Menu

Sponsor2

Sonntag, 18. Februar 2018

“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." Hadismidir? Hadis ise Kastedileni Açıklarmısınız


Ben, kainata, yere göğe sığmadım, fakat müminin kalbine sığdım, hadisi kutsisi mevzu mudur?

Bunun manası: Müminin kalbi, iman şuuruyla elde ettiği marifetullah / Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıması, Onun muhabbetiyle dolup taşıması ve bu yönüyle, Allah’ın zikrini hep içinde taşıması demektir. Bu mana doğrudur. Fakat hadis alimleri tarafından bunun sağlam bir aslının / kaynağının olmadığına işaret edilmiştir.(bk. Aclunî, 2/195).

Kalp, maddî ve manevî olmak üzere iki mânâda kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, (yürek) çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise, (gönül) şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi manevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati, bu manevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.

Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedanî de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalb, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm alimleri, “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.

Kalbe, İslâmiyet’in mahalli olması hasebiyle Sadr, Rü’yetullah’a mazhar olmasıyla Fuâd, dini bilmenin ve imanın mahalli olması noktasından Habbet-ül- kalp ve esma-i ilâhiyeye ayine olması bakımından da Mehcetü’l kalp denilmiştir.

Kalp, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir.

İşte “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." sözü, yani onun ile bilindim, anlamına gelmektedir.

Âyine-i Samed olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenab-ı Hakk’ın marifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.

--------------
Hadisi kudside; "Semavat ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." deniyor. Ancak Arş, kalpten daha güzel ve geniş bir tecelligah değil midir? Oraya neden sığmıyor da müminin kalbine sığdım deniyor?

Arş burada, isim ve sıfatların kendini en parlak bir şekilde gösterip sahnelediği alan ve yer anlamındadır. Bu yüzden Allah’ın her isim ve sıfatının bir arşı bir sahnesi vardır. O arşta o sahnede baş aktörlük o isim ve sıfatındır.

Mesela, sema alemi Allah’ın celal ve azamet sıfatlarının arşı ve sahnesidir. Celal ve azamet sıfatı en parlak ve keskin olarak sema aleminde kendisini gösteriyor ki, bu sahnede baş aktör Celal ismidir. Diğer isimler bu ismin gölgesinde tecelli ederler. Aynı şekilde bir çiçeğin tatlı ve güzel yüzünde ise Allah’ın Cemal ve Müzeyyin ismi hakimdir ki, çiçek bu isimlerin arşı hükmündedir. Yani çiçekte galiben Cemal ismi sahneleniyor.

İnsan şu kainatın küçük bir modeli ve her tecellinin ince ve latif bir şekilde yazıldığı bir nüshası olmasından dolayı, insan adeta Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının temerküz ettiği bir sahnesi, bir arşı hükmündedir. Yani kainatta azametli ve haşmetli olarak tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanda da aynı şekilde, ama daha okunaklı ve mütevazi bir şekil ile tecelli ediyor. Yani insan kainata bir liste bir öz bir numune oluyor.

Aynı ilişki ve mana insan ile kalp arasında da vardır. Yani insan kainata nasıl bir modellik ve nüshalık ediyor ise, kalp de insana aynı modelliği ve nüshalığı ediyor. Tabiri yerinde ise Kur’an nasıl besmelede, besmele de “Be” harfinde saklı ve dürülü diye alimler ifade etmiş ise, aynı şekilde kainat insanda, insan da kalpte saklı ve dürülü bir vaziyettedir. “Ben yere göğe sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım.” kudsi hadisi bu manaya işaret eden bir levha gibidir.

Allah, insan kalbini nihayetsiz ihtiyaç, emel ve arzular ile donattığı için, her isme açılan ve o ismi hisseden bir hissiyat ve ölçücük insanın kalbinde vardır. Kalb bu noktadan kainatın küçük bir haritası gibidir. Allah’ın isim ve sıfatları ise bu haritayı aydınlatan bir güneş gibidir.

Ayrıca sema, arşı değil; arş semayı içine alır.

Arş-ı azam: Arş, kelime olarak “yükseklik, yüksek yer, tavan, çardak. hükümdarın tahtı., saltanat,” manalarına geliyor.

“Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (1)

Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir. Arşın varlığı şu görünen alemin varlığından daha zahirdir, zira bu alemde olan bütün faaliyetler oradan idare edilmektedir. Bu, ruhun varlığı bedenden daha zahirdir dememiz gibidir. Yine Arşın mahiyeti bilinmez, bu da onun Batın ismine mazhariyetidir. Bunun da en güzel misali, ruhun mahiyetinin bilinmeyişidir.

“Arş-ı Âzam” tabir edilen Büyük Arş ise, “Kâinatın daire-i âzamının unvanıdır.” Arşların arşı, kâinatın payitahtı ve merkezidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî ettiği yerdir. Onun o Büyük Arşı, “kâinatın ve bütün varlık âlemlerinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır.” Yani baştan sona, sondan başa, içten dışa, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubab


----------------

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Ben yerime ve göğüme sığmadım ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”
Acaba Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu hadis-i şerifle bize hangi mesajı ulaştırıyor? Elbette Kur’ân-ı Kerim’i inceleyerek ve bu istikametteki Kur’ân-ı Kerim âyetlerine dayalı olarak Resûlullah’ın mesajını çıkaralım.
Evvela “Mü’min kulumun kalbine sığdım.” ifadesini inceleyelim. Îmân sahibi kul için kalp ne ifade eder? İnsan Allah tarafından üç tane vücutla yaratılmış.

15/ HİCR-26: Ve lekad halaknel’insâne min salsâlin min hamein mesnûn.
Andolsun ki biz insanı şekillenebilen kuru bir balçıktan yarattık.
Fizik bedenimiz, içinde bulunduğumuz bu dünya âlemine (Zahiri âleme) aittir. Et ve kemikten oluşan, iç organlarla çalışan bir yapısı vardır. Yüce Rabbimiz ikinci olarak Berzah âlemine ait olan bir nefs dizayn etmiş.

91/ ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Yemin ederim ki o nefs sevva edildi (7 kademede).

Nefsimiz tamamen karanlıklardan müteşekkil, 19 tane afetle mücehhez; sağır, dilsiz, kör bir yapı içerisinde.
Allahû Tealâ’nın bize bahşettiği üçüncü vücudumuz ruhumuz.

32/ SECDE-9: Sümme sevvâhü ve nefeha fiyhi min rûhihî ve ce’ale lekümüssem’a vel’ebsâre vel’ef’ideh, kaliylen mâ teşkürûn.
Sonra (Allah) onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun ruhunun kalbine) sem’i (kalbin işitme hassası) basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Ruhumuz ise tamamen nurdan müteşekkil, 19 tane hasletle mücehhez; işiten, konuşan ve idrâk eden bir yapı içerisinde.
Allahû Teâlâ üç tane emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde insanları yaratmıştır. Öyleyse üç emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılan bu insan için kalp ne ifade etmektedir? Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in hadis-i şerifinde geçen kalp fizik bedenin kalbi değil, nefsimizin kalbidir. Nefsimizin kalbi iki kapıya sahiptir: Takva kapısı, fücur kapısı. Allahû Teâlâ’nın, âyetlerinde ifade buyurduğu gibi, başlangıç noktasında bütün insanlarda takva kapısı kapalıdır. Yusuf Aleyhisselam Nefs-i Emmareyi Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde açıklarken şöyle buyuruyor:

12/ YUSUF-53: Ve mâ überriü nefsiy, innennefse le’emmâretün bissûı illâ mâ rahime rabbiy, inne rabbiy gafûrün rahiym.
(Yarabbi) Ben nefsimi ibrâ edemem (temize çıkaramam) çünkü nefsim bana sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Ama Rabbimin Rahim (esmasıyla tecelli ettiği nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim mağfiret eder (günahları sevaba çevirir) ve rahiymdir. (Rahmet gönderici, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edicidir).

Hangi nefs insan aklına sürekli şerri emreder? Eğer nefsin kalbinin takva kapısı kapalıysa, eğer %100 de fücur kapısı açıksa, o zaman o nefse şeytan %100 hakimdir. Nefsin kalbinde mevcut olan afetler; cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptilalar, kin ve adavet, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulümdür. Bu mevcut olan 19 tane afetin %100’üne iblis hakimse, tesir edebiliyorsa bu hastalıklarla, afetlerle iblis bize kumanda edebiliyor demektir.
İblis %100 negatife programlanmış bir varlıktır. Ondan pozitif bir etkinin vücuda gelmesi mümkün değildir. Öyle olunca şeytan fücur kapısından nefsimizin kalbindeki afetlere %100 tesir etmek suretiyle, (biz nefs-i emmaredeyken) her olayda aklımızı ikna ediyor, bizi kandırıyor ve bize şerr işlettiriyor. Başlangıç noktasında bütün insanlar nefs açısından Nefs-i Emmare’dedir.

? 50- KAF-16; “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemu mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hab lilveriyd.”
Biz insanı yarattık. Onun nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Nefsimizin kalbine, fücur kapısından şeytanın tesir etmesi, bu âyet-i kerimede vesvese ile ifade edilmiştir. Peki Allahû Teâlâ hangi standartlar altında bize şah damarımızdan daha yakındır?
Evvela gördük ki, Allah “Rahim” esmasıyla üzerimize tecelli etmediği süre içerisinde, nefsimizin kalbindeki takva kapısı sürekli kapalı, fücur kapısı da sürekli açıktır. Ve açık olan fücur kapısından, bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi, şeytan sürekli bize vesvese vermektedir ve açık olan fücur kapısından nefsimizin 19 tane afetine tesir etmek suretiyle sürekli bizi saptıracaktır. Ama âyet-i kerimede bir işaret var:
“İllâ mâ rahime rabbiy.”
Ama “Rahim” esmasının tecellisine mazhar olan nefsler müstesna.Acaba ne zaman “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli eder?
Biz imtihan dünyasındayız. Burası bizim için bir imtihan yeri.

21- ? ENBIYA-35 “Küllü nefsin zâikatülmevt, ve neblûküm bişşerri velhayri fitne, ve ileynâ türce’ûn.”
Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Biz sizi hayır, şerr ve fitne ile imtihan ederiz. Sonra Bize döndürüleceksiniz.

Allahû Teâlâ’nın bize bahşettiği üç tane vücut var. Bunlardan sadece bir tanesi ölür. Ölen, hücreden müteşekkil olan, hücre yapısına sahip olan fizik bedenimizdir. Ama hücre yapısına değil de, enerji yapısına sahip olan nefsimiz ve ruhumuz ölmez. Ruhumuz da enerji bedenimizdir, nefsimiz de enerji bedenimizdir. Ruhumuz tamamen nurdan müteşekkil olması sebebiyle, nefsimiz de karşıt elektronlardan meydana gelmesi sebebiyle enerji bedenlerdir. Her ikisi için de ölüm söz konusu değildir. Ama ölen fizik bedendir. Fizik beden öldüğü zaman, nefs ölümü tadıyor ve ruh Allah’a ulaşıyor.
Görülüyor ki, Enbiya Suresi 35. âyet-i kerimesi, nefsin ölümü tadacağını, fizik bedenimizin hayır, şerr ve fitneyle imtihan olacağını ve ruhumuzun da ölümle birlikte Allah’a döneceğini ifade ediyor. O halde akil ve baliğ olduğumuz noktadan itibaren, ölümümüze kadar bir imtihan hayatı içinde olduğumuzu net olarak söyleyebiliriz. Her olay bizim için bir imtihandır. Bizimle Allah arasındaki ilişkilerde, insanın kemalâtı için, Allahû Teâlâ’nın insana şah damarından daha yakın olma noktasına bizim gelebilmemiz için geçmemiz gereken 28 tane basamak vardır.
Evvela 1. basamakta olaylar var.
2. basamakta olayların bizler üzerinde bıraktığı tesir var. Olaylardan bizler doğru kararlar çıkartabilir miyiz? Nefs-i Emmare’deyken buna sahip olmadığımızı Allahû Teâlâ Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde açıklıyor.

2/ BAKARA-216: Kütibe aleykümülkıtâlü ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrehû şey’en ve hüve hayrün leküm, ve asâ en tühıbbû şey’en ve hüve şerrün leküm. Vallahü ya’lemü ve entüm lâ ta’lemûn.
Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey, olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şer’dir. Ve (bütün bunları ) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

O halde Allahû Teâlâ bu âyet-i kerimeyle noktayı koyuyor. Olayları yaşıyoruz ama hangi olayın bizim için “şerr”, hangisinin bizim için “hayır” olduğunu nefs-i emmarede iken anlayamıyoruz, tefrik edemiyoruz, karar veremiyoruz. Doğru olanı kim bilir? Allah bilir.

42/ ŞURA- 51: Ve mâ kâne libeşerin en yükellimehullahü illâ vahyen7 ev min verâi hıcâbin ev yürsile resûlen feyûhıye bi’iznihî mâ yeşâ, innehü aliyyün hakiym
Allahın hiç bir insanla konuşması olmamıştır illâ vahy ile, veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah bilir ve hikmet sahibidir.

Olayların hangisinin “şerr” hangisinin “hayır” olduğunu Allah biliyor ama Allahû Teâlâ da kul ile vahiy yoluyla konuşuyor. Fakat biz Nefs-i Emmare’deyiz ve Nefs-i Emmare’deyken Allahû Teâlâ’dan vahiy alabilecek liyakatta değiliz. Aksine bu nefs kademesinde sürekli şeytandan vahiy alan bir standarttayız.

50-? KAF-16 “Ve na’lemu mâ tüvesvisu bihi nefsüh.”
Nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz.

Şeytan sürekli Nefs-i Emmare’deki kişinin nefsine vahyetmektedir. Olay buysa, o zaman bizim neye ihtiyacımız var? Bizim, bizimle Allah arasında Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ihtiyacımız var. Çünkü, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in de ifade buyurduğu gibi; “Öyle Allah’ın sevgili kulları vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.”
Nefsimizin manevi kalbinin iki tane kapısından bahsetmiştik. Takva kapısı, fücur kapısı. Kur’ân-ı Kerim âyetlerini incelediğimiz zaman, takva kapısına nur kapısı, Allah kapısı da diyebiliyoruz. Kur’ân-ı Kerim daha birçok isimlerle, takva kapısını adlandırmaktadır.
Aynı şekilde fücur kapısına şerr kapısı, zulmet kapısı, şeytan kapısı diyebiliriz. Çünkü Allahu Teâlâ âyet-i kerimelerde böyle adlandırmıştır.
Eğer Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz; “Öyle Allah’ın sevgili kulları (mürşidleri) vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.” diyorsa o zaman başlangıç noktasında yâni Nefs-i Emmare’de nefsimizin kalbinde mevcut iki kapıdan bir tanesi olan takva kapısı %100 kapalı, fücur kapısı da %100 açıktır. Ama Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştığımız zaman, o mürşid öyle birisidir ki, O hayrın anahtarıdır. Yâni biz mürşidimize intisap ettiğimiz zaman, (hayrın anahtarı olduğu için) O’nun sayesinde bizim kalbimizin takva kapısı açılıyor.
Mürşide intisap ettiğimiz zaman, O şerr’in kilidiyse, ancak O şeytanın bize verdiği vahyi kapatabilen bir kilit durumundadır. O halde her halükârda bu özellikleriyle meseleye bakmamız lâzım.
Üçüncü basamakta kararımız var. Ancak biz tek başımıza karar veremiyoruz. Allahû Teâlâ’dan sormamız lâzım ama Allahû Teâlâ’dan da sorma yetkisine sahip değiliz. Çünkü Nefs-i Emmare’deyiz. Allahû Teâlâ’dan sorabilmemiz için bizim Allahû Teâlâ’dan vahiy alır olmamız lâzım. Halbuki biz vahye mazhar birisi değiliz. İşte, Allahû Teâlâ her insana, vahiy almadığı dönemde istisnasız Allah’tan vahiy alabilecek bir mürşid tayin etmiştir.
O halde üçüncü basamakta Allah’tan sormak demek; Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide sormak ve O’nun bize getirdiği davete icabet etmek demektir. Ve Allah tarafından vazifeli kılınan bütün mürşidler Allah’a davet etmektedirler.
Allah’a davet eden kişilerin özelliğine baktığımız zaman Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesindeki durumla karşılaşıyoruz. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na tâbî olan sahabenin hepsi basiret üzere, kalp gözüyle Allah’a çağırıyorlardı.

12/ YUSUF-108: Kul hâzihî sebiyliy ed’û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe’aniy, ve sübhânallahi ve mâ ene minelmüşrikiyn.
De ki; Benim ve bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Ve Allah’ı tenzih ederim. Ve ben müşriklerden değilim.

Öyleyse Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Sırat-ı Müstakiym üzere. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olan ve Allahû Teâlâ’nın, Allah’ın Zatı’na davet etmekle vazifeli kıldığı herkes Sırat-ı Müstakiym üzeredir.
Basiret üzere; basar hassası kalbimizde basarı (görmeyi) ifade ediyor. Görerek, kalp gözüyle (Allah’ın Zat’ını görerek) Allah’a çağırdığımız Sırat-ı Müstakiym yolu işte bu yoldur.
Demek ki Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşidin kalp gözü açıktır ve kalp gözüyle Allah’ı görerek, insanları Allah’ın Zat’ına çağırmaktadır. Mürşidin daveti dünya hayatında Allah’ın Zat’ına ulaşmaktır.
Biz serbest iradenin sahibiyiz. Serbest irademizle davete icabet ederiz veya davete icabet etmeyiz. Davete icabet etmeyip de Nefs-i Emmare’de kalan, hüsranda olan insanları bir kenarda bırakalım. Bizim için şu anda davete icabet edenler önemli. Çünkü hadis-i şerif davete icabet edenlerle alâkalıdır.
Üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı diledik. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Men habbebe likaâllahi habbeballahu likâihi. Men kerihe likaâllahi kerihallahu likâihi.”
Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür.
O halde hayatı boyunca Nefs-i Emmare’de kalan insanlar kimlerdir? Allah’a ulaşmayı kerih görenler. Çünkü, Allah’a ulaşmayı bir insan kerih gördüğü zaman, Allah “Rahim” esmasıyla onun üzerinde tecelli etmez. Allah “Rahim” esmasıyla tecelli etmezse, onun kalbine asla rahmetini ulaştırmaz. O kişinin kalbine asla Allah’ın nuru girmez. Allah’a ulaşmayı dileyenler için durum nedir?
Kişi üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı dilediği zaman, dördüncü basamakta derhal Allahû Teâlâ “Rahim” esmasıyla o kişinin üzerinde tecelli eder. 99 esmanın sahibi Allah, “Rahim” esmasıyla o insanın üzerine tecelli ettiği zaman, 5. basamakta o kişideki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor.

17/ İSRA-45: Ve izâ kara’telkur’âne ce’alnâ beyneke ve beynelleziyne lâ yü’minûne bil’âhıreti hicâben mestûrâ.
Sen Kur'an-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman seninle onların arasına, ki onlar ahirete inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız (hicab-ı mesture).

17/ İSRA-46: ve ce’alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fiy âzânihim vakrâ, ve izâ zekerte rabbeke fiylkur’âni vahdehü vellev alâ edbârihim nüfûrâ
Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki onu Kur'an-ı (senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak, fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra (isminde bir engel) koyarız (seni işitmelerine mani oluruz). Sen Rabbini Kur'an'da tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.

O halde “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli ettiği zaman, bizdeki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor. O güne kadar mürşidden nefret eden biz, Hicab-ı Mesture’nin kaldırılmasıyla mürşide muhabbet duyuyoruz.
Altıncı basamakta Allah kulaklardaki vakrayı da kaldırıyor ve biz mürşidin sözlerini işitmeye başlıyoruz. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Mü’min kulağından sulanır.” demiştir. İşte kulaklarımızdaki vakra kalktığı zaman biz sulanmaya başlıyoruz.
Yedinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor ve biz âmenû oluyoruz.
Sekizinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimize ulaşıyor ve ihbat müessesesiyle olayı takviye ediyor.
Dokuzuncu basamakta, başlangıç noktasında nur kapısı şeytana dönükken, Allahû Teâlâ (Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesine göre) Kendisine çeviriyor.
Ve onuncu basamakta Allahû Teâlâ (En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre) göğsünden kalbine rahmet yolu açıyor.
Gördüğünüz gibi bu noktaya kadar Allahû Teâlâ o kişinin kalbinde dört tane kalp şartını gerçekleştirir. Birinci kalp şartı; o kişinin kalbindeki ekinnetin alınması. İkinci kalp şartı; o kişinin kalbine Allah’ın ihbatı yerleştirmesi. Üçüncü kalp şartı; nur kapısının Allah’a dönmesi. Dördüncü kalp şartı; göğsümüzden kalbimize rahmet yolunun açılması.
Ama Allahû Teâlâ’nın “Mü’min kulumun kalbine sığdım” dediği noktada mıyız? Henüz mü’min değiliz. Mü’min olabilmemiz için, dört tane kalp şartı yeterli değil. Yedi tane kalp şartının sahibi olmamız lâzım. İşte dört tane kalp şartının sahibi olan insan, öyle idrak eder ki, Allah’ın Zat’ına ulaşmayı gerçekleştirebilmesi için, mutlaka kendisini Allah’a ulaştıran mürşidine intisap etmesi gerekli. O zaman Allahû Teâlâ’dan mürşidini diler. Allah’tan mürşid talep eden kişinin kalbine Allah da nurunu gönderir:

39/ ZÜMER-22 : Efemen şerehallahü sadrehü lil’islâmi fehüve alâ nûrin min rabbihî, feveylün lilkaâsiyeti kulûbühüm min zikrillâh, ülâike fiy dalâlin mübiyn.
Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı ve Rabbinden (kalbine gelen ) bir nur üzere olan kişi kalbi kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) gibi midir. Vay onlara ki kalpleri kasiyet bağlamıştır, zikir sebebiyle, (zikir yapmadıkları için) onlar açık bir dalâlet içindedirler.
12. basamakta, Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesine göre, Allahû Teâlâ gönderdiği nurla o kişiyi huşuya ulaştırır.

2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm ileyhi raci'un .
O (huşu sahibleri) ki; onlar, Rabb’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerini bilirler. (Yakîn derecesinde inanırlar).

13. basamakta;

2/ BAKARA-45: Veste'ınu bissabri vessalât. Ve inneha lekebiratün illâ alel haşi'ın.
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin…Fakat muhakkak ki bu, (hacet namazı ile kişiyi Allah’a ulaştıran Mürşidi sormak ) huşu sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Huşu sahipleri hacet namazıyla Allahû Teâlâ’dan mürşid talep ettiklerinde, huşu sahibi olan insana Allahû Teâlâ mutlaka mürşidini gösterir ve 14. basamakta kişi mürşide intisap ettiği zaman yedi kalp şartının sahibi olur.
Mürşidinize intisap ettiğiniz zaman kalbinizdeki takva kapısının üzerindeki mührü Allahû Teâlâ alıyor. Bu beşinci kalp şartıdır. Altıncı kalp şartı, Nefs-i Emmare’deki bütün insanların kalplerinde küfür yazısı vardır. İşte mürşide intisap ettiğiniz zaman Allahû Teâlâ o küfrü de kalpten alır.
Yedinci kalp şartı ise Allah’ın küfrü aldığı yere îmân kelimesini yazmasıdır.

58/ MÜCADELE-22: Lâ tecidü kavmen yü’minûne billâhi velyevmil’âhıri yüvâddûne men hâddallahe ve resûlehü ve lev kânû âbâehüm ve ebnâehüm ve ihvânehüm ev aşiyretehüm, ülâike ketebe fiy kulûbihimül’iymâne ve eyyedehüm birûhin minh, ve yüdhılühüm cennâtin tecriy min tahtihel’enhârü hâlidiyne fiyhâ, radıyallahü anhüm ve radû anh, ülâike hızbullah, elâ inne hızballahi hümülmüflihûn .
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya) îmân eden kavmi Allah’ a ve Resûl’üne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın , velev ki onlar babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır ve onlar Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (Mürşidin ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte onlar Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Görüyoruz ki, kim mü’min oluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim küfürden kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim dalâletten kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Mürşidine intisap eden kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi mü’min ve o mü’min olan insan, kalp itibariyle 7 tane kalp şartının sahibi.
Hadis-i şerifi burada tekrar hatırlayalım:“Yerime ve göğüme sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” “Yerime, göğüme sığmadım”dan murat nedir acaba? Allahû Teâlâ mekândan münezzehtir. Allahû Teâlâ zamandan münezzehtir. Mekân, yer ve göğü ifade ediyor.

5? 7-HADID-4;: “Hüvelleziy halakassemâvâti vel’arda sitteti eyyâmin.”
O Yüce Allah’tır ki gökleri ve yerleri altı günde yarattı.

O halde gökler ve yerler kâinatı oluşturuyor. Allahû Teâlâ altı tane âlem yaratmış. Emr âlemini yaratmış; melekler var. Karşıt Emr alemini yaratmış; şeytan ve tayfası var. Zahiri âlemi yaratmış; biz insanlar varız. Karşıt Zahiri âlemde insanların nefsleri var. Gayb âleminde cinler, Karşıt Gayb âleminde cinlerin nefsleri var. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz “Yerime ve göğüme sığmadım.” dediği zaman kesinlikle bilmeliyiz ki Allah bu altı tane âlemin içinde değil. Allahû Teâlâ ne Emr âlemindedir, ne Karşıt Emr âleminde; ne Gayb âleminde, ne Karşıt Gayb âleminde, ne Zahiri âlemde, ne de Karşıt Zahiri âlemdedir. Çünkü, altı tane âlem mekânı ifade ediyor, Allah mekândan münezzehtir. Halik olan Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. Ancak mahlûkun mekâna ihtiyacı vardır. Mekân zaten zaman boyutuyla kaimdir. Nerede bir mekân varsa orada kesinlikle zaman vardır. O halde mekândan münezzeh olan Allahû Tealâ zamandan da münezzehtir. İşte, “Yerime, göğüme sığmadım.” dediği zaman aslında başka bir deyimle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz neyi açıklamış oluyor? Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu, Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu. Ama “Ben mümin kulumun kalbine sığdım.” diyor. O zaman bundan ne anlayacağız?
Mü’min olan kul mürşidine tâbîdir. Mürşidinden aldığı vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Raziye, Marziye Ve Tezkiye kademelerini birer birer geçecektir. Vasıta emirleri Resûlullah ve sahabenin yerine getirdiği biçimde yerine getirirse, Nefs-i Emmare’yi bitirdiği zaman o kişinin kalbindeki nur miktarı %7 artar; Nefs-i Levvame’de %7, Nefs-i Mülhime’de %7, Nefs-i Mutmainne’de %7, Nefs-i Raziye’de %7, Nefs-i Marziye’de %7 ve Nefs-i Tezkiye’de %7 artış olur.
İlk 7 basamak zaten âmenû olmak basamağı idi. Daha sonra kişi mürşidine 14. basamakta ulaşıyor. 7 tezkiye kademesini bitirdiği zaman da kişi 21. basamağa ulaşıyor. 21. basamaktaki mü’mini incelerseniz; kalbindeki nur miktarı %51,şeytanın karanlıkları ise %49. Şeytan fücur kapısından vesvesesini %49 oranında verebilir. Ama Allahû Teâlâ daha evvel %100 hakim olan iblisten %51’lik alanı almış, nurunu tamamen hakim kılmıştır. Ama henüz bu noktada Allahû Teâlâ “Mü’min kulunun kalbine sığıyor mu?” Henüz değil. Çünkü, Allahû Teâlâ’nın kalbe tecelli edebilmesi ancak o kalbin %100 nurlanmasıyla kaimdir. O zaman, kişi tasfiye kademelerinde yoluna devam edecektir.
Fena kademesinde zikrini artırdığı zaman kişinin kalbindeki nur miktarı %10 artar. Beka kademesinde kişinin kalbindeki nur miktarı %10 daha artar. Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 daha artar. %51’e %40 ilave ederseniz %91 olur. İkinci emanet olan fizik bedenimizi Allah’a teslim ettiğimiz zaman kalpteki nur miktarı %91’dir ama henüz %9 karanlıklar vardır. Acaba mü’min kulun kalbinde Allah tecelli eder mi? Henüz değil. Çünkü kişinin kalbinde %9 karanlık var. Ve kişi zikrini artırarak 26. basamakta daimî zikre ulaşacaktır.
Daimî zikre ulaştığı an, o kişinin kalbine artık şeytanın karanlıkları girmeyecek, artık şeytan vesvesesini vermeyecek, şeytan ona vahyetmeyecektir. Şeytanın vahyinin bittiği yerde Allah’ın vahyi başlar. Burası Ulul-Elbâb makamıdır. Kişi sadece zemin katı görebilir. Kalbinde nur %100’e ulaşmıştır. Kişi çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Ihlas’a ulaşıyor (27. basamak). Ve kişinin kalbindeki nur miktarı gene %100’dür. Fakat Ihlas’taki kişi birinci gök katından itibaren bütün gök katlarını görecektir.
Bir insanın kalbinde nur miktarı %100 olunca artık şeytanın o kişinin üzerindeki tesiri %0’dır. Şeytanın o kişi üzerindeki tesiri %0 olunca, Allahû Tealâ Ihlas’ın 7 şartını yerine getiren bu kulunu seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’a çağırıyor. Tövbe-i Nasuh’la tövbe edebilen kişi Salâh’a ulaşıyor. Salâh’a ulaşan bir insan da mü’mindir. Mürşidine ulaşan bir insan da mü’mindir. Ama Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyor hadis-i şerifinde? “Yerime ve göğüme sığmadım.”Yâni Allahû Teâlâ kullarına diyor ki; “Beni mekânda aramayın. Beni zamanın içinde aramayın. Beni orada aramayın ama mü’min kulumun kalbinde arayın.”
O zaman mü’min kulun kalbinden murad nedir? Kişi Salâh’a ulaştığı zaman, Allahû Teâlâ’nın Zat’ına şahittir. Nasıl? Kur’ân-ı Kerim’i incelerseniz Allahû Teâlâ defaatle ruhun gözleriyle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Zat’ına gösterdiğini söylüyor. Miraç olayında ruhun gözleriyle bir defa daha gösterdi, fakat daha evvel “enfüsî” olarak Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in nefsinin manevi kalbine yüzlerce defa, binlerce defa Zat’ını göstermişti.
O halde kalp aynasında Allah’ın Zat’ının kişiye gösterilmesi ne ifade ediyor? “Ben mü’min kulumun kalbine sığdım.”
“Mü’min kulun kalbine” demek Allahû Teâlâ’nın gelip o kalbi işgal etmesi demek değildir. Bir nefsin kalbi %100 nurlanmışsa, Allahû Teâlâ o kalp aynasında Kendi Zat’ını gösterir. Kişinin kalp gözü vardır. Kalp gözüyle Allah Zat’ını gösterirken gelip o kalbe Zat’ıyla girmesine gerek yoktur. Yine yokluktadır ama o kalbe kumanda eden Allah’tır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz,“Mü’minin ferasetinden çekininiz.” buyuruyor.
Buradaki mü’min, Salâh’taki bir mü’mindir. Salâh’taki mü’minin kalbi %100 nurlanmıştır ve Allah’ın Zat’ına şahit olanlardandır. Kalp gözüyle Allahû Teâlâ Zat’ını o kişiye gösterdiği zaman kişinin kendisine şah damarından daha yakın değil midir? İlmi kendisine fayda vermeyen alimlerin, önümüze çıkardıkları bu âyet-i kerimenin kesin açıklaması budur.

50- ? KAF-16 “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemü mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hablilveriyd.”
Ve andolsun ki Biz insanı yarattık. (Nefs-i emmaredeyken) ona nefsin ne vesvese verdiğini Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Dediği zaman Allahû Teâlâ’nın kendisine şah damarından daha yakın olan kişi, Salâh’taki bir kuldur. Nefsinin manevi kalbinde Allah’ın Zat’ına şahitlik eden bir kuldur. Bu kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi “mukarreb”tir. O halde mukarreb olan insana elbette Allahû Teâlâ şah damarından daha yakındır. Dolayısıyla Allah’ın kendisine şah damarından daha yakın olduğu kişi mürşidse, ve birileri diyorsa ki; “Mürşide ne gerek var, Allah bana şah damarımdan daha yakındır.” O zaman bu kişi kendisini mürşidin yerine koyuyor.Bir insan kendisini Allah’ın Resûl’ünün yerine koyarsa onun adı müşriktir ve o kişi şirk içindedir.O halde dikkat ederseniz, kişi şirkten kaçma zannı içinde, cehaleti sebebiyle aslında kendisini şirk bataklığında bırakıyor.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e bir Arap Bedevi geliyor. Resûlullah ona diyor ki:
-Deveni nereye bıraktın?
-Ben Allah’a emanet ettim.
-Hayır, git deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra Allahû Teâlâ’ya emanet et.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Allah kendisine: “Deveni nereye bıraktın?” diye sorsaydı da “Ben Allah’a emanet ettim” deseydi, bu cevap yerli yerine otururdu. Bu cümle Resûlullah (S.A.V) için geçerli. Ama bir Bedevi henüz Nefs-i Emmare’deyse; “Ben devemi Allah’a emane
----------------
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
sorularlarisale com
frmtr com

-------------
Etiketler : Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak. mü’min kulumun. kalbine sığdım, Hadismidir?, Hadis ise ,Kastedileni Açıklarmısınız,

Muayyen günlerinde (hayızlı) halde bulunan veya lohusa kadınla cinsel ilişki günah mıdır?


Muayyen günlerinde (hayızlı) halde bulunan veya lohusa kadınla cinsel ilişki günah mıdır?

Muayyen (hayızlı) halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.
Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.
Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü rahatsız olabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.
Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:
" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (Nesai, 1/189.)​
Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için, bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir.
Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir. İmam Muhammed, "Kan gelen yerden sakınılması şartı ile her taraftan faydalanılması helaldir." demiştir. İmamı-ı Şafi'de bu görüştedir. Bu durumda kan gelen yerin örtülü olması, açık olmaması lazım. Bunu yapan kimselerin de kendilerinden emin olması gerekir.

Adetli iken cinsel ilişkide bulunmak caiz değildir. Kur'an'da bu husus haram kılınmıştır. Lakin cinsel ilişki dışında erkek kadından, kadın da erkekten yararlanabilir. Bu ise caizdir. Cinsel ilişki dışında, kendileri (karı/koca) nasıl bir yol ve pozisyon izlerler, o şekilde kendi kendilerini tatmin ederler, bu helaldir.

Eğer, kadın ya da erkek her iki taraf da isteyerek, kadın adetli olduğu cinsel ilişkide bulunacak olurlarsa,

Eğer bu cinsel ilişki kanamanın ilk günlerinde ise, 1 Dinar altın. Eğer cinsel ilişki kanamanın son günlerinde ise, 0,5 Dinar altın fakirlere sadaka verirler ve her ikisi de, affedilmeleri bağlamında Rabb'lerine dua ederler.

1 Dinar altın, yaklaşık olarak, 4.5 gram altın demektir. (Para cinsinden: 675 TL)

0.5 gram altın ise, yaklaşık olarak 2.25 gram altın demektir. (Para cinsinden: 337 TL civarında)

NOT:

Eğer cinsel ilişkiyi iki taraf da kendi rızaları ile işlemişse, kadın ve erkek ayrı ayrı bu cezaları öderler ve tövbe ederler.

Yok eğer, kadın istemeyip de erkek istemiş ve az da zor kullanarak bu fiili işlemişse, bu sefer cezayı sadece erkek öder ve arkasından Rabb'in'den af ve mağfiret diler.

---------------

Muayyen (hayızlı) halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü rahatsız olabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:

" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (Nesai, 1/189.)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için, bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir.

Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir. İmam Muhammed, "Kan gelen yerden sakınılması şartı ile her taraftan faydalanılması helaldir." demiştir. İmamı-ı Şafi'de bu görüştedir. Bu durumda kan gelen yerin örtülü olması, açık olmaması lazım. Bunu yapan kimselerin de kendilerinden emin olması gerekir. (bk. İslam Fıkhı Ansiklopedisi; Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan, Gonca Yayınevi, 1993)

Kadın, hayız döneminde orgazm olması halinde gusül abdesti alması şart değildir. Adet dönemi bittikten sonra gusül abdesti alabilir.

------------------

Âdetli (hayız iken) veya lohusa kadınla cinsel ilişkinin kefareti var mıdır, varsa ne kadardır?

Önce bunun sağlık açısından, sakıncalı, tıbben mahzurlu, tiksinti ve her iki taraf için de eziyet verici bir iş olduğunu söylemeliyiz.

"Sana hayızlı ile cinsel ilişkiyi soruyorlar. De ki, bu (her iki tarafâ da) eziyet verici bir şeydîr. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Iyice temizlendiklerinde Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Allah çok tövbe edenleri ve tertemiz'olanları sever." (Bakara, 2/222)

Görüldüğü gibi âdetli eşi ile cinsel ilişkiyi Allah yasaklamıştır ve bu yasağın haram kılma anlamına geldiği söylenmiştir. Her şeye rağmen şeytana uyar ve bu çirkin haramı işlerse, ikisi de isteyerek yapmışsa ikisi de günah işlemiş olur. Ikisinin de pişmanlık duyup tövbe etmesi ve istigfar etmesi gerekir.

Hz. Ebû Bekir Efendimize (ra) birisi bunu sormuş ve: "Istigfar et (bağışlanma dile) ve bir daha da yapma." cevabını almıştır. Biri istemeden diğeri onu zorlayarak yapmışlarsa, sadece zorlayan günahkâr olur. Işin fetvâ açısından hükmü budur. Ancak bir veya yarım dinar (bir dînar, yaklaşık 4.5 gr. altın demektir) sadaka vermesi müstehap (hoş ve daha temizleyici) bir davranış olur.

Allah Resulu (asm) buyuruyor:

"Karısıyla hayız halinde, adetin ilk günlerinde ilişkide bulunursa bir dinar, son günlerinde bulunursa yarım dinar sadaka verir." (Nesai, Taharet 182)

Fıkıh kitaplarında şöyle geçmektedir:

"Eğer kan kırmızı veya siyah ise bir dinar, sarı ise yarım dinar sadaka vermesi müstehap olur." (Mavsili, el-Ihtiyâr I/28; El-Muhit - Serahsi)

---------------------

Kadınların Özel hallerinde yapmaları haram olan ibadetler nelerdir?

Cevap: a) Namaz kılmak:
Âdetlinin ve loğusanın namaz kılmaları ve secde yapmaları haramdır.

Namaz ister farz, ister vacip, ister sünnet, ister nafile ve isterse geçmiş bir namazın kazası olsun. Secde de ister Kur’ân-ı Kerîm’deki secde âyetlerinin okunması ve dinlenmesiyle yapılacak olan tilâvet (okuma) secdesi olsun, isterse şükür secdesi olsun. Dolayısıyla âdetlinin ve loğusanın, her nasılsa, okudukları ya da duydukları secde ayetinden ötürü secde yapmaları gerekmez. Çünkü kendilerinde bunun için gerekli olan ehliyet yoktur.

Her vaktin, bir başlangıç tekbiri sığacak son anına itibar edilir. İmam Âzam’a göre başlangıç tekbiri (tahrîme) sadece “Allah”demekle olabilir. Dolayısı ile son andan maksat, “Allah”diyebilecek kadar bir zamandır.

Yani herhangi bir vakitten bu kadar bir süre kaldığında kadın kan görse o vaktin namazı kendisinden düşer. Yine o kadar bir süre kaldığında kan kesilse, o vaktin namazını kaza etmesi gerekir.
Namaz; kadın ister ilk âdet gören, isterse düzgün âdetli olsun, kanın ilk görüldüğü andan itibaren terk edilir. On günü geçmedikçe, âdet günlerinin sayısını aşan kan ile de namaz terk edilir. Yine âdet zamanı gelmeden fakat en az on beş gün temiz kaldıktan sonra gelen kan ile de namazı bırakır. Sonra bunların âdet kanı olmadığı anlaşılırsa bıraktığı namazları kaza eder.Bunun bir istisnası vardır o da; kalan temizlik günleri, âdet günlerine eklendiği takdirde on günü aşacak bir zamanda kan görmesi durumudur. Meselâ, âdet günleri yedi, temizlik günleri yirmi gün olarak yerleşen bir kadın, on beş gün temiz kaldıktan sonra kan görse yirmi güne kadar namazını kılması istenir. Çünkü büyük ihtimalle bu kadın âdet günleri olan yedi günde de kan görecek ve o takdirde kan gördüğü günlerin sayısı on iki gün olmuş olacaktır. Demek ki ilk beş günde gelen kan âdet kanı değildir.

b) Oruç tutmak:

Âdetlinin ve loğusanın her türlü orucu tutmaları haramdır. Ancak bu durumda tutmadıkları oruçlarını sonradan kaza ederler. Hatta oruçlu iken akşam olmadan az önce kan gelse o günün orucu bozulur ve onun da kazası gerekir.

Bu oruç eğer farz ise, âdetle geçen farz oruçların kaza edilmeleri gerekli olduğu için, nafile ise, nafileye başlamak onu bitirmeyi gerektirdiği için kaza edilir. Adetli olan kadının Ramazan orucunu daha sonra kaza etmesi şu hadisler gereğince onun üzerine farz olur:

Bir gün Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlara yaptığı bir konuşmasında onlara hitaben şöyle dedi: “Siz hayız olduğunuzda oruç tutmaz ve namaz kılmazsınız değil mi?” Onlarda: “Evet” dediler.” (Buhari, Hayz 6).

Bir başka hadis de şöyledir: Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’nın anlattığına göre, bir kadın kendisine:“Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi?)” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Sen Harûriyyeli (Hâricî) misin? Biz Resûlullah ile (aleyhissalâtu vesselâm) beraberken ay hali gördüğümüzde, bize tutamadığımız oruçları kaza etmemizi emrederdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.” (Müslim, Hayz 69). Ebu Davud’un aynı rivayetinde yine Hz. Aişe’den şöyle bir ziyade de bulunmaktadır: “Biz orucu kaza etmekle namazı ise kaza etmemekle emrolunduk.” (Ebu Davud, Tahare 104).

Alimlerimiz, yukarıda zikredilen ve Hz. Aişe’den gelen rivayetlere binaen bayanların özel hallerinde oruç tutamayacaklarını, tutanların adet olduklarında bozmaları gerektiğini söylemişlerdir. Aslında kadınların hayız günlerinde oruç tutmayıp sonradan kaza etmeleri gerektiği, Kur’an’ın açıklayıcısı olan hadislerde açıkça belirtilmiştir. Bazı kişiler, sadece Kur’an’la hüküm verdiklerini zannetmeleri, Kur’an’ın tebliğcisi ve açıklayıcısı olan Allah Resulü’nü görmemeleri veya görmek istememeleri sebebiyle bu tür hiçbir mesnedi olmayan meseleleri biraz da meşhur olma niyetiyle gündeme getiriyorlar. Halbuki ne Aişe validemiz ne de diğer annelerimiz (Müslim, Hayz 68) ve o günkü kadınlar, özel günlerinde Ramazan ayında oruç tutmamışlardır. Hasılı, adetli kadınların Ramazan’da oruç tutmamaları ve sonradan kaza etmeleri gerektiği, dinimizin iki kaynağından biri olan Allah Resulü’nün hadislerinde açıklanmaktadır.

Diğer taraftan kadınların bu günlerdeki namaz kılmalarıya ilgili hüküm böyle değildir. Kadın bu günlerdeki namazlarından sorumlu olmadığı için, az önce de söylediğimiz üzere, son anında kan gördüğü vaktin namazı üzerinden düştüğü gibi, başladığı farz namaz esnasında kan gelse o namaz da üzerinden düşer. Ancak başladığı ve o esnada kan gördüğü namaz nafile ise, kan gelmekle bozulur ama sonradan kaza edilmesi gerekir. Çünkü yukarıda da ifade edildiği üzere, nafileye başlamak onu bitirmeyi gerekli kılar.

Yine, adamak (nezirde bulunmak) suretiyle kendisine namaz ya da oruç vacip kılıp bunları yerine getirme vaktinde âdet görse, ya da loğusa olsa başka günde adağını yerine getirmesi gerekir. Ancak âdet gördüğüm gün oruç tutmak, ya da namaz kılmak Allah için üzerime borç olsun, demenin hiçbir anlamı yoktur. Böyle demekle namazı ya da orucu kendisine borç etmiş olmaz.

c) Kur’ân-ı Kerim okumak:

Âdetlinin ve Loğusanın, Kur’ân-ı Kerim’den, bir ayetten az da olsa, okumaları haramdır. Çünkü Hz. Peygamberimiz: “âdetli kadın da cünüb de Kur’ân’dan bir şey okumasın”buyurmuşlardır. (Tirmizî, Taharet 98, 111; Nesâî, Taharet 170; İbni Mâce, Taharet 105)

Bu, Kur’ân-ı Kerim’i, Kur’ân olarak okuma halindeki hükümdür. Kur’an’dan olan sözlerle dua, ya da zikir kastetmesi halinde, okuyacağı şeyler uzunca bir ayet kadar varsa hüküm yine aynıdır. Ama “bismillah”, “elhamdülillah”gibi kısa ifadelerse bu caizdir. Buna göre “bismillahir-Rahmânir-Rahîm”ve “elhamdülillâhi Rabbilalemin”gibi şözleri söylemenin caiz olmaması gerekir, ancak dua, bereket ve hayır kastıyla söylemenin bir sakıncası olmadığı çoklarınca söylenmiştir. Hatta sırf dua kastıyla okuması halinde meselâ “Fâtiha”nin tamamını bile okumasında sakınca yoktur, diyenler de vardır. Ancak dua anlamına gelmeyen ayetleri dua kastıyla okumak, maksadı dua etmek de olsa caiz değildir.

Âdetli ya da Loğusa ve hattâ cünüp olan birisi Kurân öğreticisi ise her iki kelimeden birini atlamak suretiyle kesik kesik okur ve öğretir. Bazılarına göre âyetin yarısını öğretir keser ve diğer âyetin yarısını öğretir ve böylece devam eder. Bu durumdaki bir kadının Kur’ân-ı Kerîm’i, kelime aralarını ayırmak suretiyle, harf harf ya da kelime kelime heceleyerek okumasında sakınca yoktur, bu mekruh değildir.

Âdetlinin ve Loğusanın Tevrat’ı, İncil’i ve Zebur’u okuması da mekruhtur. Çünkü bunlar da aslında Allah’ın sözü idiler. İnsanlar bunları sonradan bozdu, ancak içlerinde asıllarından bazı parçaların bulunması muhtemeldir. Bundan; hem hükmü hem de okunuşu neshedilen (kaldırılan) Kur’ân ayetlerini okumanın da en azından mekruh olduğu anlaşılır.
Sadece ağzı yıkamak Kur’ân okumayı helâl kılmaz. Nitekim sadece elleri yıkamak da dokunmayı helal kılmaz.

d) Kur’ân’a dokunmak: Tam bir ayetin yazılı olduğu şeye âdetlinin ve Loğusanın dokunması da haramdır. Dolayısıyla bir ayetten kısa bir Kur’ân parçasına dokunması mekruh (nahoş) değildir. Ancak bir ayetten az da olsa dokunamaz, diyenler de vardır. Bu Kur’ân parçasının; meselâ bir parada ya da bir tabloda olması halinde de durum aynıdır.

Abdest organları dışındaki bir organla dokunması halinde de en sağlam görüşe göre, yine haram işlemiş olur.
Tefsir, Hadîs ve Fıkıh gibi şeriat kitaplarına dokunması da haramdır. Çünkü bunlarda Kur’ân âyetleri bulunmaması mümkün değildir.

Bu ifade açıklamalı nahiv (Arapça gramer) kitaplarına da dokunamayacağını anlatır. Ancak İmam Azam’a göre hem nahiv kitaplarına hem de Hadîs ve Fıkıh kitaplarına dokunmak, bu ilimleri öğrenmekte olanlar için haram değildir. Talebesi olan diğer iki İmam ise aksi görüştedirler. Ne var ki, bu durumda bu kitapları tutmak isteyenler de ta’zim ve hürmet göstermek zorundadırlar ve bunu elbiselerinin yenleriyle tutarak değil, her abdestleri kaçtığında yeniden abdest alarak yapmalıdırlar.

Dokunma konusunda Kur’ân’ın yazılı kısmı ile yapraklarının boş bulunan beyaz kısmı ve Mushafa bitişik olan cildi eşittir. Bu hüküm sadece Kur’ân-ı Kerim’e aittir. Tabloda, parada, duvarda, tefsir ve hadis kitaplarında ise dokunmanın haram olduğu yer sadece Kur’ân ayetinin yazılı olduğu yerdir, bunun dışındaki yerlerine dokunması haram değildir.

Kur’ân-ı Kerim’e, ondan ayrı bir şeyle, meselâ ona bitiştirilmemiş bir ciltle ya da elbisenin yeniyle dokunması caizdir. Ancak elbisenin yeniyle dokunmasının mekruh (nahoş) olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü Kur’ân’a bitişik cilt ondan sayıldığı gibi, insanın üzerindeki elbisesi de kendisinden sayılır, demişlerdir.

Zikir ve dua mecmualarını tutmak caiz ise de hoş değildir, tutmamak daha iyidir.

Âdetli ve Loğusa olan kadın Kur’ân-ı Kerîm’i ve içinde Kur’ân âyetleri bulunan yazı parçalarını, okumadan yazacak olsa dahi yazamaz. Ancak okumadan yazabileceğini söyleyenler de vardır. Çünkü kalem Kur’ân’dan ayrı bir araçtır, nasıl Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden ayrı bir şeyle tutulabiliyorsa, bu durumdaki kalemle de yazılabilir, demişlerdir ki, bunun kıyasa daha uygun olduğu söylenmiştir. Yeter ki, eliyle dokunmuş olmasın. Sadece ellerin yıkanması dokunmayı helal kılmaz.

Kur’ân-ı Kerim’in yabancı dillerle yapılmış tercümelerine el sürmek de mekruhtur.

Küçük çocuklara, abdestleri olmasa bile, Kur’ân-ı Kerîm’i vermekte bir sakınca yoktur. Ancak mümeyyiz olanlarına, Kur’ân-ı Kerim’e ta’zimi, yani saygıyı öğretmek için abdest aldırmak güzel bir davranıştır.

e) Kâbe’yi tavaf etmek:

Âdetlinin ve loğusa kadının Kâbe’yi tavaf etmeleri de haramdır. Bu durumda iken tavaf yapmışsa tavafı geçerlidir (sahihtir), ancak bir hatâ ve bir günah işlemiştir, bu yüzden büyük başlardan bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Tavafın, mescidin içinde yapılmasıyla dışında yapılması arasında fark yoktur.

f) Mescide girmek:

Bu durumdaki kadının, beklemeksizin geçmek şeklinde de olsa mescide girmesi haramdır. Mescidlerin üzeri de mescid hükmündedir. Ancak yırtıcı bir hayvandan, hırsızdan, soğuktan, susuzluktan.. Korkmak gibi bir zorunluluk (zaruret) bulunması durumu müstesnadır. Böyle durumlarda da mümkünse teyemmüm yaparak girmesi daha güzel olur.

Bayram ve cenaze namazlarının kılındığı açık alanlardan geçmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunlar mescid hükmünde değildir.
Soru: Kadınlar özel hallerinde ibadet ü taat adına neler yapabilirler?

Cevap: “Hayızlı kadınla cünüb kimsenin dua okumasında, yazılı duaya dokunmasında ve taşımasında, Allah Teâlâ’yı zikir ve tesbih etmesinde, kabirleri ziyarette bulunmasında, bayram namazgâhına girmesinde ve elini ağzını yıkadıktan sonra yiyip içmesinde bir beis yoktur. Fakat elini ağzını yıkamadan yiyip içmek cünüb kimseye mekruh olsa da hayızlıya yıkanmakla mesul olmadıkça mekruh değildir.”

“Hayızlı kadının her namaz vakti için abdest alarak namaz yerinde o namazı kılacak kadar oturması, âdetini unutmamak için tesbih ve tehlil ile meşgul olması müstehabtır.”demişlerdir. Bir rivayette: “Bu kadına evvelce kıldığı namazların en güzelinin sevabı verilir.”buyrulmuştur.”Bu ifadeler İbni Abidin’de geçmektedir.

Görüldüğü gibi, bir bayan adet veya hayızlı olduğu günlerde büsbütün Allah’la irtibatını kesmemeli ve yukarıda da ifade edildiği gibi, duayla, tesbihle, zikirle, abdestli olarak seccadesinde geçirdiği vakitle Allah’a yönelmelidir. Kadının bu şekilde davranması, özellikle evde bulunan çocuklar için çok önemlidir. Çünkü kadınların, özel hallerini bu şekilde değerlendirmeleriyle, onlara bakan çocukların zihinlerine, demek ki bazı zamanlarda ibadet yapılmayabiliyormuş şeklinde bir düşünce gelmeyecektir.

Diğer yandan adet halinde bulunan bir kadın Kur’an okuyamasa ve ona el süremese de, Kur’an’ı dinlemesinde veya ona bakmasında bir sakınca yoktur.

Soru: Hayızlı bir kadın cenaze yıkayabilir mi?
Cevap: Bilindiği gibi, kadın cenazeyi kadın, erkeği de erkek yıkar. Yıkayanın cünüp, hayızlı, nifaslı, ve gayrı müslim olması mekruhtur. (Yani hoş olmamakla beraber, bunların yıkadığı da olur.) Ama bunlardan başka yıkayabilecek kimse yoksa, bunların da yıkamalarında bir mahzur yoktur.

Soru: Hayızlı iken vücuttan tüy koparılmaz, tırnak kesilmez gibi söylentiler var. Bunun doğruluk derecesi nedir?

Cevap: Fıkıh Kitaplarının, adetli, loğusa ve cünübün yapması haram olan şeyler bölümlerine bakıldığında, vücutlarından tüy yolmaları, traş etmeleri, ya da tırnak kesmeleri gibi temizliklerin sayılmadığını görürüz. Bu da bu davranışların, bu halde iken haram olmadığını gösterir. Ancak bunun helâl olduğunu söyleyenler de yoktur. Hatta İmam Gazâlî, öbür dünya’daki dirilme bedenen olacâğından (haşr-ı cismânî) ve bu dünyada iken insandan kopan her parça; orada koptuğu yere yeniden takılacağından dolayı, bu hallerde iken tüy yolmaları mekruh olduğunu söyler. (F. Hindîyye 5/358) Bazı fetvâ kitaplarında da: “Cünüpken vücudundan tüy koparılmayacağını da bilmek gerekir.”denir. Ancak koltuk altı; kasık ve tırnak temizliğinin kırk gün geciktirilmesinin tahrimen (harama yakın) mekruh olduğunu düşünürsek diyebiliriz ki, temizlik süresi kırk günü aşmayacaksa, âdetli; lohusa ve cünübün vücudundan bir şey koparmaması gerekir. Aşacaksa “zararların hafif olanını”seçer ve bu tür temizliklerini yapabilir.
Soru: Hayızlı, nifaslı ya da cünüp iken, yeni doğmuş bebeğe bakılmaz deniyor. Bu ne derece doğrudur?

Cevap: Cünübün, âdetlinin ve loğusanın yapamayacağı şeyler fıkıh kitaplarında etraflıca anlatılmıştır. Buna göre bahsedildiği şekilde bir haram söz konusu değildir. Bu, olsa olsa maddeten ve mânen temiz olmaya karşı duyulan titizlikten ve bu konudaki hassaslıktan doğmuş bir söylenti ve bir yönüyle de güzel bir kabulleniş biçimidir. Çünkü bunda temizlikte acele etmeye teşvik vardır. Ancak insanın, bir helâle haram deme yetkisine sahip olmadığı ve Kur’ân-ı Kerim’de geleneklere göre yaşayanların kınandığı da bilinmelidir.
Soru: Âdetli İken Nikâh Kıyılır mı?

Cevap: Nikâhın sahih, ya da geçerli olmasının şartlarında böyle bir şey yoktur. Yani kadın, iddet bekliyor olması dışında hangi halde olursa olsun nikâhı sahîh ve geçerli olur. Yani âdetli iken yapılan bir nikâh da makbuldür. Ancak yörenizde böyle bir kabulleniş varsa, bu hüküm olarak yanlış olmakla beraber bir iyi niyete de işaret ediyor gibi görülebilir ki o da şudur: Evliliğe kadarki hayatlarını tertemiz geçiren karıkoca adaylarının zifaf geceleri önemlidir. Çünkü zifaf gecesi genellikle nikâhın kıyıldığı günün akşamına rastlar. O anda kadının âdetli olması, ya ömür boyu sürecek bir tiksintiye, ya yeni kurulan ailenin temellerine soğukluğun girmesine veya bu temellerin daha ilk günden bir haram ilişki üzerine kurulmasına sebep olabilir. Dolayısı ile düğün, imkân elverdiğince kadının âdetli zamanına denk getirilmemelidir. “Hayızlı iken nikâh olmaz”söylentisi de buradan çıkmış olabilir. Yani bu sözün işaret ettiği bir gerçek vardır ama söz, hüküm olarak doğru değildir. Doğru olmayınca mehrin geri verilip verilmemesiyle de ilgisi yoktur.

Soru: Âdetli karısı ile cinsel ilişkide bulunanın ne yapması gerekir?

Cevap: Önce bunun sağlık açısından, sakıncalı, tıbben mahzurlu, tiksinti ve her iki taraf için de eziyet verici bir iş olduğunu söylemeliyiz.

“Sana hayızlı ile cimayı soruyorlar. De ki, bu (her iki tarafa da) eziyet verici bir şeydir. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin. Allah çok tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.”(Bakara Suresi, 2/222)Görüldüğü gibi âdetli karısı ile cinsel ilişkiyi Allah yasaklamıştır ve bu yasağın haram kılma anlamına geldiği söylenmiştir. Her şeye rağmen şeytana uyar ve bu çirkin haramı işlerse, ikisi de isteyerek yapmışsa ikisi de günah işlemiş olur. İkisinin de pişmanlık duyup tevbe ve istiğfar etmesi gerekir. Hz. Ebûbekir Efendimize birisi bunu sormuş ve: “İstiğfar et (bağışlanma dile) ve bir daha da yapma”cevabını almıştır. Biri istemeden diğeri onu zorlayarak yapmışlarsa, sadece zorlayan günahkâr olur. İşin fetvâ açısından hükmü budur. Ancak bir veya yarım dinar (bir dinar, yaklaşık 4.5 gr. altın demektir) sadaka vermesi müstehap (hoş ve daha temizleyici) bir davranış olur. Bunun açıklaması da hadis-i şeriflerden alınarak şöyle yapılır: Bu günah, âdetin ilk günlerinde yapılmışsa bir dinar, sonlarında ise yarım dinar verilir. Ya da kan siyah devresinde ise bir, sarı devresinde ise yarım dinar verilir. Bu da diğeri ile aynı kapıya çıkar.(Mevsıli, el-İhtiyâr 1/28.) Bu söylediklerimiz elbette asıl cinsel ilişki (cima) için söz konusudur. Onun dışında ise koca karısından pek çok yolla yararlanabilir.

Soru: Hayızlı iken diş dolgusu yaptırılabilir mi?

Cevap: Hanefi mezhebinde gusül abdesti sırasında ağzın içinin de yıkanması farzdır. Fakat bir zaruretten dolayı diş dolgusu yaptırıldığında, yıkanması farz olan kısım o dolgunun üzeri olur. Bunun cünüpken veya hayızlıyken yaptırılması da, daha sonraki gusül abdestlerinin sıhhatine bir zarar vermez. Çünkü gusül esnasında, ağızda sabit bulunan dolgunun çıkarılarak, altının yıkanmasına imkân yoktur. Dolayısıyla bu zarureti gidermek için dolguların veya kaplamaların dış yüzeylerinin yıkanmasıyla guslün bu farzı yerine gelmiş olacaktır.

Ancak diş dolgusu için verilen bu fetva, zaruret ve ihtiyaç anında geçerlidir. Yoksa süs ve ziynet için gereksiz yere dişe yaptırılan dolgular için, guslün sahih olacağı şeklinde bir fetva verilemez.

Soru: Kur’an kursu öğretmenliği yapan bir kadın adet geldiğinde nasıl davranacaktır?
Cevap: Kur’an kursu öğretmenliği yapan bir kadın adet halinde şayet kendisine yardım edecek kimse varsa düzeni muhafaza etmek için kursa devam edecek ve öğretim işini yardımcıya bırakacaktır. Yardımcı yoksa Hanefi ulemasından Kerhi ile Tahavi’nin fetvasına göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhi: Öğretmen olan kadın adet halinde, kelime kelime; Tahavi ise, yarımşar ayet söylemekle öğretim yapmasında beis yoktur, diyor. Soru: Hayızlı olan bir bayanın eşi tarafından öpülmesi caiz midir?

Cevap: Kişi adetli karısının diz kapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Onunla ilişkiye girmek haram olduğu gibi, üzerinde bir şey olmaksızın göbeğiyle diz kapağı arasından faydalanması da caiz değildir. Diz kapağıyla göbek arasında bir örtü olduğu halde üzerinden faydalanabilir.

Adet günlerinde bulunan bir kadın yalnız bırakılmamalı, ondan ayrı yatılmamalı ve ona karşı gösterilen ilgi ve alaka kesilmemelidir ki, kadın kendisini bir kenara itilmiş gibi hissetmesin. Diğer yandan yukarıdaki sınırları koruduktan sonra erkeğin, kadından faydalanması caizdir. Buna göre erkeğin hanımını öpmesinde okşamasında vs. bir mahzur yoktur.

-------------
Erkeğin hayızlı eşiyle cinsi münasebeti ve ölçüsü

Muayyen halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü bunalabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor.

" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (1)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir. Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir (2
--------
adetli iken cinsel ilişkide bulunmanın kefareti nedir varsa kimlere verilir

Cevap:

Hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak, Bakara Suresi 222. Ayette (Sana, kadınların aybaşı hali hakkında da sorarlar, de ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır)". Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin, temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın. Allah şüphesiz daima tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.)

haram kılınmıştır.Böyle bir ilişkide bulunan kimsenin bu günahından tövbe ve istiğfar etmesi gerektiği gibi belli bir miktar (ilk günlerdeki ilişki için 4,25 gr., son günlerdeki için bunun yarısı miktarda altın) sadaka vermesi de gerekli görülür. Hayızlı kadının göbekle diz kapağı arasından cinsel amaçla yararlanma da câiz görülmez. Bunun dışındaki yerler ve fiiller içinse herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Hayız kanı kesilen kadın gusletmedikçe cinsel ilişkide bulunamaz. Ancak Hanefîler hayız kanının alışılmış, belirli âdet süresinin sonunda kesilmesinden itibaren bir namaz vakti geçtikten sonra gusül yapılmasa da cinsel ilişkinin câiz olduğu görüşündedir.
Hayızlı kadınla cinsel ilişkinin dinen yasaklanması kadının beden ve ruh sağlığı açısından da son derece gerekli bir tedbirdir. Bu dönem, kadınların her türlü ruhî gerilime, mikrop ve hastalık kapmaya açık oldukları bir dönemdir.(D.İ.B. İLMİHAL)
Kefaret dinen fakir sayılan kimselere verilir.

Bir kimse, henüz âdetini tamamlamamış olan eşi ile cinsel ilişkiye girerse günahkâr olur. Onun için tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir. Bununla beraber fakir müslümanlara 1 (4,25 gr. altın) veya yarım dinar sadaka vermesi uygun görülmüştür.

Abdullah İbn Abbas radıyallâhu anh’tan rivayet edildiğine göre Peygam­ber sallallâhu aleyhi ve sellem hanımına hayızlı iken yaklaşan kimse hakkında şöyle bu­yurmuştur:

“O (kimse) bir dinar yahut da yarım dinar sadaka verir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 46-47)

Abdullah İbn Abbas radıyallâhu anh demiştir ki:

“Bir kimse hanımına hayız kanının ilk görüldüğü zamanlarında yaklaşacak olursa bir dinar, kan kesildiğinde kadın daha yıkanmadan yaklaşacak olur­sa yarım dinar sadaka verir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 46-47)
------------

Adetliyken ilişkiye girmek

Adet döneminde kadınların hormon değişimi nedeniyle cinsel isteği yükselebilir veya erkek, adetliyken ilişkiye girmek için talepte bulunabilir. Peki, dini açıdan adetliyken ilişkiye girmek günah mı? Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, bu konuya açıkça değinmektedir.

Adetliyken ilişkiye girmek, İslami açıdan günahtır. Yani, Allah, bu dönemde evli çiftler arasında bile cinsel ilişkiyi yasaklamıştır. Bu yasağın sebebi, ruhsal ve fiziksel açıdan tıbbi olarak açıklanmıştır. Detaylarına değineceğiz ama öncesinde, Bakara suresinin 222. ayetine yer verelim:

Adetliyken ilişkiye girmek hakkında Kuran-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmuştur: “Sana adet hakkında soru soruyorlar. De ki: ‹‹O, sıkıntı verici bir durumdur; bu nedenle adet döneminde kadınlardan çekilin ve onlara temiz oluncaya kadar yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın…››”

Zaten, adetliyken ilişki sırasında kadın kendini psikolojik açıdan rahat hissetmez. Hatta ilişki sonrasında daha çok kanama olur ve adet sancısı artar. Ayrıca, adet döneminde kadınlar mikroplara karşı savunmasız olurlar. Erkeğin, herhangi bir hastalığı varsa veya yeterince temiz değilse, kadın mikrop kapabilir. Yani, kısa süreli bir zevk sonucu tüm sorunlar kadının başına kalabilir.

Bazı insanlar, adetliyken hamile kalmayacağını düşündüğü için korunmazsız ilişkiye girerler. Ancak, şu konuda da emin olmalısınız ki: Nadiren bile olsa, adetliyken ilişkiye girildiğinde hamile kalan kadınlar vardır. Ama, cinsel isteğiniz yükseldiği bu dönemde, orgazm olmaktan uzak kalmak zorunda değilsiniz. Aşağıdaki önerilerle, adet döneminde sağlık ve dini açıdan uygun tatmin yöntemlerini deneyebilirsiniz:

Peki, adetliyken nasıl orgazm olacaksınız? Klitorise masaj yaparak!

Kendinizi temiz ve rahat hissetmek için banyoya girip ılık suyla duş alın.
Özellikle genital bölgenizi ılık suyla veya genital bölge temizleyici jelle temizleyin.
İyice kuruladıktan sonra tamponu nazikçe takın. İşte, kanama tamamen durdu; koku yok, sızıntı yok, dışarıdan belli olmak yok.
Kendinizi ve eşinizi etkilemek için çekici iç giyim takımlarınızdan birini giyin, böylece havaya girebilirsiniz.

Kadınlar için mastürbasyon yöntemlerini kullanmak, adet döneminde müthiş zevk alarak orgazm olmanızı sağlar. Bunlar neler mi?

Parmağınıza hafifçe krem sürüp klitorise masaj yapıp kendinizi uyarabilirsiniz.
Banyoda, klitorise tazyikli su tutarak orgazm olabilirsiniz.
Titreşimli vibratör gibi oyuncakları kullanarak klitoral orgazm yaşayabilirsiniz.

Bakireler için adetliyken orgazm olma yöntemi:

İstediğiniz sertlik ve büyüklükte yastığı bacaklarınızın arasına alın, istediğiniz pozisyona geçin ve yastığın üzerinde ileri-geri hareket edin. Bu yöntem özellikle bakireler için uygundur, kızlık zarına zarar gelmez. Kıyafetlerinizin üzerinizdeyken de yapabilirsiniz.

--------------

Adetli sevişme haram mıdır?

İslam dinine göre, "Bilmediklerimizi öğrenmek için soru sormak farz görevimizdir" diyen Ali Rıza Demircan Hoca, bu konuya şöyle açıklık getirdi: Yüce Allah, bütün yer yüzü varlıklarını, en güzel şekilde yarattığı ve ebedi hayat takdir ettiği insan için halk etmiştir. İnsanı da kendi zatına ibadet etmekle yükümlü kılmıştır. Onun ebedi Cennet mutluluğunu da ibadet görevini yapmasına bağlamıştır. İbadet, Allah'ın ve elçisi Hz.Muhammed'in emirleri ve yasaklarına itaat etmektir. Bir diğer anlatımla ibadet, hayatı, İslâm'a göre yaşamaktır. İslam'a inanan insan ona göre yaşayacaktır. Onun için çağdaş yaşam İslâm'dır.
Bunun içindir ki o, izinde yaşamakla mükellef olduğu kuralları doğrudan veya sorarak öğrenecektir. Bu sebeple dinimizi öğrenmek için soru yöneltmek büyük bir erdemdir. Bilmeyen insan için de farz bir görevdir. İşte İslam Dini'nde cinsel hayatı anlatan soru ve cevapları

Cinsel öğretim niçin önemlidir?
CEVAP: Müslüman olmak bedenimiz, ruhumuz, mallarımız ve toplumsal hayatımız üzerinde Yüce Allah'ımızın hakimiyetini kabul etmektir. O'nun hakimiyetini kabul etmek ekonomik ve siyasi hayatımız gibi cinsel hayatımızı da onun emirlerine ve yasaklarına göre düzenlemeyi gerektirir. Bu sebeple cinsel hayatla ilgili ilahi emirleri ve yasakları öğrenmek farz görevimizdir. Ayrıca bu ilahi emirlere ve yasaklara göre yaşamak da bizler için ibadettir. Çünkü ibadet Rabbimizin ve Peygamberimiz'in buyruklarına itaat etmektir.

Evlilik İslami görev midir?
CEVAP: Evlilik insan doğasının gereği, dinimizin de emridir. İslâm dininin emirleri ve yasakları aile çevresiyle ilgilidir. Ana–baba ve çocuklarla ilgili görevler, miras hukuku ve zina yasağı hep evlilikle alakadır. Cinsel gücü olup da nafaka sağlayabilecek kişi, eşe zulüm edebileceği endişesini taşımıyorsa evlilik farz bir görevdir. Nedensiz bekârlık İslâmî yol ve yöntem değildir. Ancak özellikle kadınlar için taliplisi olmadığında hiç şüphesiz bekâr kalış sorumluluk doğurmaz. Ne var ki kadınların bizzat kendilerinin veya ailelerinin evlenme teklif etmeleri de İslâmî adaba uygundur. Bazı İslâm bilginlerinin evliliğin zinaya düşme korkusu halinde farz olacağı şeklindeki yaklaşımları gereksizdir. Çünkü zinaya düşme tehlikesi her zaman vardır. Kur'ân diliyle "...zayıf yaratılan..." bir varlık olan insanın Yûsuf sûresinin 24 ve 33 âyetlerinde işaret edildiği gibi her zaman zinaya düşebilir. Baş koruyucu ise evliliktir.

Âdet halinde sevişmek, ilişkiye girmek haram mıdır?
CEVAP: Yüce Rabbimiz sınırsız bilgi ve rahmet sahibidir. O, kulluk denemesine uğrattığı insanlara yalnızca bedeni, rûhi, ahlâki veya sosyal yönden zarar verebilecek sözleri, davranışları ve işleri yasaklamıştır. Âdet halinde ilişki de zarar verebileceği için Eza olarak nitelenerek yasaklanmıştır. Bakara sûresinin 222 âyetinde şöyle buyurulmuştur: "Ey Peygamber! Sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki; O bir ezadır. Bu sebeple ay halindeki kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Temizleninceye kadar kendilerine yaklaşıp ilişkiye girmeyin. İyice temizlenip boy aptesti aldıkları zaman Allah'ın emrettiği üreme organından onlarla cinsel ilişkiye girebilirsiniz. Allah çok çok tövbe edenleri sever. İyice temizlenenleri / adet halinde ve ters yol ilişkisinden kaçınarak temizliğe özen gösterenleri de sever." Açıkça anlaşılacağı üzere adet halinde cinsel ilişki haram kılınmışsa da ilişkiye varmayan sevişme helâldir. Sevgili Peygamberimizin izlememiz gereken öğretisi ve uygulaması olarak âdet hali sırasında kadınlar temizliğe önem verip kokulardan arınmalı, kocalar da ilgisiz kalmamalı ama asla ilişkiye girmemelidir.

Oje boy abdestine engel midir?
CEVAP: Yapıştırıcı, boya, oje ve benzerleri gibi suyun vücudun tabii derisine ulaşımını engelleyici maddeler boy abdestine manidir. Bu gibi maddeler yıkanmadan önce çıkarılmalıdır.

Eşler arasında ilişki ne zaman yasaktır?
CEVAP: Eşler arasında ilişkinin yasak olduğu günler, geceler yoktur. Cuma, Kandil ve bayram gecelerinde de ilişkiye girilebilir. Ancak Kadir gecesi olduğuna yürekten inandığımız gecede ilişki yasak olmamakla beraber Peygamberimiz'in duâya yönlendirici uyarıları çizgisinde ertelenmesi öğütlenebilir.

Uzun süreli ayrılık, nikah yenilemeyi gerektirir mi?
CEVAP: Ayrılık sebebiyle uzunca bir süre ilişkiye girilmemesi nikahın yenilenmesini gerektirmez. Bir diğer anlatımla boşanma olmaksızın eşlerin birbirilerini kasıtla ihmal etmesi haram olmakla-günahkâr kılmakla birlikte nikahı düşürmez.

Masturbasyon haram mıdır?
CEVAP: Erkek veya kadın için mastürbasyonu yasaklayan doğrudan bir âyet ve sahih bir hadis yoktur. Eşlerden birinin mastürbasyon yapması; cinsel görevini aksatması durumunda- eşe zulüm olacağı için haramdır. İhtiyaç yokken mastürbasyon yapılması ise hayat maddesinin israfıdır. İsraf' ise haramdır. Ancak arzular şiddetlenir de zinaya düşme tehlikesi belirirse mastürbasyon caiz olduğu gibi vacib/yapılması gerekli bir görev olur.

Cinsel haz amaçlı bakışlar caiz midir?
CEVAP: Değişik mekânlarda karşılaşan erkeklerle kadınların birbirlerinden etkilenmeleri tabiidir. Ancak etkilenmeleri cinsel arzulu iradeli bakışmalara dönüşmemelidir. Söz ve anlam olarak Allah'ın Kitabı ve İslâm Dini'nin temel kaynağı olan Kur'ân'ın Nur suresinin 30. ve 31. âyetlerinde mümin kadınlar ve erkeklerin gözlerini cinsel arzulu bakışlardan korumaları emredildiği için cinsel haz amaçlı bakışlar cinsel taciz olarak yasaklanmıştır. Ancak beğeni ile sonuçlansa da cinsel arzuyla tekrarlanmayan ani bakmalar ve bakışmalar da sakınca yoktur. Çünkü Peygamberimiz, ardından iradeli cinsel bakışların gelmediği ani bakışların helâl olduğunu açıklamıştır.

Oral ilişki haram mıdır?
CEVAP: Cinsellikle ilgili olarak sorulan soruların büyük bir bölümünü oluşturan, klasik kaynaklarda yer almayan ve cevabı yanlış anlamalara da sebep olabilecek olan bu soruyu İslâm'a Göre Cinsel Hayat isimli kitabımızdan yapacağımız alıntı ile cevaplandıracağız: Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz.Peygamber'in Sünnet'inde haramlığı açıklanmamış bütün sözler, davranışlar ve işler helâldir; yapılabilir. Haram olanları helâlleştirmek gibi helâl olanları haramlaştırmak da ilahlaşmak/ilahlaştırmak anlamına gelir. En büyük günahlardandır. Konuya bu duyarlılıkla eğileceğiz. Eşlerin birbirlerinin cinsel organlarını öpme-emme anlamına oral ilişki, İslâm öncesi Cahiliyet döneminde sevişme tekniği olarak bilinmekle beraber, Kur'ân ve Sünnet'te oral ilişki ile ilgili açık bir hüküm yoktur. Ancak genel kurallar vardır. Oral ilişkiyi iki kısım halinde incelemek gerekir.
a) Cinsel ilişkinin başlangıcında, şehvetlenmeden ötürü gelebilecek akıntı ve mezi dil ve dudaklara bulaştırılmadan yapılacak ve rûhî bunalım doğurmayacak oral ilişki ruhsat olarak onaylanabilir.
Ancak tabii bir duygu ile veya rûhî ve kültürel gelişim sebebiyle oral ilişkiye ilgi duymayan, hatta ona karşı olumsuz tavır alan eşi buna zorlamak, ruhsal bunalıma ve cinsel mutsuzluğa sebep olacağı cihetle zulüm olur. Sadizm gibi bu tür zulüm de şüphesiz haramdır. Harama yöneltici değinilen davranışlardan kaçınılsa da, tabiî bir sevişme tarzı olmadığı için, oral ilişkinin bir süre sonra nefretimsi duygulara sebep olabileceği ve dolaylı olarak cinsel mutluluğu olumsuz yönde etkileyebileceği gerçeğini de hatırlatarak, oral ilişkinin onay verilebilecek bu kısmından da kaçınılmasını öğütleriz. Nitekim kaçınılmasını tavsiye buyuran İslâm bilginleri de vardır.
b) Ağzı cinsel organa dönüştüren ve ağza boşalmayı içine alan oral ilişki ise -Allah bilir- haramdır.
Kur'ân ve Sünnet arka organdan (anüs) ilişkiyi haram kılar. Bu tür ilişkilerin helâl görülerek yapılmasını azaba uğrama sebebi olarak bildirirken, ağzı cinsel organa dönüştürerek yapılacak oral ilişkiyi daha bir haram kılacağı açıktır. Kaldı ki bu anlamda oral ilişki, yozlaştırılmamış insan doğasının çirkin bulacağı, iğrenç göreceği bir işlemdir; Kur'ân ifadesiyle Fahşâ ve Habîse'dir. Cinsel içerikli çirkinlik olan fahşâ ve pislik olan habîse ise Kur'ân'la haram kılınmıştır. Doğruları en iyi bilen Allah'tır ve bize düşen kulluk görevi, haram olma şüphesi taşıyan işlerden bile kaçınmaktır.

Müslüman bir bayan, kadın kuaförüne üreme, koltukaltı ve bacak bölgesi kıllarına yönelik işlem yaptırabilir mi?
CEVAP: Müslüman kadınlar, uyluk dahil üreme bölgesi ve yakın çevresi anlamına gelen Ferc'lerini Rabbimizin Kur'ânî emri gereği korumak; kızları ve kardeşleri dahil hiç kimseye açmamakla yükümlüdürler. (Nur 31) Bu sebeple bu bölgelerini açarak bir işlem yaptıramazlar. Ancak, kırk gün aşılmaksızın yapılması gereken temizliklerini, hastalık ve yaşlılık gibi her hangi bir sebeple bizzat yapamıyorlarsa, kadın kuaförü yanı sıra bir başka kadına da yaptırabilirler. Koltuk altı ve bacak bölgesi işlemlerinde ise dini bir sakınca yoktur. Erkekler de Ferc'lerini korumakla yükümlü olduklarından yukarıda kadınlara ilişkin olarak açıklanan hükümler, erkekler için de geçerlidir.(Nur 30) Zaruret halleri dışında doktorlar, kuaförler ve çocuklarımız dahil hiçbir Müslüman da bir başkasının üreme bölgesi çevresine bakamaz ve işlem yapamaz.

Bir bayanın cinsel cazibesini artıracak ve onu ilgi odağı kılacak şekilde parfüm kullanması helal/caiz midir?
CEVAP: Kocası ve babası - kardeşleri gibi ebediyen evlenemeyeceği mahremleri yanında kullanması helal ise de yabancılar yanında kullanması caiz değildir. Haramdır. Çünkü kadını kişiliği üzerinden değil de cinselliği üzerinden ilgi odağı kılacak bu işlem, Rabbimizin "Zinaya yaklaşmayınız..." şeklindeki yasağına aykırılıktır. ( İsra 32) Bu aykırılığı Peygamberimiz de şöylece açıklamaktadır:
"Şehvetle bakan kişi göz zinası yapmıştır. İlgilerini çekmek için güzel kokular sürünerek erkekler arasına giren kadında (şehvetle bakan kişiler gibi) günah işlemiştir." ( Ebû Davud Tereccül, 7)

-------------
Dipnotlar

1) Nesai, 1,189.
2) İslam Fıkhı Ansiklopedisi

-----------------

Kaynaklar:


islamisohbet gen tr
Sorularla İslamiyet
hikmet net
yuksektopuklar
mumsema
muminem
fetva net
Ali Rıza Demircan
[1] Faruk Beşer, Hanımlara Özel İlmihal

[2] Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar

[3] Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar

[4] İbni Abidin, Reddü’l-Muhtar

Hz. Muhammed (SAV) in şeytanla diyaloğu ve şeytanın anlattıkları ve öğrettikleri


Hz. Muhammed (SAV) in şeytanla diyaloğu ve şeytanın anlattıkları ve öğrettikleri

ibn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor

- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;

- Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.

Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:

- "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik:

- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

- "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..."

Buyurunca; hemen Hz. Ömer:

- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

- "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak."

Sonra şöyle buyurdu:

- "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."

* * *

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı:

- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.

Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

- "Selam Allah'ındır ya laîn..."

Sonra ona şöyle buyurdu:

- "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?"

Şeytan şöyle anlattı:

- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:

- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl al*dattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu di*yeceksin.

Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki:

- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.

İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.

Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düş*manlarım benimle eğlenecek. Şu muhak*kak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

* * *

Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efen*dimiz şöyle sordu:

- "Madem ki, sözlerinde doğru olacak*sın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?"

Şeytan şu cevabı verdi:

- Sensin, ya Muhammed... Allah'ın ya*rattıkları arasında senden daha çok sevme*diğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı:

- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.

Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şe*kilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:

- "Sonra kimi sevmezsin?"

- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli iş*lerden sakınan alimi...

-"Sonra?.."

- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.

-"Sonra?.."

- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet et*mez.

- "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu ne*reden bilirsin?.."

Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu

sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

- "Sonra kim?.."

- Şükreden zengin.

- "Peki, ama o zenginin şükreden oldu*ğunu nasıl anlarsın?.."

- Onu görürsem ki, aldığını helal yol*dan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:

O şükreden bir zengindir.

* * *

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sor*du:

- "Peki, ümmetim namaza kalkınca, se*nin halin nice olur?.."

- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

- "Neden böyle olursun; ya laîn?.."

- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.

- "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.

- "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da, çıldırırım.

- "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eri*yen bir kurşun gibi eririm.

- "Peki, ya sadaka verdikleri zaman ha*lin nasıldır?.."

- Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:

- "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?"

Bunun üzerine İblis:

- Onu da anlatayım...

Dedikten sonra anlatmaya başladı:

- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:

1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.

2- O sadaka, veren kimseyi halkına sev*dirir.

3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.

4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ah*ları ondan defeder.

* * *

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sor*du:

- "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi:

- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

- "Peki, Ömer b. Hattab için ne der*sin?.."

İblis buna da şu cevabı verdi:

- Allah'a yemin ederim ki, her gördü*ğüm yerde ondan kaçtım.

- "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.."

- Ondan utanırım... hem de çok... Na*sıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan uta*nırlar. ..

- "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi:

- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği ce*vaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:

- "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Al*lah'a hamd olsun."

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:

- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldık*ça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..

Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki:

Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.

Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz sordu:

- "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.."

Bu suale İblis şu cevabı verdi:

- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir.

Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahi*bidir... Hemen onu bırakır kaçarım.

Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müd*det, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük gü*nahların en büyüğüdür.

Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş ol*ma sevgisi yine büyük günahların en büyük*leri arasındadır.

İblis, anlatmaya devam etti:

- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Be*nim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

Bir kısmını gençlere yolladım.

Bir kısmını da, meşayiha saldım.

Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musal*lat ettim.

Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaş*mazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

Çocuklara gelince... onlarla da, bizim*kiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin ba*şına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

Onlar, bunların yanına girer; halden ha*le sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; baş*larlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...

İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;

- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a iba*det etti.

Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.

Onun peşine takıldım; hiç bırakma*dım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küf*re girdi.

Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:

- "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana:

-Kafir ol...

Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:

- Ben, senden uzağım... Ben alemlerin

Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16).

* * *

İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden na*sıl istifade ettiğini anlattı...

YALAN:

- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.

Her kim yalan söylerse... o benim dos*tumdur.

Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir.

Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.

- "Muhakkak, ben size nasihat edi*yorum." (7/16).

Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

GIYBET- KOĞUCULUK:

Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:

- Her kim, talak üzerine yemin eder*se... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.

Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, ha*kikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.

NAMAZ:

- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım.

O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.

Derim ki:

- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.

Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.

O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:

- Sağa bak... sola bak...

Derim... O da, bakar... O ki böyle yap*tı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:

— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.

Derim ve böylece onun huzurunu boza*rım.

Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.

Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına gide*rim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emre*derim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi...

Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kaza*namazsam; bu sefer cemaatle namaz kılar*ken onun yanma varırım.

Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.

işte... o böyle yaptığı için, kıyamet gü*nü Allah onun başını eşek başına çevirir.

O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

Bunda da, ona mağlup olursam. Bu se*fer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.

Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şey*tan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.

İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi

yapar.

* * *

Şeytan bundan sonra, konuşmasına de*vam etti:

- Sen, ümmetin hangi saadetinden fe*rah duyarsın ki?..

Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.

Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrede*rim. Ve onlara derim ki:

- Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.

Sonra da hastalara giderim:

- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala:

- "Hastalara zorluk yok..." (24/61)

Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kı*larsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hat*ta küfre de gidebilir.

Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi:

-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin.

İblis bundan sonra, konuşmalarına de*vam etti ve şöyle dedi:

-Ya Muhammed, sen ümmetin için fe*rah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların al*tıda birini dininden çıkardım.

* * *

Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:

- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?"

- Faiz yiyen.

- "Dostun kim?"

- Zina eden.

- "Yatak arkadaşın kim?"

- Sarhoş.

- "Misafirin kim?"

- Hırsız.

- "Elçin kim?"

- Sihirbazlar.

- "Gözünün nuru nedir?"

- Karı boşamak.

- "Sevgilin kim?

- Cuma namazını bırakanlar.

* * *

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:

- "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?"

- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...

- "Peki, senin cismini ne eritir?"

- Tevbe edenlerin tevbesi.

"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"

- Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.

- "Peki, yüzünü ne buruşturur?"

- Gizli sadaka.

- "Peki, gözlerini kör eden nedir?"

- Gece namazı.

- "Peki, başını eğdiren nedir?

- Çokça kılınan cemaatle namaz.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:

- "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?"

- Namazlarını bilerek kasten bırakan*lar.

- "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?"

- Cimriler.

- "Peki, seni işinden ne alı koyar?"

- Ulema meclisleri.

- "Peki, yemeğini nasıl yersin?"

- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.

- "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalı*ğı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"

- İnsanların tırnakları arasında.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de ce*vap verdi.

- "Rabbinden neler talep ettin?"

- On şey talep ettim.

- "Nedir onlar, ya laîn?"

- Şunlardır:

1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:

- "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.

Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.

Cinsi münasebet anında; Allah'a şey*tandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arka*daşı ve binek arkadaşı olurum.

Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:

- "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64)

2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamam*ları bana ev olarak verdi.

3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pa*zar yerlerine bana birer mescid yaptı.

4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yap*tı.

5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.

6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi,

7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.

8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mal*larını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:

- "O kimseler ki; mallarını boş yere har*carlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlar*dır..." (17/27)

Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

- "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabın*daki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."

Bundan sonra İblis devam etti:

9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar be*ni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine ge*tirdi.

10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp gide*rim... gezerim... hem nasıl istersem...

Bütün bu isteklerimi verdi.

- Hepsi sana verildi.

Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

Bundan sona İblis şöyle anlattı:

- Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, in*sanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.

Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya mu*vaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve ha*tip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı:

- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:

- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolu*nu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:

- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.

Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.

Eğer delalete sürüklemek elimde olsay*dı; yeryüzünde:

- Allah'tan başka ilah yoktur ve Mu*hammed Allah'ın resulüdür.

Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı*lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin*den bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün*de tek kafir bırakmazdın.

Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccet*sin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.

Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.

Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.

Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:

- "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle de*ğişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)

- "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz, İblis'e şöyle buyurdu:

- "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..."

Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.

Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzeh*tir.

Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:

- İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.

Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.

Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin!

Kaynak : Muhyiddini Arabi


Etiketler: Hz. Muhammed, (SAV) in,şeytanla, diyaloğu, şeytanın anlattıkları, şeytanın öğrettikleri,şeytan ile konuşmasi, şeytan ile görüşmesi, şeytanın peygamberimizi ziyareti,şeytanın ashabi kirami ziyareti,