan çocuk için Cuma namazından sonra ağzına anahtar sokulup çevrilirse, konuşacağına inanılması,
- Gelinin kucağına erkek çocuk verilirse çocuğunun erkek olacağına inanılması, - Gelin, su kaynağına saklanan tarağı bulursa, çocuğun kız; bıçağı bulursa erkek olacağına inanılması,
- Yatan çocuğun üzerinden atlanırsa, boyunun kısa kalacağına inanılması,
- Çocuğun ilk kakası çocuğa yedirilirse, nazardan korunacağına inanılması,
- Çocuğun kırkı çıkmadan eve et sokulmaması, çocuğun kırkı çıkmadan evden çıkarılmaması,
- Çocuk ölmesin diye yatağına mezar toprağı koyulması,
- Cenaze çıkan evde çocuk sıkıca bağlanır, yoksa ölen alır gider düşüncesi,
- Çocuğa idrarı içirilirse sarılık olmaz denmesi,
- Çocuğun bahtının güzel olması için türbeye götürülmesi,
- Sarılık olan çocuğun başına sarı örtü bağlamak,
- Doğarken annesi ölen çocuğun hayırsız olacağına inanmak,
- Çocuk genç ölmesin, aksakallı olsun düşüncesiyle yüzüne un sürmek,
- Çocuk fıtık doğarsa, çalı ağacı kilotun içinden geçirilirse, iyileşeceğine inanılması,
- Çocuğun doğduğu yerde el işi yapılırsa, çocuğun göbeğinin düşmeyeceğine inanılması,
- Çocuğun boyu ölçülürse, boyunun uzamayacağı düşüncesi,
- Çocuğun boyunun metre ile ölçülmesi halinde ömrünün kısa olacağı düşüncesi,
- Çocuğun ayağının altından öpülürse, talihsiz olacağı inancı;
Bunların hepsi akıl ve din dışı hurafelerdir. Hepsinin arkasında cehalet yatar. Çocuk bunların hiç birinden fayda görmez. Aksine zarar görür.

b.KADINLARLA İLGİLİ HURAFELER
“Kadın saçı uzun, aklı kısa” denilerek her millette her devirde horlanmış, aşağılanmış, insan kabul edilmemiştir.
Yeniye kadar kadın erkeği ile sofraya oturamaz, izinsiz konuşamaz yolda erkeğinin üç beş adım gerisinden giderdi. Kadın için “ Kucağından çocuğu, sırtından çubuğu eksik etmeyeceksin.” denirdi.
Bazı çevrelerce kadın uğursuz sayılırdı. Kötü gözle bakılır, bazı haklardan mahrum edilirdi.
Meselâ; Çin’de kadına isim bile konmazdı. Kadının hiçbir medeni hakkı yoktu. Bugün bile ‘cins kırım’ adı ile kız çocukları kürtajla alınmakta ve çalışan kadına çok az ücret ödenmektedir.
Hindistan’da kadının miras hakkı yoktu. Kocası ölen kadın, evlatlarına miras olarak kalırdı. Veya kocası ile beraber yakılırdı. Kız çocukları Ganj Nehri’ne kurban sunulurdu.
Hindistan’da son yirmi yılda on milyon kız bebeğin doğmadan veya doğduktan sonra öldüğü bildirilmiştir. -18.12.2006, Yeni Şafak
Yunanlılarda: kadın aşağılık bir varlık olarak görülür, ev işlerine bakar, herhangi bir hakkı ve tasarruf yetkisi yoktu. Kadın erkeğin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar veya başkalarına verebilirdi.
Romalılarda erkek kadın üzerinde sınırsız hak sahibi idi. İsterse öldürürdü. Kadının mülk edinme hakkı yoktu. Baba, kızı kabul ederse, kız o aile içinde yaşardı.
Kadının ruhsuz bir hayvan olduğu kabul edilir, bir hayvan veya şeytan olarak görülürdü.
Bizans’ta kadının hayatı ve ölümü erkeğin elindeydi. Kadın erkeğin kölesi idi. Kadın alınıp satılırdı.
İran’da kadına hiç saygı duyulmazdı. Mezdek, ana ile kız kardeş veya kızı ile evliliği meşru sayıyordu. Bugün bile Muta nikahı ile kadın istenildiği zaman ortada bırakılıveren bir varlıktır.
Avrupa’da kadın ruhsuz ancak erkeğe hizmet için yaratılmış bir varlık kabul edilirdi. Kadın bir maldı çok erkekle yaşayabilirdi.
1788 yılına kadar İngiltere’de kadın, erkeğine mutlak surette itaate mecburdu. Hemen hemen hiçbir medeni hakkı yoktu. Kadın erkeği ile sofraya oturamaz ve müsaade almadan da konuşamazdı. Kadın sadece kocasının değil, erkek evladının da hizmetçisi idi.
İslâm’da önce Araplarda kadın uğursuz istenmeyen diri diri toprağa gömülen bir varlıktı. Kızlar ve kadınlar pazarda alınıp satılırdı. Erkek sınırsız kadınla evlenirdi. Kadının miras hakkı yoktu.
Kadın değersiz bir varlıktı. Kız çocuğu olan utanç duyardı. ( Tekvir Sûresi: 8-9 + Nahl Sûresi:58-59)
Yahudilikte kadın, Ademi yoldan çıkardığı için lanetlidir. Kadın dîni ayin ve ibadetlere katılamaz. Ancak başını örterek erkeklerin ibadetini seyredebilirdi. Çünkü kadın Havva’nın işlediği suçtan dolayı suçludur.
Hristiyanlıkta da kadın, cennette işlediği suçtan dolayı fitne ve fesat kaynağıdır. Kadının ruhuna şeytan girmiştir. Şeytan insana kadınla yaklaşır. Kilise: “Mesih’in annesi hariç her kadın cehennemliktir.” demiş, yıllarca kadının ruhu var mı, yok mu diye tartışmıştır.
İslâm’da kadın, erkekten farklı bir varlık değildir. Kadın öldürülmez, zulmedilmez, dövülmez. Allah’ın emirlerinden aynen kadınlarda sorumludur. Kadın uğursuz değildir. Kadın evinin sultanıdır. “Cennet anaların ayağı altındadır.”, “En hayırlı erkek kadınlara hayırlı olandır.”, “Ana ve babaya ‘öf’ bile denmeyecektir.” Kadının ırzı, namusu, malı kutsaldır.
Peygamber ( sav) Veda Hutbesi’nde şöyle demiştir:
“Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır…”
Bugün şunu ifade edeyim ki bid’at ve hurafelere kadınlar erkeklerden daha çok meylediyor. Genç kızlarda babalarından değil analarından etkileniyor.
Yapılan bir araştırmaya göre Diyanet Dergisi’nde kadınlar arasında hurafelerin yayıldığına ilişkin çarpıcı bir haber yayınlamıştır. Buna göre kadınların yüzde 17’si nazar boncuğu takıyor. Bazı kadınlar korunmak için muska, at nalı taşıyor. Yüzde 65’i fala inanıyor, yüzde 35’i muska yaptırıyor, yüzde 60’ı türbelere gidiyor; ev istiyor, çocuk istiyor, şifa arıyor, yüzde 25’i büyü yaptırıyor.
Kutsal kabul edilen ağaç, kaya, su kaynağı gibi yerler kadınlar tarafından ziyaret ediliyor. Oralara çaput bağlanıyor, suya para atılıyor, yazılı kağıtlar atılıyor. Evlenmek isteyenler, çocuk isteyenler hastalığından kurtulmak isteyenler ümit arıyor.
Van Kalesi’ne giden genç kızlar kısmetlerinin açılması için M.Ö. 7. Yüzyılda yapılan kanalda: “ O yanım keçe, bu yanım keçe Allah’ım elime helal süt emmiş biri geçe “ diyerek istekte bulunuyor. Bunu üç Perşembe tekrarlıyor.
Diyarbakır’ın Dicle ilçesine bağlı Şeyhmalan Köyü Türbesi kadınlarla dolup taşıyor, yan tarafta bulunan delikli taştan geçerek günahlarının affedileceğine inanıyorlar. Ayrıca türbenin penceresini, kapısını, duvarını öpüyorlar. -26.05.2006 Milliyet

Kadınlarla ilgili hurafelerden bazılarını şöyle sıralayalım:
- Hamile kadının karnında bebek kıpırdadığı an kime bakarsa çocuk ona benzer.
- Hamile kadın cebine elma koyarsa, çocuk elma yanaklı, yumurta koyarsa gamzeli olur.
- İki bayram arası nikah kıyılmaz.
- Evliliğin ilk gecesi kim evvel uyursa o önce ölür.
- Nikahta kim kimin ayağına basarsa onun hakimiyeti olur. Kim kime önce tokat atarsa onun sözü geçer.
- Kadın kocasına hayız kanı içirirse geçimleri düzgün olur.
- Gelin eve geldiğinde kaynananın ayakları arasında sürünerek geçerse saygılı olur.
- Kız evli bir kadının gelinliğini giyerse kısmeti kapanır.
- Hamile kadın çirkin birine bakarsa çocuk çirkin olur.
- Cuma günü ezan okuyana örtü sallanırsa, kısmeti açılır.
- Kısmetinin açılmasını isteyen kadın, göbeğinde kilit açtırır.
- Kısmeti açılsın isteyen cumadan ilk çıkana kilit açtırırsa, kısmeti açılır.
- Gece çeşmeyi açık bırakanın kısmeti açılır.
- Dört yol ağzında kızın çeyiz bohçası açılırsa, kısmeti açılır.
- Düğün sırasında örgülü saçları çözmek, kilit açmak doğumu kolaylaştırır.
- Doğum yapanın mezarı kırk gün açık kalır, kırk gün dolmadan dışarıya çıkarsa, kadın veya çocuk ölür.
- Doğum yapan kadınlar karşılaşırlarsa, kırkları karışır.
- Hamile kadın yumurta yerse, çocuk tembel olur.
- Lohusa kadın yastığının altına makas, bıçak, iğne koyarsa zarar görmez.
- Hamile kadın saçını keserse, çocuğunun ömrü kısa olur.
- Gelin damadın evine girerken üzerine buğday, şeker, para atılırsa varlık içinde mutlu olurlar.
- Sabah evden çıkan erkeğin önünden kadın geçerse işi düzgün gitmez.
- Hayızlı kadın sebze ve meyveli bahçeye girerse, o yıl meyve ve sebzeler kurur.
- Hayızlı kadın akşam turşu küpünden turşu çıkarırsa, turşu bozulur.
- Akşam eve turşu, sirke, acı girerse aileden biri ölür.
- Akşam ezanı okunurken kız merdivenin altından geçerse kız kısır olur.
- Evli birinin yüzüğünü kız takarsa, kısmeti kapanır.
- Evlenmek isteyen, pilava kaşık saplarsa evlenir.
Görülüyor ki, bunların hiç biri ne akıl işi ne de din işidir. Bunlar, ilkel insanlardan süregelen batıl inançlardır. Çoğu da israfa, zaman kaybına neden olur. İnsan onuruna zarar veren şeylerdir. Bunlara inanan günaha girer.

ÖLÜLERLE İLGİLİ HURAFELER :
İnsan doğar, yaşar ve ölür. Öldükten sonra dünya ile ilgisi kalmaz, artık tasarruf hakkı bitmiştir. Ruhu Berzah alemine çekilir, orada hesap gününü bekler.
Ecel Takdir-i İlahiye bağlıdır, tayin olunan bir vakittir. Ne bir saniye ileri ne bir saniye geri alınır. Kimse kimseye ömür veremez, kimse kimseden ömür de alamaz. ( Nahl:61 + A’raf:34 + Münafikun:11)
Durum bu iken dirileri ölüler yönetiyor.
Ölenin ruhunun başka birine geçtiğine inananlar oluyor. Allah’ı, hesabı ve cezayı inkar edenler ilkel toplumlarda inanıldığı gibi ruhun başka bir bedene geçtiğine inanıyor. Buna reenkarnasyon deniliyor. Kur’an bunu reddeder.( En’am:27 + A’raf:53 + Fatır:37 + Mü’minun:99-100)
Daha öncekiler de “”Çürümüş kemikler mi diriltilecek?” dediler, dirilmeye itiraz ettiler. ( Yasin:78 )
Cenab-ı Allah onlara cevap verdi: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.” ( Yasin:79) dedi.
“… Arzı ölümünün ardından nasıl diriltiyor? O, ölüleri de öyle diriltecek.” ( Rum:50)
Kışın sonunda tabiat nasıl dirilip canlanıyorsa, uyuyan nasıl uyanıyorsa, ölen de öyle dirilecek.

a. Cenaze İçin İşlenen Hurafeler:

Cenazeler için taşkınlıklar yapılıyor. Hatta Allah’a karşı isyana varan davranışlar görülüyor. “Niye aldın? Bula bula bunu mu buldun? gibi yakışıksız sözler söyleniyor, saç baş yolunuyor. Kendini yerden yere atanlar oluyor. Yaka-paça yırtılıyor
- Ölünün başında Kur’an okunuyor.
- İmanlı gitsin diye üzerine Kur’an, Yasin konuyor. Vücuduna “Hüvel-Baki” yazanlar oluyor.
- O gelsin, bu gelsin diye cenaze bekletiliyor.
- Doğduğu yere gömülsün diye uzaklara götürülüyor.
- Saçından, sakalından hatıra diye kıl koparanlar oluyor.
- Kefenin içine Yasin konuyor.
- Cenaze götürülürken üzerine bıcak, demir konuyor.
- Yakalara fotoğraf takmak,
- Cenazeyi bando ile kaldırmak,
- Çelenk göndermek,
- Arabalarla konvoy oluşturup korna çalmak,
- Cenazenin saçını, sakalını, tırnağını kesmek,
- Cenazeyi alkışla uğurlamak,
- Cenaze götürülürken slogan atmak, tekbir getirmek, nutuk atmak,
- Tabutun üzerine çiçek serpmek,
- Tabutun önünde saygı duruşunda bulunmak,
- Cenazenin çıktığı evde geceleri kırk gün ışıkları söndürmemek, ruhu geri gelir inancını taşımak,
- Cenaze için ağıtlar yakmak, yas tutmak,
- Cenazenin arkasından kötü konuşmak veya övgüler yağdırmak, boş ve manasız şeylerdir.
- “Toprağın bol olsun.” denilmez, “Toprağı yetti yetmedi” yorumları yapılmaz. “Şöyle öldü, böyle öldü.” deyip ölüm şekli üzerinde konuşulmaz. Şu gün öldü denmez. Lehinde veya aleyhinde konuşulmaz.
- Mezarından şu çıktı, falanın yanına gömüldü denmez. Bunların hiçbirinin önemi yoktur. O artık Cenab-ı Allah’a teslim olmuştur.

b. Telkin ve Dua:
Cenaze gömülünce Kur’an okunur, ardından dua edilir. Kabir sorgusu başlamadan cenazeye iman esasları hatırlatılır. Buna telkin denir.
Bu yapılan Münker ve Nekir’in sorularına cevap teşkil edecek bir hatırlatmadır.
Peygamber ( as): “Ölülerinize ‘Lâ ilâhe illallahı’ telkin ediniz.” buyurmuştur. –Ebu Davut,Cenaze:3117
Kabirde Münker-Nekir neler soracaklar:
- Rabbin kim?
- Dinin nedir?
- Kitabın nedir?
- Peygamberin kimdir? diyecek

Bir hadiste: “ gördüğüm manzaraların hiçbiri kabirdeki kadar dehşet verici ve ürkütücü değildi.” ( Tirmizi Zuhd:2308 )
Kabir ehli için Allah Rasûlü şöyle bilgi veriyor:
-“Kabir ahret duraklarından ilk duraktır. Kim ki kabirde işi kurtardı, arkası iyidir. Kimde kabirde işi kurtaramadı, gerisi kötüdür.” ( Ramuz el-Ehadis:105/12)
Cenazeler için bir şey söylenirken hayra mı sebep olacak şerre mi sebep olacak iyi düşünülmelidir ki, bazı iyi şeylerin önü kesilmesin, kötülüğe çığır açılmasın, bid’atlar işlenmesin.
Kabirde yatan için hazır Yasin, hazır hatim alınmaz. Orada ücretle Kur’an okutulmaz.
Peygamber ( as) şöyle buyurur:
“ Bir kimse ana babasının veya başka birisinin kabrini ziyaret eder ve Yasin okursa, Allah ona Yasinin her harfi kadar mağfiret eder.” ( Ramuz el-Ehadis:422/4)
“Ölü için Yasin okunursa, azabı hafifler.” ( Age:79/4)
Bir hadiste:” Cenaze defnedildikten sonra onun için dua edin. Zira o sorgulanmaktadır.” buyurmuştur. ( R. Salihın:950)
“Kabirde ölü boğulmak üzere olan kimseye benzer. Dua bekler ve dua edilince sevinir.” ( Ramuz el-Ehadis:368/10)


c. Ölenin ardından okunanların ölüye ulaşmayacağı inancı yanlıştır.
Dikkat çekmek isteyen bazı kimseler doğru-yanlış demeden, nelere sebep olacağını düşünmeden, vebalinden korkmadan bir şeyler söylüyor. Kalanların ölenlere borcu vardır. Sadaka-i cariyelik işler yapacaklardır.
- Ölenin ardından iyi şeylerde ulaşır, kötü şeylerde ulaşır. Mesela hayırlı evlat rahmet olur, ölüyü rahatlatır. Hayırsız evlat lanet okur, kemiklerini sızlatır.
- Ölenin borcunun ödenmesi azaptan kurtarır.
- Yapamadığı ibadetlerin fidyesi verilir, adağı yerine getirilir, yemin kefareti verilir. Zekat borcu varsa ödenir.
- Ölenin cenaze namazı kılınır, dua edilir.
- Mezar taşına ‘Fatiha’ yazılır okunulması istenir.
- Ölen için hayır yapılır sadaka dağıtılır.
- Ölen için hatim indirilir, mevlit okutulur, Yasin okunur. Atalarımız, kimsesiz ölüler için Kur’an okutan vakıflar kurmuştur.
- Mezarlıktan geçerken layık olanlar için üç İhlas bir Fatiha okunur.
- Peygamberimiz ( sav) ölüler için dua etmiştir ve: “Ölülerinize Yasin okuyun azabı hafifler, ölmek üzere olanın ölümü kolaylaşır!” ( Ramuz el-Ehadis: 79/4)
- Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret isteyiniz ve kendisine sükunet vermesini dileyiniz. O şimdi sorguya çekilmektedir. ( R.Salihın:301)
- “Kabirdeki boğulmak üzeredir; dua bekler, dua edilirse sevinir.” ( Ramuz el-Ehadis: 368/10) demiştir.

Ölenin vasiyeti varsa, malının üçte birinden yerine getirilir. Üçte bir yetmeyecek olursa, tamamını yerine getirmek mirasçılara kalmıştır.
Ölenin oruç, zekat borçları varsa ödenir. Yemin keffareti verilir. Kula borcu varsa, ödenir, borçtan kurtarılır. Son anlarında hiçbir şekilde kılamadığı namaz borçlarının bir vakte, o yılın fıtır sadakası üzerinden hesap edilir, ihtiyaç sahiplerine verilir.
Ölenin bütün borçları hesap edilerek bir miktar paranın “kabültü-vehebtü” denilerek elden ele dolaştırılarak borçlarının ödenme yoluna gidilmesi, devir-ıskat yapılması doğru değildir. Ödeme gerçekçi olmalıdır. Keyfî, mazeretsiz kılınmayan namazların keffareti olmaz. Fidye fakirin hakkıdır. ( Dedemin altı-üstü diye ninemin bir ineği bir öküzü varmış, hoca öküzü almış gitmiş. Ninem eşekle tarlasını sürmüş.)

d. Mezarla ilgili hurafeler:
Kabristanlıklar hurafelerle dolu, ölüler dirilerden bir şeyler beklerken, diriler ölülerden çok şey bekliyor. Mezarlıklarda çare aranıyor. Ziyaret edip sevap kazanalım derken, günaha giriliyor.
Kabirler dua yerleri, namaz kılma yerleri, adak yerleri değildir. Onların beze, çaputa, mersine ihtiyacı yok, Yasine ihtiyacı vardır.
Mezar taşları hurafelerle dolu, mezar taşında şiirler, fotoğraflar, intikam anıtı haline gelenler, kaynana-gelin çekişmeleri ile dolu. Bazılarında ‘Fatiha’ ya bile yer kalmamış.
Kabirler İslâm’a uygun değil, yüksek yüksek, masraflı kabirler üzerleri kapalı, yatana ağırlık veren türbeler…
Peygamber ( as) Hz. Ali’ye “Putları ve yüksek kabirleri yık!” demiştir. –Müslim,Cenaiz:93
Kabirde işlenen bazı hurafeleri şöyle sıralayalım:
- bir kucak mersinle gitmek, çevreyi kirletmek.
- Mezarlar üzerine oturmak, üzerlerine basmak.
- Mezarda yatandan bir şey istemek.
- Mum yakmak, mendil, yazma, çaput bağlamak.
- Kurban kesmek.
- Namaz kılmak.
- Mezar taşını, toprağını öpmek.
- Para ile Yasin hatm satın almak veya para verip birine okutturmak.
- Ağlayıp sızlamak.
- Mezar toprağını büyü malzemesi yapmak.
- Mezara büyü yapıp, tahta kaşık saplamak.
- Bayanların tesettürsüz gitmesi, mezardakine eziyet vermesi… vb.

d. Kabir Ziyaretlerinde İşlenen Hurafeler:

- Kabir ziyareti ölümü hatırlamak, ölenden ibret almak için yapılmıyor. Ölüm düşünülmüyor, ahret hatırlanmıyor. Maksat ölenin ruhuna bir Fatiha, bir Yasin okumak olmalıdır.
- Kabir ziyaretinin sevaba dönüşmesi için adaba uygun yapılmalıdır ki, hayra vesile olsun.
- Dost ziyaretine, düğün eğlencesine gider gibi güle oynaya kabir ziyareti yapılmaz.
- Kabir ziyaretine giden bir kucak mersin alıyor, kabir başında somurtuyor, selam vermiyor.
- Kabir başında ağlanıp, sızlanmaz. Peygamber ( as) kadınların bu tür davranışları yüzünden başta kadınların kabir ziyaretini yasaklamıştır.
- Kabrin içi ile değil dışı ile ilgileniliyor.
- İyilik yapınca kabirdekilerin sevindiği, kötülük yapınca üzüldükleri düşünülmüyor.

- Mezar başında saygı duruşunda durmak.
- Mezarın etrafında dönmek.
- Çelenk, çiçek götürmek.
- Kabirdekine şikayette bulunmak, ondan bir şey istemek.
- Mezarın üzerine pirinç buğday koymak; yiyecek, giyecek koymak hurafedir.
- Kabir ziyaretinin belirli günü, saati yoktur.
- Kabire başı ile selam vermek, bir şeyler söyleyip izin alıyor gibi yapmak, ayrılırken geri geri gidip ayrılmak yabancıların âdetidir.
Peygamberimiz: “Ey Allah’ım! Kabrimi tapınılan yer yapma” diye dua etmiş, kabir üzerine bina, kubbe yapılmasını men etmiştir. ( Riyaz üs Salihın:1799)
Hz. Ömer zamanında Hz. Peygambere biat edilen ağaç, Peygamberin ölümünden sonra saygı ile ziyaret edilir hale gelince, bunu gören Hz. Ömer ağacı kökünden kestirmiştir.

f.Ölenin ardından gün saymak hurafedir
Ölen için yapılacak hayır ve sevaplı işler için gün beklenmez. Hatta cenaze mezara konmadan ne yapılacaksa yapılmalıdır.
- Eti kemiğinden şu gün ayrılır deyip 7. 40. 52. gün saymak doğru değildir. Belki o bedeni Cenab-ı Allah toprağa haram kılmıştır. Sonra cenaze kabre konduğu an sorgu başlar. İşte yangında başlamış olur ki, ne yapılacaksa hemen yapılmalıdır.
- Ölenin ardından 3 gün sonra helva dağıtılacak diye bir şey yoktur.
- Ölüm yıldönümünde mevlit okutma mecburiyeti yoktur.
- 7. 40. 52. gün ve yıldönümünde bir şeyler yaparak sorumlulukların bittiği zannediliyor. Mevlit okutmak dini bir görev değildir. Hele günümüzde para karşılığı okutulduğu için günaha bile girilebilir.

g. Kabirler kurban kesmek, adak adamak:
Kurban, bir ibadettir. Bunun ölülere yapılması asla uygun değildir. Allah’tan başkasına kurban kesilmez. Kesilirse o hayvanın eti yenmez. ( Mâide:3)
“Şu işim için veya şu işim olursa; falan yatıra kurban keseğim.” denmez. Yardım Allah’tandır. Allah’tan başkasından yardım dilemek şirktir.( Mâide:11 + Tâlak:3)
Mezarlıkta horoz kesmek, kanını mezar taşına sürmek veya adak adamak günahtır.
Adakta sevap yoktur. Adak olmayacak bir şeyi oldurmaz. Adak, kaderi değiştirmez.
Adak adamak, borcu yokken borçlu kılmak olur. Adağın yerine getirilmesi vaciptir. ( Hac:29) adak yerine getirilmediği zaman sorumluluk doğar.
Araplar dileklerimiz, işlerimiz olsun diye putlara adak adar, kurban sunarlardı. Kanlarını putlara sürerlerdi. Adak adamanın, mezarlıkta kurban kesmenin cahiliye âdeti olduğu bilinmektedir.
İçinde bir Bektaşi’nin de bulunduğu gemi Karadeniz’de fırtınaya tutulur. Yolcular birer evliyaya adak adada kurtulalım derler. Bektaşi elini açarak:
-Bu fırtınadan kurtulursam adını bilmediğim evliyanın türbesine bir adağım olsun, der.
-Hiç ismini bildiğin yok mu? Derler.
-Pek çok var ama, hepsini birer kere aldatmıştım da!... der.
h. Türbede, Mezar yanında namaz kılmak

Bu konuda oldukça rahatsızım ben. En son şahit olduğum bir Türbe olayı var. Mersin'de Yenişehir merkez İlçesinde Sahabelerden Hz. Miktad ismiyle harika 6 minareli cami yapılmış ( Hz. Muğdat Cami de denir) İçi çok güzel. Hiç bir emekten kaçılmamış. Yapanların emeğine sağlık. İçerisini gezdim içinde insana huşu içinde namaz kılma zevki geliyor. Bahçesinde bir hareketlilik gördüm. Baktım gelen midibüslerden hanımlar iniyor ellerinde tava ızgara çanta inen bahçeye geliyor.
Bende sandım ki bahçede bir etkinlik, kermes filan var. Peşlerine takıldım bir de baktım ki içeride bir türbe var.
Olayı anlamaya çalışırken beni gören hanımlar beni kovdular
"Çık çık çık burası hanımlara ait" deyince nevrim döndü. Elimde cep telefonu vardı o an bir kaç resim fark ettirmeden resimlerini çektim.
Dedim ki:
" Ne yani rahmetli hanımları mı çok seviyormuş" dedim.
O ana kadar o türbenin kime ait olduğunu filan bilgisine sahip değildim.
Gördüğüm manzara korkunçtu. Sizde görseniz o manzarayı kesin saç baş yolardınız.
Dilim varmıyor anlatmaya ama anlatmam lazım.
Birisi mezar taşını öpüyor. Birisi kabiri önüne almış namaz kılıyor. İçerisi olmuş duman is,pas herkes gelen mum yakıyor, giden mum yakıyor. Türbeye bakan kadın kovaya doldurmuş mum ve buhurdanlıkları alenen satış yapıyor. Ortalık göz gözü görmeyecek şekilde duman olmuş. Kadınların bir kaçı oraya beygir gibi uzanmış yatıyor. Birisi yemek yapıyor. Çıkanlar kenarda kuru ağaç çalılara çaput bağlıyor. Dedim kendi kendime nereye düştüm ben.
Cimer vasıtasıyla durumu Cumhurbaşkanlığına ilettim. Üstelik diğer köşede de müftülük binası var. Türbenin yeri de garip bir kısmı Mersin Büyükşehir Belediyesine ait bir kısmı da Yenişehir Belediyesine ait. İkisi de ayrı ayrı partiye ait. Müftülük orada içinden çıkılmaz bir hal alan türbe probleminin içinde sıkışıp kalmış. Çözülmesi mümkün değil. Ancak çözümü Vakıflar Genel Müdürlüğüne devri ile mümkün.
Bu arada ilginç bir şey daha öğrendim ve şok oldum. O kabirde mefta yok. Mahalleyi gezdim dolandım tüm yaşlılara sordum. Tarih kitaplarını açtım baktım orada yatan mefta yok.
Yaşlılar diyorlar ki "Biz küçükken orada top koştururduk. Bir gün birileri geldi dedi ki: Buraya Hz. Miktad hz. geldi burada bir gece kaldı gitti. Ertesi ayda yerine türbe yapıldı derken o günden beri türbe. Meftasız türbe yani anlayacağınız.
Alın size bir örnek ben işin içinden çıkamadım siz çıkabiliyorsanız çıkın. O gün bu gündür Yenişehir Müftülüğü bana yazı gönderecek çözümü ile ilgili.

Evet kabirler, türbeler dua yeri, namaz yeri değildir. Mum yakarak istekte bulunma yeri değildir. Şifa yeri, iş, aş sahibi olma yeri asla değildir.
Peygamber ( as): “Ey Allah’ım! Kabrimi namaz kılınan yer yapma.” diye dua etmiştir. ( Ramuz el-Ehadis: 187/1)
Bir hadislerinde: “Allah Yahudileri kahretsin. Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid haline getirdi.” –Buhari:2/422
- “En kötü insanlar kabirleri mescid haline getirenlerdir.” buyurur

-Müsned:257
Hudeybiye Antlaşması’nda Peygamber ( as) bir ağacın altında biad aldı diye Müslümanlar o ağacın altında namaz kılmaya başlayınca Hz. Ömer ( ra) o ağacı dibinden kestirmiştir.

ı. Kabirlere, Ağaçlara çaput Bağlama
Oraya buraya çaput bağlamak, mum yakmak çok eskilerden kalma bir hurafedir.
Mum yakmak ateşe tapanlardan kalma bir âdettir. Fenikeliler ilâh kabul ettikleri heykellerin önünde mum yakarlardı.
Eski Romalılar, mezarların başında mum yakarlardı.
Şamanlık dininde çaput bağlama âdeti vardı. Kutsal bilinen ağaca çaput bağlarlar, dibinde yatarlar, etrafında dönerler, dibinde dualar ederlerdi. Türbelere çaput bağlarlardı, değilse orada yatanların zarar vereceğine inanırlardı.
Çaput bağlamak işi korunma ve yardım bekleme, iyileşme, çocuğun ölmemesi, çocuğu olmayan kadının çocuk sahibi olması ve dileklerin yerine gelmesi için yapılırdı.
Birde dilek için suya para atılır, türbenin penceresine para konurdu.
Bütün bunların hiçbir faydası olmadığı gibi insana zarar veren ve insanı küçülten şeylerdir.
Bu tür davranışlar olmayanı var edemez. Var olanı yok edemez. Hastalığı gidermez, rızık vermez, çocuk vermez, kısmet açmaz, borçtan dertten kurtarmaz. İnsanı başarıya götürmez. Fakirliği yok etmez.
Türbelere, yatırlara ve dikili taşlara gösterilen aşırı ilgi, puta tapmak derecesinde günahtır.
Mehmet Akif:
“ Evet bütün beşerin hakkıdır bekâ emeli,
Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten beklemeli” diyerek taştan, mezardan medet beklemenin yanlış olduğunu ifade etmiştir.
Peygamber ( as) der ki:
- Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey şirktir. Ümmetim tekrar güneşe, aya ve putlara tapacaklar demiyorum. Beni korkutan, Allah’tan başkası için yapacakları amellerdir. Allah’tan başkası maksatla ön plana çıkan gizli arzularıdır.” Prof. Dr. İ. Canan, Hadis ANS:17/619

i.Türbelerle İlgili Hurafeler:
Firavun mezarları gibi mezarlar yapmak, buralara aşırı ilgi göstermek, dua yeri, namaz yeri, yardım istenilen yerler yapmak, içinde yatana ezadan başka bir şey değildir.
Türbe ziyaretleri sanki dini bir vecibeymiş gibi düşünülmemelidir. Unutulmamalıdır ki türbelerde yatanlar beşer üstü bir varlık değildir. Onları Cenab-ı Allah ile arada bir aracı olarak kabul etmek, büyük hata olur.
Derdi olan, isteği olan türbelere koşuyor; dua edecek soluğu türbede alıyor. Hasta olan geçimi bozulan, işini kaybeden, çocuk isteyen, evlenmek isteyen türbeye gidiyor.
Türbeleri dolduran insanların hepsinin isteği var. Kadınlar Zilli Baba’nın etrafında dolaşıyor: “al sana bir göbek, ver bana bir bebek” diyor, çocuk istiyor.
O türbede yatan Fatiha bekler, hayır dua bekler. Ondan bir şey beklemek İslâm inancı ile bağdaşmaz. Türbede yatanların dünya ile tasarrufu bitmiştir. Fayda da veremezler, zamanda veremezler. Yunus’un dediği gibi: “ Ne söylerler, ne bir haber verirler.”
Kişinin makamı, ünvanı ne olursa olsun onun için Gavs ( sığınak), Gavs-ı Azam ( Büyük sığınak) Ekber, Âzam gibi sıfatlar kullanılamaz. Çünkü Cenab-ı Allah’ın sıfatlarını başkasına yakıştırmak şirktir.
Türbeler tapınılır gibi ziyaret edilmez. Türbenin eşiği, kapısı, pencereleri öpülmez. Dua etmek için türbeye gitmeye gerek yoktur. Türbedeki, Allah ile arada vasıta olamaz. Veya türbede yatandan bir şey istenmez.
Bir insan: “Yatıra gittim, dua ettim, duam kabul oldu.” derse, bu küfre götürecek bir davranıştır.
Türbeler dua yeri değildir. Dua ibadettir, dua Allah’tan başkasına yapılmaz. Dua ibadet olunca bu ibadetin türbede yatana yapılması şirk olmaz mı?
Kur’an’da: “Allah’la birlikte kimseye yalvarmayın.” Cin:18
-Rasûlüm! De ki: Allah’ı bırakıp da başkalarına yalvarmayın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne giderebilir, ne de değiştirebilir. İsra:56
-“Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınılacak bir azaptır.” –İsra:57 buyrulur.
Türbelerde namaz kılınmaz. Ancak ayrı bölüm varsa, orada kılınır. Peygamber ( as): “Allah’ım! Kabrimi tapınılan yer yapma.” diye dua etmiştir.-R.Salihın:1799
Türbeler yardım isteme yerleri de değildir. “Yardım Allah’tandır.” –Al-i İmran:126 Türbede seslenmek, çağırmak, imdat demek, yetiş demek, bir şey istemek şirke götüren davranışlardır. “ Ey falan benim şu işim var hallet” denmez. “Falan türbeye gittim işim oldu, duam kabul oldu. Falana adak adadım, adağım oldu.” demek bir Müslümanın yapabileceği bir iş olamaz. Hatta bana yardım eder mi, etmez mi? diye düşünmek bile “Falan türbenin yardımı oluyor.” demek bile şirk kokan sözlerdir.
Kur’an’da:
-“ Dikkat et, halis din yalnız Allah’ın. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler: Onlara bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez.” –Zümer:3
-“Allah’ı bırakıp da kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar bunların tapmalarından habersizdirler.”-Ahkaf:5
Peygamber ( as)da şöyle buyuruyor:
-“Kim Allah’tan başka birine tutunursa, kendisi ona bırakılır.” ( O versin, ona git, o kurtarsın... denir.) - ( Ramuz el-Ehadis: 413/3)

Şair: “Güvenirsen Allah’a güven,
Murat almaz yüz çeviren” der.

Kabir, ölümü düşünmek, ölümden ders almak, ahrete hazırlık yapmak için ziyaret edilir. Topraktan geldik toprağa döneceğiz denir. Ölenlerden ders alınır. Peygamber ( sav): “ Kabirleri ziyaret edin. Size ahreti hatırlatır, sizi gafletten uyandırır.” buyurmuştur.-Tirmizi Cenaiz:60

Türbelerde yapılan taşkınlıklar ve İslâm dışı davranışlar bolca yapılmaktadır. Bazı kabirler ağlama duvarı haline getirilmiş, şikayet yerleri olmuştur.
Piyangodan yüksek ikramiyenin kendilerine çıkmasını isteyenler türbelere koşup dua etmektedir. İkramiye bileti, toto kuponları türbelerin duvarlarına, eşiğine sürülmektedir.
Sınava girecek öğrenciler türbelere akın etmektedir.
Meryem Ana evinin bahçesi dilek kağıtları, bez parçaları ile dolmaktadır.
Türkiye’de mum yakanlar, türbelere çaput bağlayanlar, türbelerde dua edip istekte bulunanlar, türbenin kovuklarına kalem, anahtar sokanlar, istek kağıdı koyanlar, türbelerde diz çökenler, türbe eşiğine yüz sürenler, türbeden geri geri ayrılanlar… bu davranışların hurafe olduğunu bilmelidir.


Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından uyarı levhaları asılmıştır. Bu levhalarda şunlar yazılıdır:
- Para atılmaz.
- Adak adanmaz.
- Mum yakılmaz.
- Kurban kesilmez.
- El-yüz sürülmez.
- Bez, çaput bağlanmaz.
- Taş, para yapıştırılmaz.
- Türbelerin içinde yatılmaz.
- Yiyecek şeyler bırakılmaz.
- Eğilerek, emekleyerek girilmez.
- Türbe ve yatır etrafında dönülmez.
- Türbe ve yatırlardan medet ( şifa) umulmaz.

* Ölüler için işlenen bazı bid’at ve hurafelere bakalım:
Son anlarında üzerinde kul hakkı var mı, yok mu? Sorulmuyor. İbadet borçları, vasiyeti olup olmadığı sorulmuyor, bid’at ve hurafeler başlıyor.
- Yüzünü kıbleye çevirin deniyor. Hayatında kıbleye dönmediyse ne fayda?
- O gelsin, bu gelsin cenaze bekletiliyor.
- Üzerine bıçak, ekmek, demir konuyor.
- Fotoğraflar, çelenkler, bandolar, konvoy oluşturularak arabalar hazırlanıyor.
- Nutuklar atılıyor, sloganlar, tekbirler, el çırpmalarla cenaze taşınıyor.
- Sela verilirken “….eşrafından” diye veriliyor.
- Ağlamalar, sızlamalar, taşkınlıklar isyan derecesine varıyor.
- Ölüden saçından, sakalından hatıra alınıyor.
- Kabre cenazesi ile beraber bir şeyler konulmak isteniyor.
- Kabre “ Yanın boş kalsın” denirse yakın zamanda bir yakını ölmezmiş.
- Evde köpek ulur veya baykuş öterse o evden yakında cenaze çıkarmış.
- Ölü için su ısıtılan kazan iş bitince ters çevrilirse o evden yakın zamanda ölü çıkmazmış.
- Kabrin üzerine bulgur, pirinç, buğday koymak.
- Dişi ağrıyan mezar taşını ısırırsa ağrının geçeceğine inanmak.
- Hasta mezarlıkta veya türbede yatarsa, şifa bulacağına inanmak.
- Hastanın çamaşırları türbeye konursa, şifa bulacağı inancını taşımak.
- Sınava girecek öğrencinin özel eşyaları bir gece türbede kalırsa, başarılı olacağına inanmak.
- Türbe duvarına, kapısına sahip olmak istediği ev, araba, çocuk gibi şeylerin resmini çizmek.
- Türbeye yiyecek konursa bereket olacağına inanmak.
- İsteğin olması için türbede hayvan, horoz kesmek.
İnanıyorum bu yanlışlıklar mezarda yatanların kemiklerini sızlatıyordur.


TARİKAT ÇEVRESİNDE HURAFE
Tarikatlar, Peygamber ( sav)dan nice sonra ortaya çıkmıştır.
Tarikat, yol demektir.
Dinde tarikate girmek ne farzdır ne vaciptir ne de sünnettir. Tarikat, iman ve itikad düzgünlüğü varsa, dini bilmeyenler için dinin öğrenilmesinde , yaşanmasında yardımcı olur. Nasıl insan kendi kendine ense tıraşı yapamıyorsa, kendi kendine din öğrenilmez. İnsan, nefsini tek başına terbiye edemez.
Bazıları: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”, “Yat rüyaya gör şeyhini.” diyerek tarikatına adam toplamaya çalışıyor. İnsan böyle şeyh ararsa, karşısında şeytanı bulur. Şartlı yatınca aç tavuğun düşünde darı gördüğü gibi o da aklında olanı görür.
Bazı öne geçenlerde: “Şeyhi olmayan cennete giremez. Mahşer yerinde ortada kalır.”, “Beni gören cehennemde yanmaz.”, “Kabrimi ziyaret eden cennete girer.” gibi sözlerle adam toplama yoluna gidiyor.
Tarikattan ayrılmak isteyende tehdit edilip, korkutuluyor. Şeyhin gazabına uğrayacağı söyleniyor.
Tarikata girenler şeyhin her an imdadına yetişeceği, ölürken imanlı gitmesini sağlayacağı, sıratta koltuğunun altına alıp geçireceği ve mahşer günü şefaat edip hesaptan kurtaracağı telkin ediliyor.

Şeyhin resmini mürid koynunda taşır, resimle rabıta kurarsa, şeyhinden feyz alır. Şeyhin resmi eve asılırsa, o eve nur yağarmış. Nur mu yağar, nâr ( ateş) mı yağar bilemem. İslâm’a uygun bir davranış değil.
Peygamberimizin bildirdiğine göre içinde resim bulunan eve melek girmez. Resim secde mahalline konur ve namaz kılınırsa, namaz bozulur. Bunun putperestlikle bir farkı yoktur.
Peygamberimizin evinde resimli bir örtü yüzünden Cebrail ( as) gelmemiştir.
Bir kadına bir erkeğin resmi de haramdır. Şeyhin resmi olunca haramlık gitmez. Resim ancak zaruri ihtiyaç halinde caizdir.
Bu konudaki hüküm şudur:
“Bir âlim, bir şeyhin resmini tazim için, himmet bekleyerek taşımak, öpmek caiz değildir. Yardım Allah’tan beklenir. Böyle yapmak batıl dinlerdeki resim ve heykele tapmaya benzer. Eğer resim, sadece bir hatıra için taşınabilir.” ( Doç.Dr. Ahmet Gürtaş-Günümüzün Meselelerine Fetvalar. S. 116)
Ne için olursa olsun şeyhin elini öpmek dini bir davranış değildir. Nikah düşen kimseler birbirinin elini öpemez. Peygamber ( as) elini öptürmemiştir. Biat alırken kadınların elini tutmamıştır. “Bizim elimizi tutmadın.” diyen bir kadına “ Ben kadınların elini tutmam.” demiştir. ( Prof.Dr. Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar 1/77-83)
“ Şeyhin elini öp günahsız olursun.” sözü günahtan kurtulma yolu değil, günaha sokan bir yoldur.
İslâm fıkhına göre bakılması helal olmayana dokunulması da helal değildir.
Her organın bir zinası vardır. Din öğretme iddiasında olanların daha hassas olmaları gerekir. El öpülmesinde sakınca görmeyende itikad noksanlığı vardır. El öpülmesini günah saymamanın boyutu ise çok farklıdır.
Prof.Dr.Faruk Beşer:” El öpme dinin emri değildir. Mahremiyet varsa cinsler birbirinin elini öpemez. Erkek ne kadar yaşlı olursa olsun, onun elini bir kadın sıkamaz, öpemez. ( Çünkü erkekte hiçbir yaşta erkeklik duygusu ölmez.) –Age:1/77-78
İnançlarından dolayı el tutmayan da kınanamaz. Prof. Dr. (Baş (BibBiiiiiib Amca1) Okiç: ( İslâm’da Kadın Hakları Antolojisi:60) şöyle der: “Ahirette istedikleri nimetlere kavuşmak isteyen Müslüman erkek ve kadınların el tutma, el öpme gibi geleneklerden uzak kalmaları ve İslâm’ın özüne dönmeleri gerekir.”
Sonuç; bir kadın müridin, mürşidin elini öpmesi, İslâmi değildir. Öpende günaha girer, öptürende. El öptürmek, bazılarının hoşuna gidebilir, ama Allah’ın ve Peygamber’in hoşuna gitmez.
Şeyhin kendisinden veya ruhaniyetinden yardım beklenmez. Beklenirse şirk olur. “ Falanın ruhu bizi görür.”, “ Bize yardım eder.”, “İmdat ey falan”, “Ey falan bize yardım et.” denmez. İnsan ölünce dünya ile tasarrufu kalmaz, ruh dönüp gelmez. ( Yasin:31)
Bunun aksini yapar, Allah’tan beklenileni kuldan beklemeye kalkarsak, bu, tevhid inancına aykırı olur. Zira namaz kılan herkes, Fatiha Suresi’ni okur, Allah’a ibadet eder, beklediğini de Allah’tan beklediğini söyler.
İbrahim Peygamber ( as) ateşe atılınca, Cebrail Aleyhisselam O’na:
-“Benden bir isteğin var mı, yardım ister misin?” demiş, İbrahim Peygamber de:
-“Hayır! Ben istediğimi Allah’tan isterim, Allah bana yardım eder.” cevabını vermiştir.
Ulema eğer İbrahim Aleyhisselam’ın Cebrail’den bir beklentisi olsaydı, ateş onu yakardı.” denmiştir.
Bir kutsi hadiste şöyle buyrulmuştur: “Allah’tan başkasından yardım isteyene, kıyamet günü: - Git! O seni bağışlasın, Git! O seni kurtarsın” denileceği bildirilmiştir.
Yardım ancak ve ancak Cenab-ı Allah’tandır. ( Âl-i İmran:126)
İmam-ı Bürgüvi Hazretlerine göre “ Medet Ya Rasûlullah!” demek bile tehlikelidir. Çünkü Allah Rasûlü ancak Allah’ın izniyle şefaat edecektir.
Kurtuluş ve hidayet Âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır. Papanın kendisinde gördüğü vaftiz ve aforoz yetkisi İslâm‘da kimsede yoktur.
İnancımıza göre salih kimseler insanın hidayetine vesile olur. Kula iltica olmaz. Peygamber ( as)dan başkasından şefaat beklenmez. Kıyamet gününde peygamberler bile Peygamberimizin şefaatini bekleyecek ve “nefsî, nefsî” diyecektir.
Peygamberimize şefaat hakkı verilmiştir.
Peygamberimiz Allah’ın izin verdiği kimselere şefaat edecektir. ( Taha:109) çünkü şefaat Allah’tandır.( Zümer:44) “Onun izni olmadan kim şefaat edebilir?” ( Bakara:255 + Sebe:23 + Enbiya:28 + Yunus:3)
Peygamberimiz: “Kıyamet günü bana şefaat hakkı verilir.” demiştir. ( Buhari:2/2224)
Bir husus da Allah’tan başkasından şifa beklenmez. Şifa Allah’tandır.
Şeyhten, şeyhin artığından şifa umulmaz. Bir kaptan şeyh içecek, aynı kaptan bir oda dolusu insan sıradan içecek, bundan şifa beklenmez. Beklense beklense hastalık beklenir. Kendimize soralım: Peygamberimiz böyle bir şey yapmış mıdır?
Şöyle bir hatırlatma yapmak istiyorum:
Zaman zaman dışarıdan birileri geliyor. Bunlar Maon Tarikatı temsilcileri oluyor veya Hintli Mataji gibi kimseler oluyor. Veya Seyyid adı ile dolaştırılan kimseler oluyor. Veya şifa dağıttığı söylenen kimseler oluyor. Böyle kişilere inanmak ve onlardan şifa beklemek, İslâm inancıyla asla bağdaşmaz.
24.04.2002 tarihinde İstanbul’a Hintli Mataji geldi. Gazetelerden öğrendiğimize göre; salon ağzına kadar dolu. Ne istiyorlar?
- Rahatlamak, şifa bulmak,
- Ondan çıkan ilahi enerji ile buluşmak,
- Ona secde edip boşalmak,
- Ayağını yıkadığı su ile şifa bulmak,
- İlahi aydınlanma, bu beklentilerin her biri şirke götüren davranışlardır.
Vesile kılmakta da yanlış anlamalar oluyor. Kur’an’da: “Allah’a yaklaşmak için vasıta arayın.” ( Mâide:35) buyruluyor. Kişi aracı olarak görülmez.

Kur’an’ı rehber edinen, sünnete uygun hareket eden ve halka güzel hizmetler sunan tarikat liderlerini, mensuplarını tenzih ederim ve Cenab-ı Allah’tan muvaffakiyetler dilerim.
İtikad düzgünlüğü olmayan gruplar için Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyuruyor:
-“ Dinleri parça parça edip gruplara ayıranlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” ( En’am:159)
-“ Dinleri parçalayanlardan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka kendilerinden olan ile böbürlenmektedir.” ( Rum:32)
Peygamber ( sav) kimseden özel ilgi istememiş, kendisi için ayağa kalkılmasına razı olmamış, yükünü kimseye taşıtmamış, “ Benden önce krallara yapılanı bana yapmayın.” demiştir.
Hani efendiniz? Diyen Bizans elçisine, ashabına ikramda bulunan Allah Rasûlü: “Efendi hizmet edendir.” Cevabını vermiştir.
“Ey Allah’ın elçisi sen otur biz yemeği hazırlayalım.” diyen ashabına: “ Bende odun toplayayım.” demiştir.
Karşısında titreyen kimseye: “Niye titriyorsun, ben kuru ekmek yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” diyerek rahatlamasını istemiştir.
Dört halife de insanlar üzerinde saltanat sürmemiştir.

Osmanlı padişahları: “Senden büyük Allah var, mağrur olma padişahım” diye halkın bağırmasını istemiş kendine hakim değil hâdim denmesini istemişlerdir.
Dinde ilimde ileri olan hiçbir Allah’ın kulu kendilerine iltifat edenlerden hoşlanmamışlardır.
Atalarımız: “ Duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür.” demişlerdir.
Bazı tarikatlere bakıyorsunuz şeyh efendi uçmasa da uçuruluyor. Yere göğe sığdırılamıyor.
Bid’at ve hurafelerle meşgul olanlar şeytanın oyuncağı oluyor. Meselâ: Cenab-ı Allah anılıyor. Peygamber ( as) anılıyor, kılı kıpramıyor, şeyhten bahsedilince titreniyor, hoplayıp, zıplanıyor.
Bazı hareketler var ki, asla İslâm’ın ruhu ile bağdaşmıyor. Konuşurken falan şöyle demiş, şöyle yapmış, hep onun sözleri, İslâmi yaşayış onlarda, onlarla tarif ediliyor. Kur’an ne diyor, peygamber ( as) ne diyor ona bakılmıyor. “ Sen Kur’an ve sünnetten bahsetmiyorsun.” Denilince: “Bize lazım olan ayet ve hadisleri efendimiz kitabında zikretmiştir.” deniliyor.
- Ölmüş veya diri birine: “Nefsimizin, şeytanın şerrinden bizi koru”
- “ Bize kıyamet günü şefaat et”
- “ Yetiş ey falan!”
- “ Son anda imanla gitmemizi sağla ey falan!”
- “ Falan bizi görüyor, halimize vakıftır”
- “ Bizim hocamız bizi kurtarır” demek ve buna benzer laflar etmek, Allah korusun insanı küfre götürür.

Bir hocamıza biri elini öpüp: “Yarın bize yardım edersiniz değil mi efendim?” demişti. Hocamız çok kızmıştı ve: “ Defol! Beni de günaha sokma” dedi.
Bir kutsi hadiste şöyle bildiriliyor. Dünyada Allah’tan başkasından yardım bekleyene, ahirette; “ Falana git o seni kurtarsın.”, başkasından bir şey isteyene; “Git o versin.” denilir. Hz. Peygamber Ebu Bekir ( ra)’a; “Falan olmasaydı, falan beni öldürecekti demek şirktir.” demiştir. Bunun için rızk ve ecel onun bunun elinde aranmaz. Bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum: “Efendimiz, şeyhimiz bize yardım etti, işimiz oldu. Kazasız belasız atlattık.” demek şirktir.
“ Yetiş ey şeyh!” denmez.
“ Hocamız bizi korur, imanlı gitmemizi sağlar, kabirde yardım eder, sıratta kolumuzdan tutup geçiriverir, kıyamet günü şefaat eder.” deniliyor. Böyle diyen ve dedirten sapıktır, şirke düşmüştür.
“Sen halini şeyhe arz et, o Allah’a arz eder.” ifadesi şirk kokan bir ifadedir. Allah kimseyi vekil tayin etmemiştir. Allah adına kimse iş göremez.
Bir gün bir telefon geldi, bir arkadaşım bana şöyle soruyordu: “Bizim şeyhimiz bizim için dua ediyor, dervişlerim ölürken yanlarında olayım, imanlı gitmelerini sağlayayım diyor. Sen de bize gel. Sana da yardım etsin.” Ne dersiniz?
Hiçbir din büyüğü böyle yapmamış ve kimseye bir vaade bulunmamıştır. Bunlar yanlış şeylerdir.
Bir hususta rabıtanın kulla yapılmasıdır. Bu bidattir. Sünnette böyle bir şey yoktur. Rabıta, ölümle, cennet cehennemle, Cenab-ı Allah’la peygamber ( as)la yapılır. Şöyle bir yanlışta yapılıyor: şeyhin resmi konuyor, o yanındaymış gibi hissediliyor ve ondan yardım isteniyor.
Şeyhe teslimiyetinin ölçüsü iyi ayarlanamıyor. Deniliyor ki “Cenazenin yıkayıcısına teslim olduğu gibi şeyhe teslim olacaksın.” Her şeyin ölçüsü şeyh oluyor. Kur’an sünnet unutuluyor, hoca efendinin bir kitabı varsa, o elden düşmüyor.
Bazı kitaplarda öyle şeyler var ki; ne Kur’an’a ne de sünnete uyuyor. Onlara asla itibar etmemek lazım.
Şeyhe kayıtsız, şartsız teslimiyet olmaz. Masum insan yoktur. Kusursuzluk Cenab-ı Allah’a mahsustur.
Risale-i Kuşeyri’de şöyle denmiştir: “Kişinin havada uçacak kadar kerametlerle donatıldığını görseniz dahi, buna kanmayın. Siz onun, Allah’ın emirleri, yasakları karşısındaki tavrına, hududu koruyup korumadığına, şeriatı uygulayıp uygulamadığına bakın.” ( Risale el Kuşeyri:1/103)
Şeyhin yazdığı kitap kusursuz kabul edilemez. Şeyhin günahsız, kitabının kusursuz kabul edilmesi İslâm inancına uymaz.
Şeyhin bir şey yapmasında keramet aranmaz, hikmet aranmaz. En büyük keramet itikad düzgünlüğüdür.
“Şeyhimiz bizi görür, halimizi bilir.” demek şirktir. Gaybı ancak Cenab-ı Allah bilir. ( Bakara:255 + Neml: 65 + A’raf:88 )
Halil Günenç Hoca Efendi: “Bir kimse falan gaybı biliyor. Kalbimizden geçenleri bilir. Veya falanın ruhun hazır olup, halimize vâkıftır derse küfre girer.” der. ( Günümüz Meselelerine Fetvalar:1/43-99)
Peygamber ( sav) şöyle buyurur: “Gelecekten haber veren kimseye varıp bir şeyler soran ve onun dediğini tasdik eden kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz.” –Riyazü’s Salihın:1701
Şeyhle yakınlıktan, beraberlikten kaçınılmalıdır. Şeyhe yakın olarak feyz alınmaz. Hele bir kadın mesafeyi ayarlamalıdır.
Beraber olmak, ancak nikah düşmeyen belirli kimselerle olabilir. Değilse haramdır. Şeyh olunca haramlık asla kalkmaz.
Peygamberimiz ( sav) kör olan Ümmü Mektum’un oğlu için hanımına:
- “O kör bizi görmüyor” deyince, Peygamberimiz ( sav):

- “Sizde mi körsünüz?” demiştir.
Kan kardeşi, manevi ağabeylik, ihvan, şeyh gibi samimiyet ne ölçüde olursa olsun, beraber olmayı İslâm dini yasaklamıştır.
Bir kadının kayın biraderi ile beraberliğini Peygamber, “Ölümdür” demiştir.( Riyazüs Salihın:3/1659)
“Bizim şeyhimiz temizdir. Kalbinden kötülük geçmez. Kaç göçe gerek yok, onunla baş başa görüşebiliriz” diyerek, bir kadın mahremiyeti kaldıramaz.
Peygamberimiz ( sav)ın kalbi temiz değil miydi?
Şeyh olunca haramlık kalkmaz. Peygamberimiz ( sav): “Bir erkekle bir kadın baş başa kalmasın. Manevi babalık, manevi ağabeylik gibi sözler, yabancılığı kaldırmaz. Hem babalığın, ağabeyliğin maneviliği olmaz.
Ayrıca yüz yüze, göz göze irşat olmaz. “ Müslümanım diyen bir kimsenin, dini ikazları dinlememeye, bazı şeyleri istisna etmeye, dini değiştirmeye, ne hakkı vardır ne de selahiyeti.
Peygamber Efendimiz ( sav)ın gözleri görmeyen biri için hanımına vermediği izni, kimse kimseye veremez. Güven meselesi ise Peygamber ( sav) hanımına güvenemiyor muydu?
Kadın erkek aynı yerde irşat olmaz, ibadet olmaz, zikir olmaz yani iş, İslam’ca olmaz.
Fercin zinası olduğu gibi, elin ve gözün de zinası vardır.
Her şeyin sahtesi olduğu gibi şeyhinde sahtesi vardır. Kur’an’a, sünnete uymuyorsa, sahtedir. Kurtulduğu, kurtarıcı olduğu söyleniyorsa sahtedir.
2011 yılında Bursa’da dergah açıp kendisine uyanlara cennet vaad eden U.K.
Taciz ve tecavüzden tutuklanmıştı. Yakın zamanda Kur’an okumasını bile bilmeyen biri çıkmış, şeyhliğini ilan etmiş, daha da ileri giderek Nebiliğini, Rasûllüğünü iddia etmişti. Kendisine “Risalet Nurları” diye kitap indiğini bile söylemişti.

Kim olursa olsun kişiye saygıda, sevgide, övgüde ölçülü olunmalıdır.
İslâm büyüğü aşırı ilgi ve övgüden rahatsız olur. Peygamber ( as) “Beni övmeyin. Ben ancak bir kulum. Bana sadece Allah’ın kulu ve Rasûlü deyin.” buyurmuştur.( Buhari Enbiya:48 ) peygamberimiz kendisi için ayağa kalkılsın, eli ayağı öpülsün, karşısında eller bağlı divan durulsun, kendisine hizmet edilsin, ayrılırken geri geri gidilsin istememiştir. Çünkü her bir Müslüman İslam’ı temsil eder. Mahmud Sami Efendi: “İhvana söyleyin halk içinde elimi öpmesinler. O zaman daha çok istiğfar etmek zorunda kalıyorum.” demiştir.
Şeyh için söylenen bazı sözlere dikkat etmek gerekir. Meselâ:
Gavs: Sığınılan
Gavs-ı Azam: Büyük Sığınak
Gavs-ı Ekber: Büyük Sığınak
Ekber : Büyük
Şeyh-i Ekber: Büyük Şeyh demek yanlıştır.
İnancımızda ancak Allah’a sığınılır. Büyüklerimiz hep Allah’a sığınmışlardır. Büyüklük Allah’a mahsustur. Ekber, Azam sıfatları Allah’a mahsustur. Biz “Allah’ü Ekber” diyerek “Ekber” kelimesini ancak Allah için kullanırız. Bu konuda Halil Günenç Hoca Efendi’nin görüşü şudur:
“Salih bir zatın dersini dinleyip, terbiyesini almak güzel bir şeydir. Ancak kişilerin derece ve makamlarını bilen Allahü Teâla olduğu için mensup olduğu zatın makamını tayin etmek için “Falan zat kutb-ı zamandır veya gavstır.” demek doğru değildir.
Bir de kurban kesme âdeti var. Buna dikkat edilmelidir.
Allah’tan başkasına kurban kesmek şirktir. O hayvan leş hükmündedir, eti de yenmez.
Mâide Suresinin 3. ayetinde Allah’tan başkasına kurban kesilmesinin haram olduğu bildirilmiştir.
Hayatta olan kişiye de, ölmüş olan kişiye de kurban kesilmez. Kesilen hayvanın kanı oraya buraya sürülmez.
Allah için kurban, bir ibadettir. Kurban kişi için kesilirse, ibadet kula yapılmış olur ki şirktir.
Hacdan dönene, doğan çocuğa, gelen siyasi veya bir Salih kula kurban kesilmez. Yani kişinin zatı için kurban kesilmez, ancak Allah için, Allah rızası için kesilir.
Hem kişi hem Allah için de kesilmez. Allah için yapılan, kula da yapılırsa, işte ortak koşma bu olur.

Araplar, Allah’a yaklaşmak için putları vesile kıldıkları için müşrik durumuna düşmüşlerdir.
Kur’an’da şöyle buyrulmuştur:
-“Rasûlüm! De ki: Allah’ı bırakıp da ilah olduklarını ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir ne de değiştirebilirler.” ( İsrâ:56)
-“Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü rabbinin azabı sakınılacak bir azaptır.” ( İsrâ:57)
Adem ( as) hata edip cezalandırıldığı zaman şöyle dua edip Peygamber ( as)ı vesile kılmıştı.
-“Ya Rab! Muhammed’in hakkı için beni bağışla!” ona:
-“Sen O’nu nereden biliyorsun? Denilince Adem ( as):
-Ben yaratılınca başımı kaldırdım gökte “Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Rasûlullah” yazılı idi, cevabını verir.
“Ya Rabbi! Sevgili kullarının hatırı için, diye dua edilirse yanlış olmaz.
Meselâ hastalık için: “Doktor iyileştirdi.” denmez . Doktor vasıtadır, ilaç iyileşmek için bir vasıtadır. İyileştiren Cenab-ı Allah’tır.
Kurtulmak, cennete girmek, Cenab-ı Allah’a yaklaşmak için şeyhe “ Kurtar.” denmez. “Bizim cennete girmemizi sağla, bizi Allah’a yaklaştır.” denmez. Denirse Kur’an’da kınanan Arapların durumuna düşülür.
Müslüman sözlerinde, hareketlerinde şirke düşmemeye ve imanını korumaya dikkat etmelidir.
Bakın şu davranışlar tamamen Kur'an-ın özüne ters düşmektedir.
"Biz hepimiz de Gavs’ın evlatlarına kölelik yapacayız. Yapmamızda farzdır, vaciptir. Gavs’ın evlatlarına boyun eğmeye, hizmet etmeye.
Onun için Gavs’ın torunları isterse, hiçbir zaman ister erkek, ister kadın tarafı hiçbir zaman yüz çevirmeyiz.
Bunlar ne biçim sözler Yüce Allah Kur'an-ı kerimin birçok yerinde “En la tabüduu illellah” ( Allah’tan başkasına kulluk yapmayın) diye emrediyor. Gavs denen kişiye kulluk yapmak hem fazdır ve hem vaciptir” diyor !! Ne dediğinden haberi yok !!
Yine Cübbeli konuşuyor: Allah bildirirse, evliya gaybı bilir. Peygambere bildirirse bilir. Veliye de bildirirse bilir. Peygamberin kine mucize denir, velinin kine ise keramet denir. Ali Haydar Efendi hazretleri bildirirdi. Keşfi açıktı. Evde gece yaptıklarını sabaha müritlerine söylerdi. Adamın biri ters ilişki mi yaptı, hayız halinde mi yaklaştı? Hepsini haber verirdi. ( Bunlar nasıl kelimeler Bu kerametli şeyh efendinin işi gücü müritlerini röntgenlemek mi?
Daha ne zırvalar ne zırvalar? Bunlar İslam Dininin, Kur'an-ı Kerimin neresinde var?


-----------------------
Kaynaklar :

islam ve ihsan
Dinimiz islam
mustafaoselmis com tr
Sorularla İslamiyet
MUSTAFA KEMAL BEKTAŞ